SÖZCÜĞÜN ANLAMI

6 04 2007

Sözcüğün Anlamı

    İletişimde tek tek sözcüklerin mi, tümcenin mi daha önemli olduğu çok tartışılmıştır. Bütünden (tümceden) parçaya (sözcüğe) gidiş de tutulabilecek bir yolken, en küçükten, sözcükten başlayarak tümceye giden bir yöntemi; yani bir anlamda tümevarım yöntemini izleyeceğiz biz. Hem hepimizin konuşmaya sözcüklerden başladığını dikkate alarak hem de kimi zaman tek sözcükle bile meramımızı anlatabildiğimizi düşünerek, sözcüğü öne alıyor ve önce sözcüğün anlamı üzerinde durmayı öneriyorum.
    Kaç çeşit anlam vardır, diye sıralamak kolaydır da anlamın tanımını yapmak zordur. Biz de anlamın var olmasını sağlayan şeyle, kavramla işe başlayalım ve kavram nedir, diye soralım önce. Bunu sorarken, her kavrama/her anlama bir sözcük düştüğü hesabıyla hareket edeceğimizi anımsatmış olayım.

KAVRAM

    Bir sözcüğün, o dili bilenlerin beyninde oluşturduğu tasarım ve çağrışımlardır. Ne demek? Türkçe bilen biri ağaç sözcüğünü duyduğunda gözünü kapatsa beyninde bir ağaç canlanmaz mı? Tasarımdan işte bunu kastediyorum. Beynimize kazınmış görüntüler… Bunlar, daha annemizin babamızın elinden tutup “Bu ne? Bu ne?” diye kafalarını şişirmeye başladığımız zamanlarda kaydedilmiş oraya. Anne ya da babamız: “Bak, oğlum / kızım! Bu, ağaç.” dediğinde beyin, ağaç sözcüğüyle kodlayarak bir kayıt yapmış. Bir tür sesli kodlama ve görüntülü kayıt. O yüzden ağaç sözcüğünü duyan ve elbette Türkçe bilen herkesin kafasında bir ağaç tasarımı oluşur. Henüz okula bile gitmeyen çocukların ağaç, ev, kedi vb. çizebilmeleri bu sayede oluyor. Burada “Tıpkı bilgisayar gibi.” diyeceğim; beyne ayıp olacak. En gelişmiş bilgisayarlar bile insan beyninin kapasitesine erişememiştir. Buraya bir “henüz” diye ekleyeyim mi diye düşündüm bir an. Hayır, henüz ulaşamamış değildir, hiçbir zaman da ulaşamayacak; çünkü bilindiği gibi bilgisayar zaten insan beyni örnek alınarak yapılmıştır. Bilgisayarları en çok kendi beynimizin kapasitesine çıkarabiliriz. Siz bakmayın birtakım bilimkurgu filmlerinde insanların emrini dinlemeyen bilgisayarlara, başına buyruk robotlara falan. (“Onlar kâğıt!” derlerdi ya eskiden çocuklara, filme kapılıp gidince. Tıpkı öyle.) Onlar film. Bizi bu yolla korkutmaya çalışan bir insanın beyninden çıkma hepsi. Öyleyse beynimizde tasarımlar var zaten. Bizim anımsamadığımız bir dönemde oraya kaydedilmiş durumda. Peki, çağrışım ne? Çağrışım da bir sözcüğün bize anımsattıkları. Herhangi bir sözcük duyduğumuzda aklımıza onunla uzaktan yakından ilgili pek çok başka şey gelir ya, onlar işte. Bizim, “ağaç” sözcüğünü duyan kişimizin, “dal, yaprak, meyve, gölge, orman…” pek çok şeyi anımsaması… Bir sözcüğün anlamını bu sayede biliriz. Zihnimizde daha önceden yapılmış kayıtları vardır, o kayda bağlı, ona akraba kayıtlar… Sözcüğü duyduğumuzda tümünü birden anımsarız. Öyleyse nedir anlam?

ANLAM

    Tasarım ve çağrışımların toplamıdır.
    Felsefenin temel konularından biri olmuştur insanoğlunun nasıl öğrendiği. Yüzlerce yıl filozoflar bunu tartışmışlar. İnsan doğduğunda bir şeyler biliyor ve yeryüzü serüveni boyunca bunları anımsayıp öğrendiğini mi sanıyor; yoksa beynimiz boş bir levha halinde mi doğduğumuzda? Bilim el attıktan ve kesin sonuca ulaştırdıktan sonra felsefenin konusu olmaktan çıkar ya pek çok şey, “epistemoloji (bilgi kuramı)” için de böyle olmuş bu. Bilim, öğrenmenin beyinde DNA iplikçikleriyle oluşturulan bağlantılarla olduğunu bulduktan sonra felsefe bırakmış bu konunun peşini. Beyindeki bu faaliyet insanın gözlerine, bakışlarına bile yansır gerçekten, öğretmenseniz iyi bilirsiniz. Dersi dinleyen öğrencilere şöyle bir baktığınızda kimin anladığını kimin anlamadığını bakışlarından çıkarırsınız. Birtakım şeyleri sürekli ezberleyenlerin gözlerine baktığınızda da görebilirsiniz bu dediğimi. Çoğu bön bön bakar, gözlerinde trene bakan bir ineğinkinden daha fazla ışıltı, daha fazla parlaklık bulunmaz. Oysa öğrenmekte olan insanın gözleri ışıl ışıldır. Almakta olduğu bilgiyi eskileriyle ilişkilendirmiş ve yerli yerine oturtmuştur. Ezber ise bu söylediğimden tümüyle farklıdır. Ezber, bir bilgiyi hiçbir yere dayamadan beyinde tutmaya çalışmaktır; anlama ise o bilgiyi öncekilerle bağlantılandırmak. Dişçi bile, takma bir dişi sağındaki solundaki dişlere bağlar; yapıştırdığı yerde tek başına duramayacağını bilir. Sözü uzattım, kesiyorum. Biz yine sözcüğün anlamına dönelim.
    Bir beyinde bir sözcükle ilgili kayıt yoksa o beyinden o sözcüğün anlamıyla ilgili bir tanım, bir bilgi çıkmaz. Sözgelimi ben şimdi size “mip” nedir, diye sorsam; sorduğum anda bir bilgisayarın “enter” tuşuna basılmış gibi zihniniz o zamana dek yapılmış tüm kayıtları gözden geçirecek ve böyle bir kayda rastlanmadığını size bildirecek. Üstelik bu işi, dünyanın en hızlı bilgisayarını hasedinden çatlatacak bir hızla yapacak. Öyle bir kayıt yok. Demek ki bu sözcüğün anlamını bilmiyorsunuz. Bilseniz çok şaşardım zaten; çünkü şimdi, yazarken uydurdum bu “sözcük”ü. Böyle bir sözcük yok. Ama mip yerine ev deseydim hemen bir ev resmi belirecekti gözünüzde ve evle ilgili “aile, yuva, eşya” vb. çağrışımlar. Bu sözcüğün anlamını da bunlardan çıkaracaktınız. Zihninizdeki tasarım ve çağrışımı birleştirip “içinde insanların yaşadığı yapı” diye anlamını söyleyiverecektiniz.

    Şimdi de soyut ve somut anlamlı sözcüklerin ne olduğuna bakalım. Biliyorum, hepimizin zihninde “elimizle tutup gözümüzle gördüğümüz” diye bir ezber var. Bir sözcüğün somut anlamlı olup olmadığını anlamak için her seferinde gidip o varlığı ellememiz gerekmez. Beynimizde tasarım ve çağrışım yaptıran her kavram somut, bu kavramın karşılığı olan anlam da somut anlamdır. Biraz daha “somut” söylemeye çalışayım. Beş duyu organımızın herhangi biriyle algıladığımız bütün kavramlar somuttur. Sözgelimi “ses” sözcüğünü düşünün. Elimizle tutup gözümüzle görmüyoruz diye somut olmadığını mı düşüneceğiz? Olur mu? Fizikte başlı başına bir alandır, bir konudur ses. Fizikte (metafizik sözcüğünü ve kavram alanını da anımsayarak) somut olanın ta kendisidir. Ben burada “limon” örneğini vermekten çok hoşlanırım. Özellikle de ballandırırım. Tahtaya “limon” yazıp tasarımını, çağrışımını belirledikten sonra “Bakın,” derim öğrencilere. “Elimde limon falan yok. Oysa üç-beş tane limonu bir güzel yıkadıktan sonra, üstünde su damlacıklarıyla bir tabağa koyup buraya getirebilirdim ve gözünüzün önünde cırt diye kesip suyunu, birilerinize yalatarak eksiliğini gösterebilirdim size. Öyle yapmadığım halde ağzınız sulandı, değil mi?” Gerçekten de ben böyle ballandırarak (pardon, sulandırarak) anlattığımda, ben dahil, hepimizin ağzı sulanır. Ben de fırsat eğitimi yaratıp “Gördünüz mü?” derim. “Yalnızca sözcüğü duydunuz. Duyduğunuz anda beyninize uyarı gitti. Biliyor muydu beyniniz bu sözcüğü? Biliyordu. O kadar iyi biliyordu ki yalnız size anımsatmakla kalmadı; salgı bezlerinize kadar ulaştı bilgi; salgı bezleriniz su koyverdi.” Böylece anlamın öyle uzaklarda bir yerlerde olmadığını, kafamızın içinde tarafımızdan aranmayı beklediğini söylemiş olurum onlara.
    Dediğim gibi, tahtaya da çizerim şöyle:

    Soyut anlama geçtiğimde de “aşk” ve “sevgi” sözcüklerini yazarım tahtaya.

    Öğrencilerimiz hangi yaşta olurlarsa olsunlar, bu sözcükleri tahtada görmeye pek alışık değildirler; o yüzden dikkat kesilirler. Amacım bu fırsattan yararlanıp Türkçenin güzelliğini, zenginliğini göstermektir onlara; ama aşkı ve sevgiyi özellikle karşılaştırırım. En katışıksız sevginin anne sevgisi olduğunu, annelerinin nasıl da üstlerine titrediğini anlattıktan sonra aşka geçer, kimi gazete haberlerini anımsatırım. Adam sevgilisini 37 yerinden bıçaklıyor. “Niye yaptın?” diyorlar. “Âşıktım abi.” diyor. Hani sevgi, korur gözetirdi! Aşk öldürüyor. Dahası, aşkın, öldürmenin bağışlanabilir nedeni olduğu düşünülüyor. “Öğrenmekte olduğunuz Batı dillerini düşünün,” diyorum. “Aşk ve sevgi çoğunda aynı sözcükle ifade ediliyor. Oysa bunlar aynı kavramlar değil. Gördünüz mü Türkçenin zenginliğini?”
    Bu arada, bizim, sevgilisini 37 yerinden bıçaklayan hayali âşığı anlatırken bir fırsat daha yaratıp simge (sembol) ile tasarım arasındaki farka da değinirim. “Aşk tasarım yapıyor mu?” diye sorup “Hayır!” yanıtını aldıktan sonra birkaç kişi mutlaka sağa sola çizilen kalp resimlerini anımsar. Onların aklına gelmezse ben getiririm. “Hani parklardaki banklara, ağaçlara kazınan kalpler vardır. Onlar ne peki?”
    Bizim hayali âşığa bir kez daha iş düşer. Daha âşık olmamış, âşık olacağı kişiyi arama dönemindedir. Hıdrellez gelmiştir. Hızır ile İlyas senede bir gün ya deniz kıyısında ya bir su kenarında buluşacaklardır. Hızır karadakilerin yardımına koşmakta olduğu için karadan, İlyas denizdekileri koruduğu için denizden gelecektir. İnsanlar da onların buluşma yerleri olacağını varsaydıkları yerlere, deniz kıyılarına, su kenarlarına koşmakta, “Biri görmezse öteki görür, dileğimi gerçekleştirir.” diyerek kavuşmak istedikleri şeyleri çizmektedirler çakıl taşlarıyla. Ev isteyen ev resmi çizer kumların üstüne, araba isteyen araba resmi. Peki bizim âşık adayımız ne çizecek? O yaşa gelmiş, adam gibi bir aşk yaşamamış. Nasıl anlatacak doğru dürüst bir aşk yaşamak istediğini? O da bir kalp resmi yapıyor. Çünkü başka türlü anlatamıyor. Tasarımı olsa istediği şeyin, onu çizecek; ama tasarımı yok. işte o yüzden bir simge buluyor o şeye, simgeyle anlatıyor. Demek ki neymiş? Hiçbir duyu organıyla algılayamadığımız kavramın anlamı soyuttur. Peki, temel anlam, mecaz anlam, gerçek anlam falan gibi sözler dolaşıyor ortalıkta. Onlar nedir?

    TEMEL ANLAM (GERÇEK ANLAM)
    Bir sözcüğün tek başına olduğu zamanki anlamı, ilk anlamıdır.
    Bu “ilk” sözcüğünden, aklımıza ilk gelen anlam da anlaşılabilir, sözlükteki sıralamada ” 1″ numarayla gösterilmiş olan anlam da. İkisi de doğrudur. Merak eden, hatta etmeyen de (çünkü sözlük karıştırmak güzeldir, çok zevklidir) sözlüğe baksın. Anlamlar numaralanmıştır ve “1″ numaralı anlam, daima temel anlamdır. Tanımın aklımıza ilk gelen bölümü de açıklama gerektirir. Herkesin aklına ilk o anlam niye gelsin? Ayrıca kimi sözcüklerin yan anlamları temel anlamlarından daha yaygın kullanılmaktadır. Bu ölçüte pek güvenemeyiz; ama, tek başına olduğu zamanki ölçütüne güvenebiliriz. Tek tek anımsadığımız sözcüklerin çoğunda temel anlam gelir aklımıza ilk.
    Temel anlam somut da olabilir soyut da. Türkçede genellikle sözcükler somut anlamlıdır. Soyut anlamlı sözcüğümüz az olduğu için, temel anlamı somut sözcüklere soyut anlam yükleyerek (ki biraz sonra anlatacağım bu konuyu) karşılarız soyut kavramları. Bir halkın diline bakarak yaşamı nasıl algıladığı anlaşılabilir. Türkçeyi anadili olarak benimseyenler, dünyayı somut olarak algılamaktan hoşlananların soyundan gelmekte demek.

    YAN ANLAM
    Bir sözcüğün, başka sözcüklerle ilişkisi sayesinde kazandığı anlamların tümüdür. Sözcüğün dilin içinde, kullanımda kazandığı anlamlardır bunlar. Hiçbir sözcük tek basınayken yan anlam kazanmaz. Yan anlamlar da somut ve soyut olabilir. Temel anlamı somut olan sözcüklerin ilk sıralardaki anlamları somut, sonrakiler soyut olur genellikle. Anlam, suya atılan bir taşın yarattığı halkalar gibi genişler. Taşın ilk değdiği nokta temel anlamdır. Bu anlam somutsa taşa en yakın halka, temel anlama da en yakın somut anlamdır. Merkezdeki temel anlamdan uzaklaşıldıkça anlam da soyutlaşır.

    “Yem” sözcüğünü ele alalım şimdi. Temel anlamı nedir? Türk Dil Kurumu’nun 1983 baskılı Türkçe Sözlük’ünden bakarak yazıyorum:
    Yem: 1. Hayvan yiyeceği. 2. Kuş ve balık tutmak için tuzağa bırakılan ya da oltaya takılan yiyecek ya da yiyecek görüntüsündeki nesne. 3. mec. Birini aldatabilmek için hazırlanmış düzen; kullanılan kimse ya da şey.
    Fark etmişsinizdir, mecaz anlam diye ayrı bir başlık koymuyorum; çünkü onun da yan anlam kapsamında, yan anlamlardan biri sayılması gerektiğini düşünüyorum.
    Burada “eşseslilik” (“sesteşlik”) konusuna da biraz girelim. “Sesteş” sözcüklerle temel anlam-yan anlam ilişkisi karıştırılmamalı. Sesteş (adı üstünde) ortak seslerden kurulu sözcükler demek. Bu sözcükler arasında anlam ilişkisi aranmaz. Aransa da bulunmaz. Zaten aynı ya da yakın anlam söz konusu olsaydı bunların adı “sesteş” değil, “anlamdaş” olurdu. “Yüz” sözcüğünü düşünelim şimdi, ikisi ad (isim), ikisi eylem (fiil) olmak üzere dört ayrı “yüz” sözcüğü var.
    Yüz (1): Doksan dokuzdan sonra gelen sayının adı ve bu sayıyı gösteren işaret, 100.
    Yüz (2): Başta, alın, göz, burun, ağız, yanak ve çenenin bulunduğu ön bölüm, sima, çehre, surat.
    Yüz- (3): Kol, bacak, yüzgeç gibi organların özel hareketleriyle su yüzeyinde ya da su içinde ilerlemek, durmak.
    Yüz- (4): Derisini çıkarmak, derisini soymak.
    Bu sözcüklerin yukarıya aldığım anlamları temel anlam. 3. ve 4. “yüz” sözcüklerinin yanına koyduğum çizgi, bunların eylem kökü olduğunu göstermek üzere, bundan sonra da kullanacağımız bir işaret. Şimdiden alışmakta yarar var. Bu “yüz”ler, temel anlamlarına bağlı olarak yan anlam da kazanır mı? Elbette. İlki terim (matematik terimi, öyle ya!) olduğu için, terimlerle ilgili de bir bilgi sıkıştıralım bu araya. Terim, bilindiği gibi, bir bilim, sanat, meslek dalıyla ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan sözcüktür. O yüzden terimler pek fazla yan anlam kazanmaz. Pek fazla, dedim; çünkü kazananları da vardır ve açıkçası özel bir alanda kullanılmak üzere sunulan sözcükler sınırlarını o alanın dışına taşırdıklarında dili zenginleştirir. Bu söylediğime örnek olarak “açı” sözcüğüne bakalım. Terim olmasının yanı sıra… “benim açımdan…”, “bakış açısı”kullanımlarındaki gibi, “görüş, bakım, yön” gibi yan anlamlar kazanmıştır ve ne iyi etmiştir, öteki “yüz” sözcüklerinin temel anlamlarına bağlı olarak kazandıkları yan anlamları hepimiz biliyoruz. Ben yine de birini ele alıp açıklayayım. İkinci “yüz” sözcüğü, önce “suyun yüzü, yapının yüzü, yastığın yüzü, yorganın yüzü” gibi somut anlamlar kazandıktan sonra “Adam, yüzsüzün biri.” tümcesindeki gibi soyut bir anlam kazanıyor. Öteki “yüz” sözcükleri için de durum bu. Demek her biri bağımsız birer sözcük. Tek şanssızlıkları y, ü, z sesleriyle ifade edilmiş olmaları. Birine “yüz”, ötekine “züy” denseydi de olurdu; ama denmemiş. Sesteşlik yalnız Türkçede değil, bütün dillerde vardır. Hiçbir dil için yoksulluk işareti sayılmadığı gibi Türkçe için de sayılmamalıdır.
    Yukarıda terimlerle ilgili olarak söylediklerim, terim olmayan sözcükler için elbet bütünüyle geçerlidir. Yine de önce şu soruyu sormakta yarar var: Sözcüklerin yan anlam kazanması dil açısından olumlu mudur, olumsuz mu? Bunu sorup sınıflarda öğrencileri birbirine düşürmeyi çok severim. Birbiriyle çelişen yanıtlar verilebilir bu soruya. Bir sözcüğün pek çok yan anlamının bulunması, o sözcüğün anlam yönünden şişmesine, giderek kendi anlamını bile netlikle karşılayamamasına yol açabilir. Ancak, şu da düşünülmeli. Dünyada o kadar çok kavram var ki bu kavramların tümünü ayrı sözcüklerle karşılamaya kalksaydık milyonlarca değil, milyarlarca, belki trilyonlarca sözcüğümüz olurdu. Bu sözcükleri öğrenmeye ömrümüz yetmezdi. Ardımızdan, “Tam dili sökmek üzereydi, rahmetli oldu.” denecek durumlara düşerdik. Bir dilin zenginliğini sözcük sayısıyla ölçme alışkanlığını biliyorsunuz. Doğru mu bu? “Türkçe, İngilizce kadar zengin bir dil değildir; çünkü İngilizcedeki sözcük sayısı şu kadar, Türkçedeki ise bu kadar.” diye karşılaştırma yapanları çok duymuşuzdur. Ben sinir olurum böylelerine. Sanırsınız ki Türkçedeki bütün sözcükleri biliyorlar; ama bildikleri bu sözcükler anlatmak istedikleri derin anlamları iletmelerine yetmiyor. Besbelli hiç sözlük karıştırmamışlar, akıllarına takılan bir sözcük için sözlüğe baktıklarında bilmedikleri onlarca, yüzlerce sözcükle karşılaşmamışlar. Önemli olan, dilin çok sayıda sözcüğe sahip olması değil, bütün anlamları karşılayacak olanağa sahip olup olmadığıdır. Eğer Türkçe, söylendiği gibi yoksul bir dil olsaydı dünyanın en zengin dili olduğu söylenen İngilizceyle yazılmış kitapların hiçbiri Türkçeye çevrilemezdi. Bu dediğim, “Türkçeyi zenginleştirmekten vazgeçelim.” anlamına gelmiyor elbette. Ama dilimizle ilgili aşağılık kompleksinden kurtulalım. Türkçe sağlam bir dildir. O kadar sağlamdır ki yüzyıllarca yüzüne bakmadığımız halde yok olup gitmemiş, aramayı akıl ettiğimizde onu bıraktığımız sağlamlıkta bulabilmişiz. Osmanlı dönemini kastediyorum bunları söylerken. 600 yıl kısa bir süre sayılmaz, değil mi? Düşünülürse Fransa’da romantizm akımı 40-50 yıl sürmüştür ve bu süre yalnız Avrupa’da değil, dünyada birçok şeyin eskisi gibi olmayacak kadar değişmesine yetmiştir. Biz bütün Osmanlı dönemi boyunca Türkçenin yüzüne bakmamışız; yazıdan, edebiyattan uzak tutup konuşma diline indirgemişiz onu; ama yanıldığımızı anladığımızda dipdiri bulmuşuz bıraktığımız yerde. Halk ozanlarının, halk hikayecilerinin desteğiyle elbette. Okuryazar takımının dışladığı Türkçeyi halk, dilinden hiç düşürmemiş o yüzyıllar süren unutkanlık süresince. Toparlıyorum: Sözcükler sayılarının çokluğuyla zenginleştirmez dili, yüklendikleri yan anlamların çokluğuyla zenginleştirir. O zaman Türkçeyle ilgili soruyu şöyle soralım: Türkçe, sözcüklere yan anlam kazandırılma ölçütüne göre zengin bir dil midir? Değildir; çünkü usta şair ve yazarların üstlenmesi gereken yan anlam kazandırma işi, Türkçede halka bırakılmıştır. Halk elinden geleni yapmıştır; ama anlamı tek sözcükle karşılayamadığı durumlarda daha çok deyim uydurma yolunu seçmiştir. Peki, halkın yan anlam kazandırma yollan nelerdir? Halk hangi yöntemlerle yan anlam kazandırır sözcüklere?

SÖZCÜĞÜN YAN ANLAM KAZANMA
YOLLARI (AKTARMALAR)

    Ayraç içine yazdığım kısa addan da anlaşılacağı gibi, halk genel olarak bir varlığa verdiği adı, onunla benzerlik ya da parça – bütün ilişkisi içinde gördüğü başka bir varlığa aktararak yan anlam kazandırır sözcüklere. Bunları da sınıflandırırsak alt bölümlemeleri şöyle gösterebiliriz:

    DEYİŞ AKTARMALARI
    İnsan Organ Adlarının ve Özelliklerinin
Doğaya Aktarılması

    Şimdi epeyce eskilere gidelim. Dilin bulunma, yaratılma sürecine. Çünkü insan icadıdır dil; hiçbir dili tanrılar bulup insanlara armağan etmemiştir. İnsan, yeryüzü serüveni içinde, iki ayağı üstünde doğrulup doğayı tanıma ve adlandırma aşamasına geldiğinde nereden başlamıştır adlandırmaya? Bundan önce söylenmesi gereken ise şu: Önce, gördüğü varlıkları adlandırmış olduğunu kabul ederiz insanoğlunun. Doğayı tanıması ve ona egemen olması için, önce etrafında gördüğü varlıklara birer ad bulması gerekmiştir. Hareketi görüp eylemleri keşfetmesi, Thomsen‘in iddiasına göre, toprağı ekip biçmeye başlamasından, ektiği tohumun boy atmaya başladığını, meyve verdiğini görmesinden sonra. Adlandırmadığı varlığın, kendisinin olamayacağı bilinciyle önce varlıklara adlar vermiş büyük büyük büyük atalarımız. Bu işe nereden başladıklarını soracak durumda değiliz. Hiçbirini sonsuz uykusundan uyandırıp, “Sahi, siz ne yapmıştınız? Önce hangi varlıkları adlandırmıştınız?” deme şansımız yok. Elini uzatıp gösterdiği yükseltiye “dağ” demeden önce, eline “el” demesinin daha mantıklı olacağını düşünüyoruz. Bu yüzden öncelikle adlandırılanların, insanın kendi organları olduğunu düşünüyoruz.

    Önce “göz” demiş olacağını düşünüyoruz atalarımızın. “Göz, kulak, burun, ağız, dil, diş, yüz…” Kendi organlarını tek tek adlandırarak kabaca tanımasından sonra doğaya yöneldiğini, orada kendi organlarına bir açıdan benzeyen varlıklar gördüğünde o varlığa da aynı adı verdiğini varsayıyoruz. Kendi burnuna benzettiği bir çıkıntı gördüğünde ona da burun demekte tereddüt etmemiş. Adanın burnu, ayakkabının burnu, kayığın burnu vb. Böylece organ adları çok anlamlı olmuş. Bütün dillerde böyle bu. İnanmayanlar için İngilizce sözlükten “hand” (el) maddesini açıp bakıyorum. İşte anlamları: “El; el gibi uzuv (maymun ayağı, şahin pençesi, ıstakoz kıskacı); kudret, yetki, selahiyet; parmak, işe karışma; maharet, hüner; el yazısı, imza; yardım; usta; yetki sahibi kimse; işçi, amele; taraf, yan; saat yelkovanı veya akrebi; atın yüksekliğini ölçmeye yarayan bir ölçü (on santimetre); alkış; iskambilde el, sıra; oyun; hevenk; tütün yaprağı demeti.” Sonra “el”in, yanına aldığı başka sözcüklerle kazandığı yan anlamlar sıralanmış; minicik sözlük harfleriyle iki sütuna yakın anlam.
    Yalnız kendi organlarına verdiği adları doğadaki varlıklara aktarmakla kalmamış insanoğlu, kendisindeki kimi özelliklere verdiği adları da doğaya aktarmış. İşitmeyen kulağına “sağır” demişse attığı odunu, kömürü umursamayan, bir türlü ısıtmayan sobaya da “sağır soba”; görmeyen gözüne “kör” demişse çıkmayan sokağa, kesmeyen bıçağa, çözülmeyen düğüme de aktarmış “kör” sözcüğünü; onlara da “kör” demiş. Ahmet Arif: “Demir kapı, kör pencere/ Yastığım, ranzam, zincirim/ Uğruna ölümlere gidip geldiğim / Zulamdaki mahzun resim/ Haberin var mı?” derken kör sözcüğünü aynı biçimde kullanmış. Anımsayın, Pınar Kür‘ün bir öykü kitabının adı Bir Deli Ağaç’tır. insana ait bir özelliğin adını, ağaca aktarmış Pınar Kür de. Eğer şair ve yazarlarımız bu işlemeyi Türkçe açısından kayıp sayabileceğimiz o 600 yıl boyunca da yapsalardı kimbilir ne kadar iyi yerlere gelmişti bugün Türkçe!

    Doğa Adlarının ve Özelliklerinin
İnsana Aktarılması

    İnsanın kendi organlarını adlandırmakla işe başladığını söylemiştim az önce. Bu adlandırmayı tamamladıktan sonra doğaya dönmüş insanoğlu; çok acelesi olduğundan, kendisini kabaca adlandırdıktan sonra doğaya bakmış. Dili yettiğince doğayı adlandırdıktan sonra dönüp yeniden kendisine baktığında, daha adlandırmadığı birçok şey olduğunu görmüş vücudunda.
    Göze “göz” deyip geçmiş; ancak bölümlerini adlandırmamış gözün. Kulağa “kulak” demiş; ama içindeki kemikleri belki de henüz varlıklarını bilmediğinden, adlandırmamış. Sonradan da “çekiç, örs, üzengi” derken nereden bulmuş bu adları? Daha önce kendi elleriyle yaptığı araç gerecin adını vermiş bu kez de kendi kemiklerine. Öbür kemiklerimiz de öyle; çoğunun adı doğadan alınma: “kaval, leğen, elmacık. ..” Beynini koruyan, birbirine geçmiş kemikleri tasa benzetmiş; “kafatası” demiş adına. Kalp kuşunu koruyan kaburgalar, kafes gibi gelmiş gözüne; “göğüs kafesi” demiş ona da. El parmaklarının en küçüğüne “serçe parmak” demesi ne hoştur! Bakmış orada, küçük, işlevsiz gibi görünen; ama sevimli mi sevimli bir parmakçık var. “Bunun adı ne olsun? Hadi buna da ‘serçe parmak’ diyelim.” demiş. Sezen Aksu‘nun “Minik Serçe” oluşu da doğadan insana bir aktarma değil mi?
    Doğada gördüğü kimi özelliklere verdiği adları da aktarmış kendisine. “Bodur” sözcüğünü önce maki türü bitkiler için kullanmışsa, dalga geçmek istediği arkadaşına da “Bodur Sülo” diye takılmış. Benim bir öykü kitabımın adı, Eski Bir Balerin’dir mesela. Türkçede eski, insan dışındaki varlıklar için kullanılır; insan için yaşlı denir. Ben de o balerini nesneleştirmek için vermiştim o adı. (Türkçenin İngilizceye göre bir zenginliği daha! İngilizcede insan için de eşya için de aynı sözcük kullanılır: “old”.) Kız çocuklarına verdiğimiz adların çoğu çiçek adıdır; yani doğadan alınma adlar. Durmadan kendi ailesinden söz eden öğretmenler gibi olduğumun farkındayım. Oğlumdan ve kocamdan söz etmeyeceğim de kızımın adının Pelin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Kendisine adının Latince karşılığının “Artemisia absinthum” olduğunu söyleyecek halimiz yoktu. “Pelin ne demek?” diye sorduğunda “karın ağrısına iyi gelen bir ot” olduğunu söyledik. Kendisine bir ot adı verdiğimiz için bize kırılıp kırılmadığını hiç söylemedi; umarım memnundur adından. Kız çocuklarımıza ot, çiçek adları verdiğimiz gibi, erkek çocuklarımıza da hayvan adları vermekten hoşlanırız. Bu arada en yararlı hayvanların hakkı yenir; onlar oğlan çocuklarına ad olarak verilmez de en vahşi, en yırtıcı hayvanlarınkiler verilir: Aslan, kaplan, kartal, şahin, doğan… Öbürlerini, o yararlı olanlarını söylemiyorum. Kitabımızı eşekle, inekle doldurmayalım şimdi.

    Duyular Arasındaki Aktarmalar
    Çeşitli duyu alanlarına ait sözcükler de kendi duyu alanı kapsamından alınıp başka bir duyuya aktarılmış. Örneğin “sert”, dokunma duyusuyla ilgili bir sözcükken “sert ses”te işitmeye, “sert içki” de tatmaya, “sert koku”da koklamaya, “sert adam”da görmeye aktarılmış. Zaten beş duyumuz var. Arada bir, kendi temel anlamında da kullanıldığını düşünürsek bütün duyularımız için kullanabiliyoruz “sert” sözcüğünü demek ki! Tabii algıladığımız şeyin sert olması koşuluyla. “Ekşi” sözcüğü, tatmayla ilgilidir; ama “ekşi koku” dendiğinde koklamaya geçmiş olur. “Tatlı”, tat alma duyusuyla ilgilidir; ama “tatlı söz” dendiğinde işitmeye, “tatlı çocuk” dendiğinde görmeye geçer.

    Somutlaştırma
    Temel anlamı somut olan sözcüklere soyut bir yan anlam kazandırılmasıdır. Bu tanım, aklınızı karıştırmış olabilir. Sözcüklere soyut yan anlam kazandırılıyorsa üstteki başlığın da “soyutlaştırma” olması gerekmiyor mu? Hayır, gerekmiyor. Sözcükler soyut anlam kazanıyor; ama iletilmeye çalışılan anlam bu sayede somutluk, görünürlük kazanıyor. Anlatmaya çalıştığım anlam olayı, sözcüklerin soyutlaştırılması yoluyla anlamın somutlanması demek oluyor. Şimdi örneklere geçtiğimde daha iyi anlaşılacak. “Bir bitkiyi üretmek için toprağa tohum atmak ya da gömmek” gibi somut bir anlam taşıyan “ekmek” eylemi, “bir şeyin başlamasına yol açacak nedenleri hazırlamak” (“fesat tohumları ekmek”te olduğu gibi) anlamına geldiğinde soyutlaşmıştır; ama kendisi soyutlaşırken “insanların kötülük düşünmesine yol açmak” gibi soyut bir anlamı da somutlaştırmıştır. Şimdi de tersinden anlatmayı deneyeyim. Varlığı ile yokluğu belli olmayan, dikkati çekmeyen, kendini gösteremeyen bir arkadaşınız var diyelim, onun bu durumunu anlatmak epeyce zor; çünkü soyut bir durum bu. İşte bu zorluğun üstesinden gelmek için “silik” sözcüğünü kullandınız mı somutlaştırmaya başvurdunuz demektir. Silik sözcüğü, arkadaşınızın bu durumunu, söylediğiniz kişinin gözünde somutlaştırdı. Oysa silik sözcüğünün temel anlamı nedir? Son derece somut bir anlam: “Üstündeki yazı ve çizgiler silinmiş, bozulmuş, aşınmış olan”.
    Arkadaş’lı bir örnek daha vereyim: Bu kez arkadaşınız sevimsiz, kimseye güler yüz göstermeyen, her şeye, herkese uzak duran biri. Onu en iyi anlatan sözcük, “soğuk” olurdu, değil mi? Oysa “soğuk” nedir aslında? Dokunma duyusuyla algılayabileceğimiz (yani somut), düşük ısıya sahip olma durumudur. Yine aynı şeyi yapmış olduk. Anlatılması zor bir durumu ya da kavramı, herkesin zihninde zaten bir çağrışımı olan somut bir sözcükle anlattık; böylece sözcük soyutlaşırken, iletmeye çalıştığımız anlam somutlaştı; yani amacımıza ulaşmış olduk. Amacımız, her zaman, daha iyi anlatabilmek. Şimdi somutlaştırmanın bilinen adını da söyleyebilirim artık: MECAZ. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım şey, mecazdı. Bunu niye baştan söylemediğime gelince. .. Bir mecaz tanımı var ki kafamızda illet bir şeydir: “Bir sözcüğün sözlük anlamı dışında kullanılması.” Bir kere sözlük anlamı nedir? Sözcüğün bütün anlamları sözlükte yok mu? Diyeceksiniz ki “temel anlam” kastediliyor. Yine yanlış. Temel anlam dışındaki bütün anlamlar mecaz değildir ki! “Yüz” sözcüğü, “çehre, surat” anlamına gelir; bu, sözcüğün temel anlamıdır. “Yastığın yüzü, yorganın yüzü” dediğimizde temel anlam değildir; peki, mecaz mıdır? Mecaz da değildir. Yalnızca yan anlamdır. Mecaz bir yan anlamdır; ama bütün yan anlamlar mecaz değildir.
    Bir sözcüğün mecaz anlam taşıması için, somuttan soyuta geçmesi şarttır. Başka bir sözcüğü, “burun” sözcüğünü alalım şimdi.

Burun Karadenizlilerin burnu kemerli olur.
(duyu organı, TA-somut)
Adanın kuzeyindeki burnun üstündedir
evi. (“çıkıntı”, YA-somut)
Adamda bir burun, bir burun; burnundan
yanına varılmıyor, (“kibir”, YA-soyut);
yani somutlaştırma; yani MECAZ.

    Sıklıkla başvurduğumuz bir anlam olayıdır somutlaştırma. Türkçenin temelde somut bir dil olduğunu az önce söylemiştim. Sözcüklerimizin en büyük bölümü somut anlam taşıdığından, soyut anlamları iyi anlatabilmek için biraz da zorunlu olarak başvururuz somutlaştırmaya. Yani “mecaz” adı verilen anlam olayı çok önemlidir.

    AD AKTARMASI
    Bir adın, kendisiyle ilgili, ilişkili, onun kapsamı içinde bulunan başka bir adın yerine kullanılmasıdır. Deyiş aktarmalarında asıl belirleyici, iki kavram arasındaki benzerlik ilişkisiyken (örneğin “göz” sözcüğünü, “iğnenin gözü” biçiminde kullandığımızda organ olan göz ile iğnenin deliği arasında bir benzerlik ilişkisi kurmuşuzdur.) burada ilişki, kavramların, birbirinin kapsama alanında bulunmasından ibarettir. Daha kısa yoldan anlatma isteğine yanıt veren bir anlam olayıdır ad aktarması. “Okul” sözcüğünü düşünelim. Nedir okul? “Öğrenimin sağlandığı yer.” Tanımı geniş tutmuyorum, herkes okulun ne olduğunu biliyor. “Okul boyanıyor.” dediğimizde, “o yer” boyanıyormuş, bunu anlarız. Peki, “Okul dağıldı.” dediğimizde? Deprem sonrası görüntülerindeki gibi mi? Çimentosu, demiri, doğraması kopmuş, ayrılmış mı birbirinden? Hayır; okuldaki öğrencilerin, o günkü öğrenimlerini bitirip evlerine gitmek üzere okuldan çıktıklarını anlıyoruz. Öyleyse “okul” burada “öğrenciler” yerine kullanılmış. Öğrenci, okulun çağrışımları arasında bir sözcük. Onun bir parçası, öyleyse parçanın yerine, bütün kullanılmış. Sezon başında ilanlar görürüz: “1 Ekimde perdeler açılıyor.” Hangi perdeler? Evlerimizde, o güne kadar açmadığımız perdeleri bile o gün açmamız mı emrediliyor. Yok, kimse böyle anlamaz zaten. 1 Ekimde tiyatro sezonu başlıyormuş. Burada da “perde”, tiyatronun kapsamı içinde bir sözcük ve “tiyatro” yerine kullanılmış. Yani burada da bütünün yerine parça geçmiş.
    “Orhan Veli‘yi çok severim.” diyen kişiye, “Tanır miydin rahmetliyi?” demez kimse; çünkü Orhan Veli derken kaşını gözünü değil, şiirlerini kastettiğini bilir. Günlük yaşamda o kadar sık kullanılır ki ad aktarması! Dolmuşa bindiniz. Arkanızdan biri, omzunuza vurup bir on milyonluk uzatıyor burnunuza doğru. “Bir Taksim.” Şeytana uymayıp söylenmiyorsunuz adama, parayı alıp şoföre uzatıyorsunuz: “Bir Taksim.” Taksim’i mi satıyoruz; ne oluyor? On milyona mı gidiyor Taksim? Asıl söylemeniz gereken şey şu: “Bu on milyondan, Taksim’e kadar olan yola belirlemiş olduğunuz ücreti alıp kalanını geri verir misiniz?” Şoföre böyle söyleseniz, hele yoğun bir trafikte, canı burnuna gelmiş bir şoförse, döver sizi. O da biliyor “Bir Taksim”in ne anlama geldiğini, siz de. Öyleyse lafı uzatmaya ne gerek var?
    Anlaşıldığını varsayarak ad aktarmasının, daha çok bilinen adını açıklayabilirim artık: Mecazımürsel. Bunun ders olarak anlatılması da gariptir çoğu kez. “Hocam, ben bu mecazımürseli anlamadım.” diyen öğrenciye, sinirlenmişse öğretmeni, sözcükleri ters yüz edince anlaşılabilirmiş gibi, “Çocuğum,” der. “Ne var anlaşılmayacak, mürsel mecaz işte!” Ad aktarmasıyla akrabalığından dolayı, tam burada “dolaylama”ya da değinelim.

    Dolaylama
    Dolaylama ile ad aktarması arasında hem yakınlık hem de karşıtlık ilişkisi vardır; çünkü dolaylama, ad aktarmasının bir türüdür; ama daha az sözcük kullanılmasını değil, süs uğruna daha çok sözcük kullanılmasını gerekli kılar. Yani ad aktarması sözcük tasarrufu sağlarken dolaylama sözcük israfıdır.
    Nedir dolaylama? Tek sözcükle anlatılabilecek bir kavramın çok sözcükle süslü ve dolaylı yoldan anlatılmasıdır. Atatürk dendiğinde herkes Mustafa Kemal‘i anlayacağı halde “büyük kurtarıcı”, “ulu önder” gibi anlatımların tümü de “Atatürk” adına bağlı çağrışımlar olduğundan ad aktarması; aslından daha çok sözcük gerektirdiğinden dolaylamadır. Kıbrıs yerine “yavru vatan”, aslan yerine “ormanlar kralı”, turizm için “bacasız sanayi”, kömür için “kara elmas” sözlerinin kullanılması hep birer dolaylama örneğidir.
    Görüldüğü gibi sözcükler, ait olduğu kavramdan başka bir kavrama aktarıldığında yan anlam kazanıyor. Bu, daima dilin içinde olur. Bir sözcük tek basınayken temel anlamdadır. Yanına koyduğumuz sözcüğün anlamından etkilenerek anlamını değiştirir. Bu etkileşimi bir çeşit çarpma eylemi gibi düşünmek mümkün. “Üst” sözcüğünü ele alalım ve ona matematiksel bir değer verelim; a olsun değeri. Hatta a’ya değer biçmek de bizim elimizde; a’nın değerinin de 5 olduğunu düşünelim. Şimdi yanına başka sözcükler getireceğim; şeyler. (“Şey”in matematiksek karşılığı x değil midir?) “Evin üstü”, “toprağın üstü” diye kullandığımızda anlamı değişmedi; yani 5x = 5. Çünkü “üst”, temel anlam olarak, “bir şeyin yukarı, göğe bakan yanı” demekti; hâlâ o demek. “Ev” ve “toprak” sözcükleri “üsf’un anlamını değiştirmedi; onların matematiksel değeri 1. Bizim 5′imiz de hâlâ 5. Şimdi “üst” sözcüğünün yanına, onun anlam değerini değiştirecek başka sözcükler getireceğim sırasıyla. “Karpuzun üstü”, “topun üstü” dediğimde “yukarı bakan yan” anlamı gitti, bitti. Burada “üst”, yanındaki sözcüklerle girdiği etkileşimden dolayı “dış, yüzey” anlamı kazandı. “Üst”ün değeri artık 5 değil. Yanındaki sözcüğün etkileme gücüne göre yeni bir değer kazandı. Bu yuvarlak cisimlerin değeri 2 olsa, bizim “üst”ün değeri 10 oldu. “Çocuğun üstü” (çamur oldu.), “Adamın üstü”(nde eski bir palto vardı.) örneklerinde “üst” sözcüğü, “giysi, giyecek” anlamı kazandı; yine değişti anlamı. “Paranın üstü”, “üst kat”, “üstyan”, “üst makam” vb. örnekleri tek tek incelemeyeceğim; ne demek istediğimin anlaşıldığını düşünüyorum.
    Sözcüklerin yan anlam kazanması başlangıçta ozanların, yazarların, sözlerini etkili kılma çabasından doğmuştur. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım bütün anlam olayları “söz ve anlam sanatları”nın kapsamındadır. Edebiyat derslerinden anımsadığımız bütün o “istiareler, “kinaye”ler, şairlerin bize zorluk çıkarmak ve anlamamızı zorlaştırmak için yaptıkları şeyler değildir; tümünün temelinde bir anlam kaygısı, daha iyi anlatabilme çabası vardır, insandan doğaya aktarmalar kapalı eğretileme (istiare); doğadan insana aktarmalar da açık eğretileme (istiare) kapsamında düşünülebilir. Bunların temelinde hep benzetme (teşbih) vardır. Kimi kavramlar arasındaki yakınlıklardan yararlanarak, zayıfı anlatırken güçlüyü anma sanatı diye tanımlayabileceğimiz benzetme, aktarmaların temelini oluşturur. Birinin kurnazlığından söz edildiğinde “tilki” denmesi, büyük olasılıkla “tilki gibi kurnaz” benzetmesinden doğmuştur. Buraya “Söz ve Anlam Sanatları” diye bir ara başlık koymuyorum. O bilgilere ekleyeceğim pek bir şey yok; söz sanatlarının çoğunun anlam olayı olduğunu bildikten sonra o ezber bilgiye pek ihtiyacımız da yok.

EYLEMLERİN YAN ANLAM KAZANMASI

    Ad soylu sözcükler için söylediğim anlam değişmeleri eylemler için de geçerlidir. Eylem de tek başınayken temel anlam taşır. Yanına aldığı sözcüklerden etkilenerek anlamını değiştirir. Eylemlerdeki bu anlam değişmelerini de yukarıdakine benzer örneklendirmelerle incelemeye alalım şimdi. Bir eylem seçelim ve a değerini verelim ona. Sözlükten bakarak yazıyorum:     Vermek: (Üzerinde ya da yakınında olan bir şeyi) Birisine eriştirmek, iletmek.
    “Bir şey” sözünün özellikle altını çizdim. İşte x bu! Oraya, o x‘in yerine getireceğim sözcükler değiştirecek “vermek” eyleminin anlamını. Demek ki a‘nın anlamı, x ile çarpımıyla belirlenecek.

    Ayşe, kalemi bana verdi.
    (Değişmedi a‘nın anlamı. Vermek, burada da “iletmek, eriştirmek”. Demek henüz temel anlamda “vermek”. Yani, x = 1 ve a‘nın değeri 3 ise, hâlâ 3.)

    Ağa, taşlı küçük tarlayı ırgatına verdi.
    (Vermek, anlamını değiştirdi. Burada artık “eriştirmek, iletmek” değil, “bağışlamak, bırakmak”. İşte yan anlam kazanmaya başladı “vermek”; x‘in değeri 2 ise a = 6, x eğer 5 ise a = 15 oldu.)

    Bize bir öğretmen gibi, saatlerce ders verdi.
    (“Bağışlamak, bırakmak” mı “vermek”in anlamı ya da “iletmek, eriştirmek” mi? îkisi de değil. Burada “bilgi aktarmak” söz konusu; a’ya istediğiniz değeri vermekte özgürsünüz.)
    Artık tümce kurmayacağım; ama şu örneklere bir bakalım birlikte: “zahmet vermek”, “konser vermek”, “borcunu vermek”, “kızını vermek”, “umut vermek”, “yetki vermek”, “ad vermek”, “emek vermek”…
    Yukarıdaki örneklerde “vermek” eyleminin yanına koyduğum adların tümü kendi anlamında. Buna özellikle dikkat etmenizi isteyeceğim; çünkü başka bir konuyla ilgili çengeli, daha buralardayken atmakta yarar var. O konu, deyimler. “Emek, umut, yetki” gibi sözcükler soyut anlam taşımakta; ama dikkat: Kendi anlamları bu zaten; temel anlamları soyut. Eylemle birlikte yanındaki sözcük de anlamından uzaklaşırsa “deyim” oluşur. Bu konuya, ileride, ayrıntısıyla gireceğim; ancak, şimdiden şunu söylemekte yarar var: Deyim, sözcükler kendi anlamından uzaklaştırılarak kurulur. “Ağzının payını vermek” deyimine bu açıdan bir bakalım. Ortada “vermek” eylemi olmadığı gibi, “ağız” da yok, “pay” da yok. Bu sözcükler de anlamını yitirmiş. “Ağzının payını vermek” nedir? Ömer Asım Aksoy‘un Deyimler Sözlüğü’nden yazıyorum anlamını: “Paylamak, sert sözlerle haddini bildirip susturmak.” Görüldüğü gibi, ne “ağız” kendi anlamında ne “pay” ne de “vermek”.
    “Ver elini İstanbul!” gibi örnekleri de bu kapsamda siz düşünün.

Öğretenlere: Adın ve eylemin yan anlam kazanıp kazanmadığını buldurmada en kolay yol olarak bellenen şey, yerine sözcük koydurmaktır. Test tipindeki bir sınavda diyelim ki soru kökünde bir tümce verilmiş. “Aşağıdakilerin hangisinde ‘giriş’ sözcüğü, ‘Yazının giriş bölümünü birkaç kez okumuş; ama bir şey anlamamıştı.’ tümcesindeki anlamıyla kullanılmıştır?” deniyor soruda da. Buradaki “giriş” sözcüğünün “başlangıç” demek olduğunu bulmasını, aşağıdaki tümcelerde de “giriş” sözcüklerinin yerine “başlangıç” sözcüğünü koymasını sakın önermeyin öğrencinize. Çünkü sözcüklerin yan anlamları var ve bu yan anlamlar, öğrencide sizin aklınıza gelmeyen çağrışımlar yapabilir. Sözgelimi “Evin girişi pek dar.” tümcesini seçeneklerden birinde gören öğrenci, “Evin girişi de evin başlangıcıdır. Ev oradan başlamıyor mu?” diye düşünürse ne olacak? Oysa, soru olarak verilen tümcede “giriş” sözcüğü “girizgâh” anlamında kullanılmıştı; “evin girişende ise “antre” anlamında. “Ya ne yapalım?” diyorsanız hemen söyleyeyim: Anlam sorularında daima tasarım ve çağrışım yapmasını önerin öğrencinize. Yerine koyacak sözcük aramasın, o sözcüğün ne anlama geldiğini tam anlasın, yeter.

    Şimdiye kadar gördüklerimizi şöyle özetleyebiliriz: Tek tek sözcüklerin yeni anlam kazanması başlıca dört yönde olmakta:

  • Somut anlamlı sözcüğün somut yan anlam kazanması (Ağzımızdaki “diş”, sarımsağın “diş”i)
  • Somut anlamlı sözcüğün soyut yan anlam kazanması (Ağzımızdaki “dil”, konuşulan “dil”)
  • Soyut anlamlı sözcüğün soyut yan anlam kazanması (Bunun pek fazla örneği yok. Doğan Aksan “aç olma hali” anlamındaki “açlık” sözcüğünün “kıtlık, yoksulluk” anlamına gelmesi örneğini veriyor.)
  • Soyut anlamlı sözcüğün somut yan anlam kazanması (“yaşamın bir dönemi” anlamındaki “gençlik” sözcüğünün, “genç insanların oluşturduğu topluluk” anlamında kullanılması ya da “düz olmayan, çarpık” anlamındaki “eğri”nin “çizgi” anlamını kazanması; hatta bir geometrik şekle ad olması).

SÖZÜN ANLAMI

    Söz ile sözcük arasındaki ayrıma değinmeliyim önce. Çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmaları yanıltmamalı; biz aralarına kesin bir çizgi çekmek zorundayız. Bir kere aralarında boyut farkı var. Sözcük (sonundaki -cük her ne kadar yapım ekiyse de tümden dışta bırakmadığı küçültme anlamının da katkısıyla) sözden küçük olandır gerçekten. Sözcük, bir anlam birimidir, tektir; her anlama bir sözcük düşer. Öyleyse, sözün sözcükten büyük olması için en az iki birim olma zorunluluğu vardır. Başka bir deyişle söz, en az iki sözcüktür. Sözcüklerin yan yana gelmesinde mantık belirleyici olur. “Mor elbise, mor dağlar” dendiğindeki uyumun, “mor ahlak” dendiğinde yitmesi bundandır. Mantıklı bağdaştırmalar üzerinde duracağız burada, hatta daha çok kalıplaşmış sözler üstünde. Peki, neleri sayabiliriz “söz” kapsamında? En az iki sözcükten oluşan bütün sözcük öbeklerini.

    İkilemeler
    Aynı sözcüklerin, yakın ve karşıt anlamlı sözcüklerin ya da ses benzerliği taşıyan sözcüklerin yinelenmesiyle oluşan sözcük öbekleridir.

  • Aynı sözcüğün yinelenmesiyle kurulanlar: iri iri, yeşil yeşil, hızlı hızlı…
  • Yakın anlamlı sözcüklerle kurulanlar: eş dost, bıkmak usanmak, kılık kıyafet…
  • Karşıt anlamlı sözcüklerle kurulanlar: ileri geri, aşağı yukarı, dost düşman…
  • Kimi zaman yalnızca ses benzerliği yeter ikileme kurmak için: eski püskü, eğri büğrü, abuk sabuk…
  • Kimi zaman da ilk sözcüğün, başındaki harfin yerine “m” konarak yinelenmesi: boncuk moncuk, ev mev, şaka maka…
  • Kimi zaman bunlara bile gerek kalmaz: bakkal çakkal, falan fıstık, falan filan…

    Sözcük Öbekleri
    İlgeç (edat) öbeklerinden tamlamalara kadar iki sözcükten oluştuğu halde temelde tek kavramı karşılayan bütün sözleri bu kapsamda düşünebiliriz. Görevleri değişebildiği gibi, anlamları da bağlama, yani tümcenin neresinde, nasıl kullanıldığına göre değişen bu öbeklerin anlamları üstünde, bu yüzden, durmaya pek gerek yok.

    Sabaha kadar, aşağı doğru, kitabın kapağı, sarı hırka…

    Söz Mecazı
Kimilerini “imge” sayabileceğimiz “söz mecazı”, tanımını adında taşıyor aslında. Tek sözcüğün değil, sözün (en az iki sözcüğün) somut temel anlamından uzaklaşarak soyut bir yan anlam kazanması. Ali Püsküllüoğlu, Edebiyat Sözlüğü’nde şöyle tanımlıyor imgeyi:: “Yazınsal ürünlerde, özellikle de şiirde dile getirilmek isteneni daha canlı, daha etkili, duyumsanabilir, göz önüne getirilebilir bir biçimde anlatmak için, onunla başka şeyler arasında bağlantı kurularak zihinde canlandırılan yeni biçimlerdir.” Birkaç sayfa öncesine dönerseniz “mecaz”a da benzer bir tanım yaptığımızı göreceksiniz. Çünkü, temel anlamı somut tek sözcüğün, soyut yan anlam kazanması “mecaz”, birden çok sözcüğün (söz) aynı işlemden geçmesi de “söz mecazı”dır.
    Deyimlerden tek farkı, deyimlerin kalıplaşmış, söz mecazının ise özgün oluşudur. Tıpkı deyimlerdeki gibi söz mecazını da düz anlamıyla algılamaya kalkmak, insanı gülünç duruma düşürebilir. Mustafa Ekmekçi, yazmanın, konuşmanın, hatta düşünmenin bile yasak olduğu 12 Eylül günlerinde, Cumhuriyet’teki köşesinde sık sık, “Satır aralarını okuyan okurlarım anlamıştır ne demek istediğimi.” gibi tümceler kurardı. Bir arkadaşımın gazeteyi kaldırıp ışığa tuttuğunu, satır arasında ne yazdığını bulmaya çalıştığını anımsarım bugün bile. Üstelik çocuk falan değildi; ama satır arası okuma’nın, orada “açıktan açığa söylenmese de sezdirilen kimi şeyleri anlamak” demek olduğunu kavrayamamış.
    “Toprağının özsuyuyla beslenmek” sözünde sözgelimi, bilmediğimiz hiçbir sözcük yoktur; ama yine de hiçbir sözcük temel anlamında kullanılmamıştır. “Ülkesinin kültürünü özümlemek”biçiminde verebileceğimiz soyut anlam, “toprak”, “özsu”, “beslenmek” gibi temel anlamı somut sözcüklerle iletildiği için gözümüzde somutluk kazanmaktadır. Cemal Süreya‘nın, Yunus Emre‘yi anarken “Türkçenin süt dişleri”nden söz etmesi, uzaktaki İstanbul’u “feodaliteyi süpüren byıklarıyla” anlatması, hep birer imge örneği sayılabilir.

    Deyim
    En az iki sözcüğün kendi temel anlamlarını yitirerek, yeni ve soyut bir kavramı karşılamasıdır.     Bu tanımdan çıkarabileceğimiz ipuçlarından (satır aralarını okumaktan) başlayarak deyimlerin özelliklerini sıralamaya çalışalım şimdi:

  1. Tek sözcüklü deyim olmaz. Öyleyse tek bir sözcüğün “deyim anlam”ından söz etmek doğru değildir. Sözcüklerin oluşturduğu “deyimin anlamı”ndan söz edilebilir ancak.
  2. Deyimi oluşturan sözcükler TA’ya (temel anlamlarına) bir biçimde bağlı olmakla birlikte, bütünüyle TA taşımaz.
  3. Deyimin karşıladığı kavram, anlatılması güç, soyut bir kavramdır. Deyimi oluşturan sözcüklerin ise TA’ları somut. Öyleyse deyim, bir “somutlaştırma” olayıdır. (O zaman bir soru: Somutlaştırma ile ne farkı var deyimin? Çok basit. Somutlaştırma, tek sözcükle yapılır; deyim ise en az iki sözcük olmak zorundadır.)
  4. Deyimlerin, özellikle Türkçe açısından bize gösterdiği kimi gerçeklere de şöylece bir baktıktan sonra özelliklerine geçeceğim. Deyim bilmeyen kişinin Türkçeyi bütün olanaklarıyla kullanmasından söz edemeyiz; çünkü deyimler, gerçekten Türkçenin önemli bir zenginliğidir. Ancak, Türkçenin deyim bakımından bu kadar zengin olması, bize aynı zamanda Türkçenin yoksulluğunu da göstermez mi? Halk (deyimi halk yapar), sözcük olarak karşılığını bulamadığı soyut kavramları karşılamak üzere oluşturur deyimleri, öyleyse Türkçenin en önemli zenginliği sayılan deyimler, aynı zamanda aydın ve sanatçılarımızın, Türkçenin soyut kavram gereksinmesini karşılamakta yetersiz kaldığının da göstergesidir.
  5. Deyim, kaç sözcükten oluşmuş olursa olsun bir (tek) soyut anlamı karşılar.
  6. Kalıplaşmıştır. Hem biçim olarak hem anlam olarak. Sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştığı için, o deyimi bilmeyen kişi, sözcüklerden giderek deyimin anlamını çıkaramaz. Biçimsel kalıplaşma: Deyimi oluşturan sözcüklerin yerleri değiştirilemez. Deyim başka dile sözcük sözcük çevrilemez; dil içi çeviri bile yapılamaz. “Başı çekmek”: Önde gitmek, lider olmaktır. “Baş” ile “kafa” sözcükleri yakın anlamdadır; ama “baş” yerine “kafa” sözcüğünü koyarsak eski deyimle ilgisi olmayan, bambaşka bir deyim çıkar karşımıza: “Kafayı çekmek.” Bu yeni deyimin öncülükle değil içki ile ilişkisi vardır ancak. Anlamsal kalıplaşma: Deyim bir bütün olarak hangi anlama geliyorsa hep o anlama gelir. Kişilerin deyimi başka anlamda kullanma çabası, olsa olsa onların Türkçeyi iyi bilmediklerini kanıtlamaya yarar. “Etekleri tutuşmak” ve “etekleri zil çalmak” deyimlerinin ikisi de “acele, telaş” anlamı içerir; ama ilkinde bir panik durumu, ikincisinde ise sevinçli bir telaş anlamı gizlidir. Birbirine çok yakın bu iki deyim bile birbirinin yerine kullanılamaz.
  7. Bir durumu, bir davranışı, bir duyguyu anlatır. En çok bu özelliğiyle atasözünden ayrılır.
  8. Bir zamanlar halkın, sözü dinlenen kişileri tarafından yapılmış icatlardır. Halkın ortak malı olmaları, halkın ortaklaşa üretimi gibi algılanmamalıdır. Deyimi de ilk söyleyen birileri vardı. Ancak beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak malı olmuştur deyimler; tıpkı anonim halk edebiyatı ürünü olan türküler, maniler gibi.
  9. Halk tarafından benimsenecek, kullanılacak kadar beğenilmesi koşuluyla her an, yeni deyimler oluşabilir.
  10. Çoğu “-mak, -mek”le bittiği için, kişiye ve zamana göre çekimlenebilir: “Saçı(mı/m) süpürge et(tim/ti/miş)” Ancak tümce biçiminde olan deyimler de vardır. “Atı alan Üsküdar’ı geçti.” gibi, “Gelen ağam, giden paşam.” ya da “Dışı seni yakar, içi beni.” gibi.

    Atasözü
    Bir deneyimi, birikimi aktarırken değer yargısı oluşturan ve değer yargılarını yaşatan, akılda kalıcı, özlü sözlerdir.
    Atasözlerinin özelliklerini maddelerken bu tanımdan yola çıkalım:

  1. Atasözü bir deneyimi, bir birikimi aktarır. Ellerinde yazıya geçirme olanağı bulunmayan halk bilgeleri, kendi yaşadıkları deneyimi (ki deneyim, yaşayarak edinilir) ve birikimi (birikim için uzun yaşamaya gerek yok; genç yaşta zengin bir birikim edinmek mümkün) ancak sözle aktarabilirlerdi, öyle de yapmışlar.
  2. Kişilerin değer yargıları olduğu gibi, toplumların da değer yargıları vardır. Adını anımsayamadığım eski bir Afrika kabilesinde kendi başının çaresine bakamayan aile büyüğünü götürüp ormanın derinliklerine bırakmak büyük oğula düşen ve savsaklanamayacak bir görevken bizim toplum yapımızda büyüğün ölmesini beklemek ya da bunu beklediğini hissettirecek biçimde konuşmak bile ayıptır. “Ayıp”, toplumsal değer yargılarına ters düşmekten başka bir şey değildir zaten. Atasözleri bu değer yargılarını oluşturmakla kalmaz, sürmesini de sağlar.
  3. Pek çok atasözünde akılda kalıcılığın sağlanması için ölçüden, uyaktan, söz sanatlarından yararlanılmıştır. “Ak akçe kara gün içindir.”de “ak” ve “kara” sözcükleri karşıtlık (tezat) kullanımına örnek gösterilebilir. “Sakla samanı, gelir zamanı” atasözünde “saman-zaman” sözcükleriyle hem tam uyak sağlanmış hem de aruz ölçüsüyle “imale” yapılmış gibi, “saman”ın “zaman”a benzer biçimde, son hecesinin uzun okunması sağlanmıştır.
  4. Atasözleri özlü sözlerdir.” demiştik “özlü” sözcüğünden, yoğun, az sözcükle çok anlam ileten, derin anlamları anlaşılmalıdır. Atasözleri gerçekten yüzyılların süzgecinden geçerken bütün fazlalıklarından arınmış, öz olarak kalmış sözlerdir.
  5. Deyimden farklı olarak söz değil, tümcedir atasözleri; çünkü bütün atasözleri bir yargı bildirir.
  6. Her ne kadar atalarımızın sözleriyse de tıpkı deyimler gibi, başlangıçta bir kişi tarafından bulunmuş, yaratılmış sözlerdir. Bütün atalara mal edilmesi, ilk söyleyeninin unutulması kadar, toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş olmasıyla da ilgilidir.
  7. Deyimde temel anlam tümüyle ölü bir anlamken atasözünde TA da doğrudur. Ancak atasözünde de asıl kastedilen TA’nın arkasındaki anlamdır. “Ayağını yorganına göre uzat.” atasözünde uzatmazsan ayağın dışarıda kalır, üşütür, hastalanırsın, anlamı doğrudur; ama atasözünün asıl söylemek istediği bu değil, “harcamalarını bütçene göre yapmazsan zor durumda kalırsın” anlamıdır.
  8. Kalıplaşma özelliğiyle deyime benzer; ama deyimden farklı olarak atasözleri, tümce olduğu için, başka dile çevrilebilir.
  9. Kişilerin ve toplumun değer yargıları değiştikçe atasözlerinden de öne çıkanlar, geriye itilenler olur. Sözgelimi, ben yaştakilerin çocukluğunda en çok duydukları atasözleri tasarrufa özendirenlerdi. Tüketim toplumu haline geldikçe bu atasözleri duyulmaz oldu. Yine bir zamanlar geçerli olan “Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya.” gibi, “Peyniri saklayan deri, kadını saklayan eri.” gibi, “Kadının saçı uzun, aklı kısa.” gibi atasözlerinin ilettiği yargılar, günümüz toplumunca benimsenemeyeceğinden bu sözler, ancak şaka yollu kullanılmaktadır.
  10. Atasözleri tümce olduğu için deyimler gibi çekimlenemez.

    Özdeyiş (Vecize):
    Aslında “imzalı sözlerdir” diye tanımlamam yeterli; çünkü atasözlerinden en önemli farkı budur özdeyişlerin. Adı üstünde, onlar da “öz”lü sözdür; ancak, söyleyeni bellidir. Çoğu kez sınıfta tartışma açmak için sorduğum soruyu burada da sorayım: “Peki, söyleyeni belli olmazsa, unutulursa özdeyişlerin atasözüne dönüşme olasılığı var mıdır?” Yanıtını da ben vereceğim mecburen: Vardır; üstelik yüksektir bu olasılık. Ancak bir de koşul vardır: imzasız, söyleyeni unutulmuş bir özdeyişin atasözüne dönüşmesi için hem biçimce, atasözü gibi akılda kalıcı, hatta ölçülü / uyaklı olması gerekir hem de halkın değer yargıları ve daha önce verilmiş anonim ürünlerle içerik açısından benzer özellikler taşıması. Ziya Paşa‘nın “Bed asla necabet mi verir hiç üniforma / Zerduz palan vursan eşek yine eşektir” ya da “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” gibi beyitlerindeki görüşler, “Kızını dövmeyen, dizini döver” diyen halkın değer yargılarıyla örtüşecektir; ama Ziya Paşa’nın terkibibendinde geçen bu türdeki söyleyişlerin orada dile getirildikten sonra mı yaygınlaştığı; yoksa zaten atasözlerinden mi alındığı çok da belli değildir. Bir de örneğin, Beethoven‘in, “Güzel müzik, erkeklerin kalbini yakmalı; kadınların gözünü yaşartmalıdır.” özdeyişi, Beethoven tarafından söylendiği unutulsa da cıvıl cıvıl halk ezgileri yapmış bir toplumca, kendi eserlerini dışlama tehlikesi getireceği için benimsenmeyecektir. Aynı biçimde Nietzsche‘nin, “Gençler, başınızın üstüne şu levhayı asıyorum: ‘Sert olunuz.’” özdeyişi de kendi çocuğunu, olası belalardan uzak tutmak için “Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demesi” yönünde uysallaştıran, “El öpmekle dudak aşınmaz.” diye eğiten bir halkın beklentisiyle örtüşmeyecektir.

TÜMCENİN ANLAMI

    Yargı, genel olarak “olumlu”, “olumsuz” ve “soru” biçimlerinde bildirilir. Burada bunların ayrıntısına girmeyi düşünmüyorum. “Olumlu düz tümce”, “olumsuz eylem tümcesi”, “devrik soru tümcesi” gibi alt bölümlere geçmek istemememin iki nedeni var: Birincisi, anlamca tümce türlerini anlatabilmem için birtakım dilbilgisi terimleri kullanmam gerekir. Oysa o terimleri, sırası geldiğinde ve neden o adı aldıklarını açıklayarak anlatmayı daha kavratıcı buluyorum. Başka bir deyişle şu anda okurlarımın bu terimleri bilmediklerini kabul ediyorum. Her şeyi sıfırdan başlayarak anlatma yolunu seçerken sağlam bir temel oluşturacak, az bilen-çok bilen ayrımına yer vermemiş olacağız. İkincisi, tümcenin anlamının bağlamından koparılarak verilemeyeceğini düşünüyorum. Sözün, söylendiği ya da yazıldığı ortama, zamana bağlı olduğu kadar, belki onlardan çok, içinde yer aldığı bütünün anlamına doğrudan bağlı olması, benim de elimi kolumu bağlıyor. “Gözlerimin gemileri kuş istiyor” (Cemal Süreya) tümcesini neye göre sınıflandıracağız? Bu şiir tümcesini, bir dizesini oluşturduğu şiirden koparıp tek başına anlamlandırmaya çalışmak ne kadar anlamlı? “Gülerdi tramvaylardan küçük bir kız / Bekâreti beyaz dişlerinde” dizelerindeki küçük kızın bekâretini dişlerinde taşıyarak bütün tramvaylardan güldüğünü söylemek Cahit Külebi‘ye haksızlık olmaz mı? “Hava kurşun gibi ağır” bir tümcedir; ama Nâzım Hikmet, bunun ardından, “Bağır bağır bağırıyorum” dediğinde hemen bağırmanın nedenine dönüşmüyor mu? “Hiçbir derdim yoktur ki yarım saat kitap okumayla geçmesin.” tümcesinin, “Yarım saat kitap okumak bütün dertlerimi geçirmeye yeter.” anlamına geldiğini, üstelik çok akıllı, çok çalışkan bir öğrencime anlatmaya çalışırken göbeğim çatlamıştı da matematik yetişmişti imdadıma. Ben “Bütün dertleri geçiyormuş işte!” dedikçe, öğrencim, “Geçmesin, diyor hocam.” diye diretiyordu. Ama, “yoktur” = (-), “geçmesin” = (-), diye değerleri ona buldurduktan sonra, “Eksiyle eksinin çarpımı?” diye sorunca, tümcenin anlamının nasıl olup da olumluya döndüğünü şıp diye anlamıştı.
    Bütün sözcükleri bugün de kullanıldığı halde eski bir şarkıda geçen, “İstemezsin ben perişan olduğum” dizimi günümüze nasıl uymuyorsa (Günümüzde, “Benimperişan olmamı istemezsin.”diye söylerdik herhalde bu anlamı.), yabancı dilden (bu yabancı dil, son on yıllarda yalnızca İngilizce olmakta) yapılan çeviriler de Türkçenin dil mantığına çoğu kez uymamakta. Çeviri yoluyla giren yeni söz dizimlerinin tümüne karşı değilim; yeni anlatım olanakları sağlayacak dizimlere başımın üstünde yer verebilirim; ancak, “Bir yakının öldü mü?” ya da “Bir yakınını kaybettin mi hiç?” demek varken ve kastedilen anlam tam da buyken, “Ölen birini tanıyor muydun?” denmişse bu tümceyi Türkçenin içinde bir yere oturtamayız.
    Cengiz Bektaş, anlatmıştı bir toplantıda. Azerbaycanlı yazar Anar, Türkiyeli Türklerin “Hoşuma gitti.” biçimindeki kullanımlarını eleştiriyor; “Niye ‘gitti’ diyorsunuz? Güzel bir şeyse gelsin, niye gidiyor?” diye soruyormuş. Çünkü Azeri Türkçesinde “Hoşuma gitti.” değil, “Hoşuma geldi.” denmekteymiş.
    Aynı dilin farklı coğrafyalardaki kullanımları birbirinden farklı olduğu gibi aynı tümce, çeşitli bağlamlarda farklı anlamlara gelebilir. “Çocuk oturuyor mu?” tümcesi, 2-3 aylık bir bebek kastedilerek sorulmuşsa “Kendi kendine oturma becerisi edindi mi?”, dolmuşta annesinin yanındaki çocuk gösterilerek söylenmişse “Çocuk için de ayrıca ücret ödeyecek misiniz?” anlamına gelmekte.
    Gündelik dilde kurduğumuz pek çok tümce, tek başına ne kadar anlamlıdır? “Yanında arkadaşları da mı varmış?” bir soru tümcesidir; ama bu tümcenin sonuna getireceğimiz bir “ne” (“Yanında arkadaşları da mı varmış ne!”) hemen başka anlam ayırtıları katmıyor mu tümceye? Söylememe isteği, ayıplama, aşağılama, tahmin vb. “O da sorulur mu?” tümcesinin duygu yükünü bir düşünelim. Sevecenlik mi, bağışlama mı, aşağılama mı, alay mı? Ne? Hangi kapsamda düşünülmeli? Tamam, uzattım; kesiyorum. Tümcenin anlamına, daha sonraki konuların içinde, yeri geldiğinde değinilecek. Bu konuda ayrıntılı bilgi isteyenlere Rasim Şimşek‘in Örneklerle Türkçe Sözdizimi kitabını öneriyorum.

Öğretenlere: öğrencilerinizin pek çok sözcüğün anlamını bilmesinden daha önemli olan, sözcükleri yerli yerinde kullanabilmeleridir. Bu becerinin kazanılmasında (itiraf edeyim ki) konuyla ilgili ayrıntıların bilinmesi çok da büyük bir katkı sağlamaz. Yalnız öğrencinin değil, herkesin, hepimizin sözcük dağarını zenginleştirmekte özenle hazırlanmış bulmacaları çözmekten tutun, sözlük karıştırmaya kadar pek çok şeyin yararı vardır. Yine de en önemli katkı, okumanın ve yazmanındır. Kurmaca türlerden (öykü, roman…) ne kadar çok okursa kişi, anlam alanı o kadar zenginleşir. Yazmanın ya da yazmaya çalışmanın da tam bu anlamda büyük bir katkısı olabilir. Kafasındaki kavramı nasıl ileteceğini bilemeyen, o kavramı eksiksiz karşılayacak sözcüğü bulamayan kişi, kendisindeki eksikliği derinden fark edebilir. Öğrencilere olabildiğince farklı türlerde, farklı biçimlerde yazma çalışmaları yaptırmak, onların bu ihtiyaçlarının farkına varmalarını kolaylaştıracaktır. Bu konuda da “Yaratıcı Yazma” adını vereceğim bir kitapla size yardımcı olmaya çalışacağım. Söz!
Öğrenenlere: öğretenlere söylediklerimden başka, öğrenenlerin (öğrenci sözcüğünü, kendime de pay çıkararak, “benim öğrencim olan” anlamında kullanabilirdim; ancak bu sözcükteki “bir okulla ilişkide olan, bir okula devam etmekte olan” anlamı çok baskın olduğu için, öğrenciler yerine öğrenenler demeyi yeğliyorum. Öğretmen sözcüğünü de aynı gerekçeyle kullanmıyorum. Kastettiğim, öğretmenliği meslek olarak benimsemek değil, öğretmeyi seçmiş olmak.) daha çok gençler olacağını varsayarak deyimler konusuna dikkat çekmek istiyorum. Kişisel gözlemim, gençlerin deyimlerden giderek uzaklaştıkları yönünde. Oysa Türkçede deyimlerin önemi ve ağırlığı çok fazla. Okuryazarların halkla ilişkileri zayıflayalı beri deyimlerden de uzaklaşıldı. Halk özel bir çabayla, öğrenerek kullanmaz deyimleri; kendi kültürel çevresinde zaten o deyimler yaşamaktadır. Büyük kentlerde doğan, oralarda büyüyen gençlerin işi bu bakımdan zor. Deyimlerin güzelliğini, onların kendi başlarına bulup keşfetmeleri lazım. “Buluttan nem kapan” bir adamla “burnundan kıl aldırmayan” bir adam arasındaki farkı anlamak için… Deyim (bu arada atasözü de) sözlüklerini karıştırarak, halk hikâyeleri, destanlar okuyarak, bir zamanlar bizim kuşağın deliler gibi okuduğu Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam kitapları okuyarak…
About these ads

İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: