SÖZCÜĞÜN GÖREVİ

6 04 2007

Eskiler “Fiili, faili bilmeden yazmaya kalkıyor.” diye küçümserlerdi dilbilgisi bilmeden yazma uğraşına girişenleri. Bugünse, matematik bilmemek nasıl bir çeşit övünme nedeni sayılıyorsa dilbilgisi bilmemek de öyle sayılıyor. “Ben dilbilgisinden anlamam.” diyenlerde, neredeyse bu bilgisizlikle övünür gibi bir tutum var.
    Pek çok kişi, dilbilgisiyle bir yabancı dili öğrenmeye kalkıştığında karşılaşmakta ve Türkçenin de birtakım kuralları olabileceğini ancak o zaman fark etmekte. Oysa bütün dillerde temel işleyiş aynıdır ve yabancı dil öğrenmek için insanın kendi dilinden başka güvencesi olmaması gerekir.
    Sözgelimi, tümce, bütün dillerde yargı bildirmek amacıyla kurulur. Yargının oluşması için de iki temel öğe gereklidir: Yapılan bir hareket ve bu hareketi yapan bir varlık; dilbilgisel adlarıyla söylersek yüklem ve özne. Pek çok yabancı dilde, bu ikisi ile daha tümcenin başında yargı oluşturulur, daha sonra eklenen öğelerle de tamamlanır. Türkçede ise tümcenin temel öğesi (adından da anlaşılacağı gibi), yargının bütün yükünü tek başına taşıyan, yüklenen yüklemdir. Yüklem, Türkçenin eylem çekimine getirdiği kişi ekinden dolayı çoğu kez yargıyı tek başına bildirmeye yeter. İngilizcede “went” hiçbir zaman yargı bildiremezken Türkçede “Gittim.” sözcüğü, gitmek eylemini ve bu eylemi yapanı bildirdiği için yargıdır ve büyük harfle başlayıp sonuna nokta konabilecek bir tümcedir.
    Görev konusuna girmeden bu kavramdan ne anlaşılması gerektiğini vurgulamakta yarar var. Görev, yapılan işin adıdır. Yapılan işin kendisine ise “işlev” diyebiliriz. Sözgelimi benim şu anda yaptığım iş, Türkçe ile ilgili birtakım bilgileri aktarmak, işlevim: Türkçe konusunda doğru bellediğim kimi bilgileri öğretmek. Peki, yaptığım bu işin bir adı var mı? Var: Öğretmenlik. Öyleyse benim görevimin adı bu, benim adım değil. Buna karşın, “Öğretmenim!” ya da “Hocam!” dendiğinde dönüp bakarım. Oysa söylenen, adım değil, yaptığım işin adıdır yalnızca. Bunları şunun için vurguluyorum. Bir sözün ya da sözcüğün “yüklem” olduğunu söylediğimizde, görevinin adını söylemiş oluruz.
    Bir sözcük, ya tümcenin içinde, yükleme bağlı olarak göreve girer ya da tümce dışında (başka bir deyişle dilin içinde) yanındaki sözcüklere göre görev üstlenir. Öyleyse sözcüğün iki alanda görevi olabilir.

  • Sözcüğün tümcedeki görevi
  • Sözcüğün dilin içindeki (dilsel) görevi
  • Şimdi bu alanlardaki görevleri sırasıyla inceleyelim:…………

SÖZCÜĞÜN TÜMCEDEKİ GÖREVİ

    Sözcüğün tümcedeki görevinin yükleme bağlı bir görev olduğunu biliyoruz. Yüklemi, bundan sonra, bir işyerinin sahibi, yani patron olarak düşünebiliriz. Tümce adlı işyerindeki bütün görevleri o dağıtacak çünkü. Bu görevlerin neler olduğunu görmeden önce tümcenin ne olduğuna bir bakalım.
    Tümce: Bir yargı birimidir.
    O zaman “yargı”nın ne olduğunu soracaksınız. Yargının dolambaçlı, karmaşık tanımlarına girmeden, dilbilgisel olarak bakarsak şunu söyleyebiliriz: Bir hareket (eylem) olmadan yargı oluşmaz, öyleyse, yargı “yapılan harekettir.” Tümce tanımına bu açıdan tekrar dönecek olursak,
    Tümce: Yargının söze dönüştürülmesidir.
    Yargıyı az önce yapılan harekettir, diye tanımladım. Pencereden dışarı baktığımızı düşünün. Bir ağaca bakıyor olalım. Baktığımız anda ağaçtan kopan bir yaprağın yere düştüğünü görmüşsek kafamızda bir yargı oluşur: “Yaprak düştü.” İşte söze dökülen bu yargı, artık bir tümcedir. Demek ki tümcenin oluşmasından önce yargının oluşması gerekir, yargı da ancak, bir hareketin yapılmasıyla oluşur.
    Şimdi de matematiksel bir anlatımı deneyelim. Matematikteki küme kavramı tümceyi anlatmaya çok elverişlidir. Kümeyi elemanların oluşturması gibi, tümceyi de öğeler oluşturur çünkü. Yargı kümesinin hangi elemanlardan oluştuğunu düşünelim önce. Yargının oluşması için bir hareketin gerekli olduğunu söylemiştik, hareket de kendi başına ortaya çıkmaz. Hareketin olması için, o hareketi yapan birinin olması gerekir, öyleyse,

    Yargı = hareket + hareketi yapan
               (eylem)    (eylemi yapan)

    Şimdi bunu tümceye dönüştürürsek,

    Tümce = yüklem + özne

    Sonuç: Tümcenin oluşması için iki temel öğe gereklidir: Yüklem ve özne.
    Şimdi diyeceksiniz ki “Evet; ama bu tümce, tam bir tümce değil.” Doğru. Yargımızda da eksikler vardı zaten. Yaprağın düştüğünü görmüş ve “Yaprak düştü.”diye bir tümce kurmuştuk. Yaprağın nerden düştüğü, nereye düştüğü, neden düştüğü gibi sorular yanıtsız kalmıştı. Tam bir yargı oluşturmak için bir elemana daha ihtiyacımız olduğu ortaya çıktı.
    O zaman kümeyi yeniden oluşturuyorum:

    Tam yargı = eylem + eylemi yapan + eylemi tamamlayan

    Tümce için düşünürsek,

    Tam tümce = yüklem + özne + tümleç

    Burada “tümleç” sözcüğüne dikkatinizi çekmeden geçemeyeceğim. Yapılan eylemin anlatılmasında eksik yan bırakmamak için kullanıyoruz tümleci, yargıyı tam, eksiksiz bir duruma getirmek, bütünlemek, tüm-le-mek için. Bu görevin adı, işte bu yüzden “tüm-le-ç” Türkçenin bu güzelliklerini sezdirmeden yola devam etmek de istemedim. Anlayışınıza sığınarak arada bir yapacağım bu ukalalıkları.
    Özetliyorum.
    Tümcede yalnızca üç görev var:

  • Yüklem
  • Özne
  • Tümleç

    Bir sözcük gelip tümcede yer almak istese bu üç görevden birine girebilir ancak. Somutlaştırmak için, öğrencilerime verdiğim örneği vereceğim size de. O anda çalıştığım kurum hangisiyse, oraya uyarlayarak anlatıyorum:
    Diyelim ki beni yönetimden çağırdılar. “Feyza Hanım,” dediler. “İyisiniz, hoşsunuz; ama biz artık sizinle çalışmak istemiyoruz. Yaşlandınız, verimli olamıyorsunuz. Kusura bakmayın.” Ben çalışmak zorunda olan bir insanım. Ne yapacağım? Kalkıp şuradaki pideciye gidiyor ve iş aradığımı söylüyorum. Diyorlar ki bana: “Kadınsın, elinden geliyordur, hamur yoğurabilir misin, pide yapabilir misin?” Bu, oradaki yüklem görevi. Ben de, “Kadınım; ama öyle hamur işlerinden falan anlamam.” diyorum. “Öyleyse kasaya geç, para al, fiş kes.” diyorlar. Bu da özne görevi. Bu görev yerine getirilmezse de o işyeri çalışmaz. Bu iki görev, o işyerini döndürmeye, çevirmeye yeter aslında. Hesabı alan, aynı zamanda masalara servisi de yapabilir, hamuru yoğuran, boş kaldığında içeri girip bulaşıkları da yıkayabilir. Yani o işyerinin olmazsa olmazları bu iki görevdir yalnızca. Ben bir şımarıklık içinde “Ay, ben paradan nefret ederim.” desem ve öznelik görevini de reddetsem bana ne önerecekler? Sözün burasında nedense öğrenciler bana hep bulaşıkçılığı yakıştırırlar. Bunu bildiğim için, kalan ve bana teklif edilebilecek işleri, onlardan atik davranıp kendim sıralarım. Ya “Masalara servis yap, boşları topla.” deyip garsonluk görevini ya bulaşıkları yıkama, yani bulaşıkçılık ya da ortalığı silip süpürme, paspaslama, yani temizlikçilik görevini önereceklerdir. Bunları da yapamayacağımı söylersem, “Kusura bakma hanım, sana göre işimiz yok.” deyip kapıyı göstereceklerdir. Onlara “Ben otuz yıldan fazladır öğretmenlik yapıyorum. En iyi bu işi bilirim. Hazır burada boş masalar da var; birkaç öğrenci bulup dersimi burada yapayım.” desem “Kadın herhalde aklını oynattı.” deyip telaşa kapılmazlar mı? İşte aynen böyle. Bir sözcük gelip tümcede göreve girmek istese ona da “Kardeş, hareket bildirme yeteneğin var mı? Yani, yapılan hareketi bildirebilir misin?” diye soracaklardır. Yoksa böyle bir yeteneği, yüklem görevine giremeyecek demektir. “Peki, hareketi yapanı bildirebilir misin?” diye sorduklarında yine “Hayır.” yanıtı almışlarsa özne olma şansını da yitirdi sözcük. Geriye kaldı tamamlayıcı görevler. Onları yapabiliyorsa tümleçlerden biri olma şansı doğabilir; ama onları da yapamıyorsa bana dendiği gibi, ona da “Güle güle!” denecektir. Demek ki bir sözcüğün tümcede girebileceği yalnızca üç görev vardır: Yüklem, özne, tümleç.
    Şimdi bu görevleri sırasıyla görelim:

    YÜKLEM
    Tümcede hareket bildiren sözcüğün görev adıdır.

    Pınar geldi. / Tolga gitti.

    Görüldüğü gibi altı çizili bu sözcükler eylem (fiil) soylu; oysa hep bildiğimiz gibi başka türde tümceler de var.
    “Arzu güzeldir.” dediğimizde “güzeldir” yüklem değil mi? “Güzel” sözcüğü hareket bildirmiyor ki nasıl yüklem olmuş peki? Haklısınız. “Güzel” sözcüğü hareket bildirmiyor; ama yanına aldığı o ek var ya, şu “dir” eki, onun adı ekeylem. Ama dikkat! Şimdi Türkçe düşünmenin güzelliğini göreceksiniz. “Ekeylem”, ek olarak eylem demek değil mi? O da öyle zaten. Ek olarak eylem.
    Derler ki eskiden “tur-” olan kök (şimdiki “dur-” kökü), “turur” biçimindeki geniş zaman çekiminden benzer hecelerin kaynaşmasıyla “-dur, -dür” biçiminde bir eke dönüşmüş. Ek mek; ama kökündeki durmak anlamını hâlâ taşıdığı için, yanına geldiği sözcüğe hareket anlamı kazandırıp onun yüklem olmasını sağlıyor. “Durmak” eylem midir, diye sormaya gerek yok; fizikte bile eylemdir. Biri karşınıza di-kilmişse hiç hareket etmese de durma eylemi yapmaktadır. “Arzu güzelmiş“te de öyle. Bir farkla: Buradaki eskiden (hatta bugün de) “er-” olan eylem. Önce “ir-” olmuş; sonra zaten pek kaypak bir ses olan “r”nin de düşmesiyle “i-” halini almış. Siz bakmayın bugünkü zavallı haline, kökündeki anlamı hâlâ taşımakta o. Arzu güzelmiş = Arzu güzel i-miş, Arzu güzel er-miş, Arzu güzel olma durumuna bir zamanlar ulaşmış, demek. Tıpkı “güzeldir”in “güzel güzel durur” demek olması gibi.
    Bu arada ekleri, başına kısa çizgi koyarak “-dır, -dir” gibi yazdığımı fark ettiniz; eylem kök ve gövdelerini de sonuna kısa bir çizgi koyarak “bil-, al-, ver-” gibi yazıyorum. Siz bunları “bil-mek, al-mak, ver-mek” “diye okuyun. Ben niye koymuyorum o “-mak, -mek”leri diye soracak olursanız söyleyeyim. O ekleri koyduğum anda onları adlaştırmış olurum; oysa ben sizin onları hep çıplak hallerinde görmenizi istiyorum.
    Böylece şu sonuca varmış olduk. Bir sözcük, gel-, gül-, sev- gibi bir eylemse kendiliğinden yüklem görevine girer. Başka bir deyişle şimdi kısa çizgiyle gösterdiğim yere kip ve kişi ekleri alarak eylem çekimine girdiği anda yüklem görevine girdi demektir. Peki bir sözcük adsa? O zaman da ekeylem alarak yüklem olur.

    Özetliyorum.
    İki çeşit yüklem vardır:

  • Eylem
  • Ad + ekeylem

    Buralarda bir yerde “Arzu güzel.” dediğimizde de “güzel”den, “güzeldir” demek istediğimiz aklınıza gelebilir; gelmediyse de ben, anımsatmış olayım. Doğrudur; çünkü özellikle ekeylemin 3. kişi çekimlerinde ancak kesinlik ya da olasılık anlamı vermek istediğimizde kullanırız o “-dır, -dir”leri; bunun dışındaki kullanımlarda, “Arzu güzel; Burcu çirkin.” deriz örneğin. Düşüyor mu ekeylem, ne oluyor? Bunun ayrıntılı yanıtını daha sonraya saklayıp şimdi bir ukalalık yapayım:
    “This a book” deseniz İngilizce bilen hiç kimse bunu tümce saymaz. İlle “This is a book.” demelisiniz. Ukalalıktan ölen olmamıştır, devam. Fransızcada aynı anlamı “C’est un livre.”, Almancada “Das ist ein Buch”, İtalyancada “Questo e uno libro.”, Hollandaca “Dit is een boek.” diye vermek zorundasınız. Peki, biz Türkçede bunu “Bu bir kitap” diye söylediğimizde kimse, “Bir dakika! Oraya “-tır” koymadın, bunun bir tümce olduğunu nereden bileceğim?” demez. Bu bizim üstün zekâmızdan, yüksek anlama kapasitemizden çok, Türkçenin 3. kişi çekimlerini eksiz yapmasından kaynaklanır; ama dediğim gibi, geniş açıklama, “ekeylem” konusunu anlattığımda.

    Yüklemin Özellikleri
    1. Yüklem, tümcenin “olmazsa olmaz”ı, vazgeçilmez öğesidir. O kadar vazgeçilmezdir ki hemen “Yüklemsiz tümce olmaz.” diye baba bir kural daha koyabiliriz buraya. “Hiç mi olmaz?” diye sorabilirsiniz. Çünkü bütün dillerde bir kural verildiği zaman, hemen arkasından o kurala uymayan kullanımlar sıralanır; öyle ki kuraldışı kullanımlar kuralın kendisinden daha yaygın bile olabilir. Bilenler, Fransızcadaki “verbe irregulier”leri anımsayacaklardır. Hoş, İngilizcede de kuralsız eylemler kocaman bir ezber listesi oluşturur; ama Fransızcadakiler listeden öte, bir kitapçıktır. Kendimizi aşağılamayı hüner sayanların diline pelesenk olmuş sözlerden birini alıp çürütmenin tam sırası şimdi. “Türkçe değil mi? Lastik gibi, nereye çeksen oraya gider.” Ne çok duyduk bu sözü, değil mi? Oysa, sanılanın tersine Türkçe, çok sağlam kuralları olan bir dildir ve istediğiniz kadar çekin, kurallarının dışına pek çıkaramazsınız.
    Peki, “yüklemsiz tümce” meselesi nedir?
    Yüklemi bulunmayan tümceye, önemli bir yanının eksik kaldığını belirtmek için “eksiltili” tümce denir. Eksiltili tümce, herhangi bir öğesi eksik tümce değil, yüklemi bulunmayan tümcedir. Bu tümcelerin sonuna üç nokta (…) konmasının nedeni de bu eksikliği, yargının en önemli öğesinin, yüklemin eksikliğini vurgulamak içindir. Öyleyse bir şairin, kimi dizeleri, okuruna tamamlatmak için eksiltili tümcelerle kurması doğaldır; ama kimi edebiyatçıların ve köşe yazarlarının, yazdıklarını pek dokunaklı bulup hemen her tümcenin sonuna üç nokta koyması yanlıştır. Kendisine verilen köşeyi her gün nasıl dolduracağını bilemeyip her tümceden sonra satır başı yapıp bütün tümceleri paragraf saymak kadar yanlıştır.
    Ayrıca, daha etkili olsun diye yüklemsiz bırakılan tümceler, etki bir yana, hesaba katılmayan anlamların doğmasına yol açabilir. Adını vermeyeyim, bir deterjan firması “Bir yıkamada daha çok inatçı leke…” sloganıyla yapıyordu reklamını. Bu, eksiltili tümce falan değil, yüklem eksikliği, hatta yüklem eksikliğinden kaynaklanan anlatım bozukluğudur. Daha çok inatçı leke, bir yıkamada… Eee? Ne olacakmış? Bu reklamdan her yıkamada inatçı lekelerimizin artacağı anlamını çıkarırsak kimse bize kızamaz.
    Adın sonuna ekeylem konmaması, tümceyi “eksiltili” yapmaz. “Çok hoş bir insan o.” tümcesi eksiltili değil, yalnızca ekeylemsiz bir ad tümcesidir. Çünkü, ekeylem 3. kişi çekimindeki “-dır, -dir” eki, kesinlik ya da olasılık anlamı katma isteği dışında zaten pek kullanılmaz. (Buna yukarıda biraz değinmiş; ayrıntılı anlatımını ekeylem konusuna bırakmıştım.)
    2. Yüklem, öylesine önemli bir öğedir ki tümcede vurgulanmak istenen öğeyi ona yaklaştırmak yeter. O yaklaştırılan öğe, yüklemin öneminden yararlanır ve öne çıkar. Yani, yükleme en yakın sözcük, o tümcede asıl vurgulanan kavramdır; yüklem o kavram yönünden güçlenir. Şöyle somutlaştırayım: Her gün sokakta rastladığımız kısa boylu, bıyıklı, gözlüklü bir adam, kimsenin dikkatini çekmezken dönemin başbakanı ile yan yana göründüğü anda, dikkatlerin hemen onun üstünde yoğunlaşması gibi. İşte böyle düşünelim. Herhangi bir sözcük… Tek başınayken de elbette önemli, anlamlı; ama yüklemin yanında yer aldığında yüklemin öneminden ötürü daha da önem kazanıyor. Bir de yüklem açısından bakalım. Yüklem, salt önem kazandırmak için mi yanına almıştır o sözcüğü? Başbakanın o kısa boylu, bıyıklı, gözlüklü adamla bir işi olmasa onu yanında dolaştırır mı? Evet, yüklemin de o sözcüğe bir yönden gereksinmesi var ki onu yanına almış.
    “Aynur dün okulda seni aradı.” gibi bir tümcede “seni” sözcüğü vurgulanmış durumda. Tümceyi böyle kurduğumuz zaman, “başkasını değil, seni” anlamını öne çıkarmış oluruz. Eğer “zaman” kavramını vurgulamak isteseydik “dün” sözcüğünü (Aynur okulda seni dün aradı.); “yer” kavramını vurgulamak isteseydik “okulda” sözcüğünü (Aynur seni dün okulda aradı.); “kişi” kavramını vurgulamak için “Aynur”u (Dün okulda seni Aynur aradı.) yükleme yaklaştırmak yeterliydi.
    Devrik tümcelerde bu durum daha da ilginçleşir. Devrik tümcede yüklem ortalarda bir yerde olduğu için, pek çok kavramın vurgulanma olanağı doğar. Yani, “Dün, okulda aradı seni Aynur.” desek neredeyse bütün öğeleri vurgulanan bir tümce kurmuş oluruz. “Neredeyse”; çünkü “dün” sözcüğü, kendisinden sonra gelen duraksama nedeniyle vurgulu; diziliş nedeniyle değil, öteki sözcüklere bakalım: “Okulda” ve “seni” yükleme eşit derecede yakın olduğu için vurgulanmış olur. (Tanımlarken “yüklemden önceki sözcük” demeyip “yükleme en yakın sözcük” demeye özen gösterdiğimize dikkatinizi çekerim. Yüklemin iki yanındaki sözcük, yükleme elbette eşit uzaklıktadır; ikisi de eşit derecede vurgulanır.) Peki “Aynur” niye vurgulu? “Aynur” da aslında yüklemin tapulu malı olan “en son”a gelip kurulduğu için vurgulu. Bu “en son” meselesinde de biraz gevezelik etmeme izin verir misiniz? Dillerin, o dili kullanan insanların karakteristik özelliklerini taşıdığı yolunda birtakım iddialar duymuşsunuzdur. İşte bu iddiaları kanıtlayan bir özellik gibi gelir bana yüklemin en sonda yer alması. Biz Türkler, kendimizce önemli olan şeyleri sona saklamaktan hoşlanmaz mıyız? Söylenecek en etkili lafın sona saklanmasını da bu kapsamda düşünüyorum; tabaktaki en lezzetli lokmanın sona saklanmasını da. Yüklem niye sondadır Türkçede? Çünkü Türkler en önem verdikleri şeyleri sona bırakmaktan hoşlanırlar. Vergi ödemelerinin son gününde oluşan kuyrukları anımsadığımızda, bu erteleme ve sona bırakma eğiliminin hoşlanmayla sınırlandırılamayacağını bile düşünebiliriz.
    Vurgu konusuna dönecek olursak, konuşmada başkaca vurgular ses yoluyla elbette yapılabilir; ancak yazılı anlatımda devrik tümcenin sağladığı bu, pek çok kavramı vurgulama olanağı, yazılanı yaşama yaklaştıran, ona yaşamın sıcaklığını, canlılığını kazandıran önemli bir olanaktır. Nurullah Ataç, “Yüklemi en sona koymak, can evinden vurmaktır Türkçeyi.” derken yanılmıyordu. “Özne + tümleçler + yüklem” biçiminde art arda getirilen tümceler anlatıma bir tekdüzelik, hatta mekanik bir kurgu kuruluğu katar.
    Bu kapsamda biçem (üslup) konusuna değinme şansımızı da değerlendirelim. Eğer yaşamı yansıtması istenen kurmaca bir metin söz konusuysa farkında olarak ya da olmayarak devrik tümceleri yeğleyebiliriz: “Mevsimler geçti aradan. Kadın kocasını özlüyordu deliler gibi. Aylarca, yıllarca beklediği haber gelmiyordu bir türlü.” Oysa, resmi, ciddi, asık suratlı bir metin yazacaksak devrik tümce çok yakışıksız kaçar. Sözgelimi, bitirdiğiniz okula bir dilekçe yazıyorsunuz. “Geçen yıl bitirmiştim okulunuzu ben.” diye başladığınız bir dilekçenin, alay ettiğiniz sanılarak çöpü boylaması olasılığı inanın ki çok yüksektir. Dilekçenin ciddiyetini ancak kurallı tümcelerle verebilirsiniz.     “Buraya gel.” tümcesiyle, “Gel buraya.” tümcesinin aynı anlam yükünü taşıdığını söyleyebilir misiniz?
    Gülten Akın‘ın bir şiir kitabının adı geliyor aklıma. Yalnız anlamıyla değil, sözcüklerin sıralanışıyla da bana hep bir başkaldırı duygusu veren bir söyleyiş: “Kestim Kara Saçlarımı”. “Kara” sözcüğünün ses ve anlam değerini de hesaba katarak, onu değiştirdiğimde aynı anlamı şu dizilişte asla bulamıyorum. Siz buluyor musunuz? “Siyah Saçlarımı Kestim”
    3. Her sözcük yüklem görevine girebilir. Aristo’nun doğayı “varlık” ve “hareket” diye ikiye ayırmasından kalkarak Türkçede yalnızca iki tür sözcük bulunduğunu pek çok kez söyleyeceğim size. “Varlık”ın dildeki karşılığı AD (isim), “hareket”in dildeki karşılığı ise EYLEM (fiil)dir. Öyleyse yüklem görevine girebileceğini söylediğimiz “her sözcük”ün kapsamında pek çok tür değil, yalnızca iki tür yer alıyor. Yani diyoruz ki bir sözcük ya addır ya eylem. Türkçede ad ve eylem dışında TÜR kapsamına sokacağımız başka bir sözcük yoktur. Öyleyse, şunu sorgulayacağız: Eylem, yüklem görevine girer mi? Evet, her çekimli eylem yüklemdir. Eylemler, hareketi karşılayan sözcükler olduğuna göre doğallıkla girer yüklem görevine. Peki ad? Onu da daha önce söylemiştik. Ad da ekeylem alarak yüklem olur. Eylemler de adlar da yüklem olabildiğine, herhangi bir sözcük de ad ya da eylem olmak zorunda bulunduğuna göre, bütün sözcükler yüklem olabilir miymiş? Evet.
    Kimi karşı çıkışlara hazırlıklı olmak için ben sorayım: “Ve” sözcüğü bağlaçtır; o da mı yüklem olabilir? Yanıt: Bağlaç, görevin adıdır. Tür olarak bu sözcük de addır; bütün adlar gibi ekeylem alarak yüklem görevine girebilmelidir ve zaten girer:

    Türkçede en çok kullanılan bağlaç ‘ve’dir.

    Bu tümcenin yüklemi: “ve’dir”. Yani?
    Ve = ad
    Dir = ekeylem
    Bildiğimiz formül: Ad + ekeylem
    “Alfabenin ilk harfi A’dır.” tümcesinin yüklemi nedir? “A’dır”. Böyle yüklem olur mu? Evet. “A” nedir? Bir harfin adı yani. AD. Öyleyse yüklem yine “ad + ekeylem”.

    Uyarı: Yüklem, çekimli bir eylem olabilir. Başka bir deyişle her çekimli eylem yüklemdir; her yüklem de tümcedir. Ancak adlar da yüklem görevine girebilir. Bu durumda ad, kendisini belirten, niteleyen sözcüklerin hiçbirinden ayrılamaz. “Bugün seni iyi gördüm.” tümcesinde yüklem, yalnızca “gördüm” sözcüğüdür; ama “inanılmaz güzellikte, harika bir pazar günüydü.” tümcesinin tamamı yüklemdir. “Bu bina, bir yangında epeyce hasar gördükten sonra aslına bağlı kalınarak yeniden yapılmaya çalışılan tarihi bir köşktür.” tümcesinin yüklemi nedir peki? Yalnızca denemek için soruyorum. Bildiniz: “bir yangında epeyce hasar gördükten sonra aslına bağlı kalınarak yeniden yapılmaya çalışılan tarihi bir köşktür”. Peki şunun? “Yalı, rüzgârlı havalarda köpüklü dalgalarla kucaklaşan serin, kuytu bir sahildeydi.”
    Burada yanlış bir eğilime değinmekte yarar var. Bu yanlış eğilim, deyimlerin bölünemeyeceği ve yüklem görevine girdiğinde bütün olarak alınması gerektiği yolundaki saplantıdır. Belki deyim olarak “etekleri zil çalmak”, “göz gezdirmek”, “burun kıvırmak” ve benzeri deyimlerden başkası düşünülmediği için, deyim kalıbının bozulmaması gerektiği sanılmıştır; oysa her öğesi yerli yerinde, tam bir tümce olan deyimler de vardır, örneğin, “Atı alan Üsküdar’ı geçti.”, bir deyimdir. Bu da mı bütünüyle yüklem olarak alınacak? Kaldı ki deyim, bağımsız bir dil birimi değildir; başka sözcüklerle de ilişki içindedir. “Etekleri zil çalmak” deyimini “Kadının etekleri zil çalıyordu.” gibi bir tümcede kullansak ve “etekleri zil çalıyordu’yu yüklem olarak alsak “kadının” sözcüğü açıkta kalır. Bu bir tamlayandır ve tamlayan, tamamladığı sözcükten / sözcüklerden koparak asla bağımsız bir öğe olmaz. Yüklem, ancak yüklem durumundaki eylemin bileşik eylem olması durumunda birden çok sözcük olabilir. “Bu soğuklar çocuğu hasta etti.” tümcesinde yüklem elbette “etti” değil, “hasta etti”dir; çünkü “hasta etmek” bileşik eylemdir. Ama, “Heyecandan içi içine sığmıyor.” tümcesini, deyimi bölmeden öğelerine ayırmaya kalkışsak nasıl çapraşık bir durum çıkacak karşımıza, bir düşünün. Deyim, “içi içine sığmamak”. Bunu bölmemeye çalışan kişi, ne diyecek?: “içi içine sığmıyordu, yüklem.” Sonra? Özne ne? Oysa bir tümceyi öğelere ayırma işi, anlamdan yola çıkmayı gerektirmez. Tümüyle biçimsel bir şey yapıyoruz burada. Yani? “Heyecandan içi içine sığmıyor.” tümcesinde yüklem “sığmıyor”, özne de “içi” sözcüğüdür. “Heyecandan” sözcüğünün belirteç (zarf) tümleci, “içine” sözcüğünün dolaylı tümleç olduğunu söylemiyorum; çünkü tümleçleri henüz görmedik!

    ÖZNE
    Özne yüklemin bildirdiği eylemi yapan sözcüğün / sözün görev adıdır. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi özne, etkin bir görevin adıdır, bir iş yapar özne. Diyeceksiniz ki bütün özneler öyle değil. Haklısınız.
    “Burak geldi.” tümcesinde “Burak” öznedir; çünkü yüklemin bildirdiği “gel-” eylemini yapmıştır. Peki, “Cam kırıldı.” tümcesindeki “cam” özne değil mi? O ne iş yapıyor? “Kırıl!” diye bir emir almış da bu eylemi mi gerçekleştirmiş? Hayır, öyle olmamış, ilk tümcedeki “Burak” gerçek bir öznedir de ikincideki “cam” gerçek bir özne değildir. Sahte bir öznedir. İşte ikinci öznenin bu sahteliğini vurgulamak için bu türdeki öznelere sözde özne dendiğini söyleyelim. Neden öyle dendiğini açıklamayı ise şimdilik erteleyelim.
    Yüklemi bulmak için herhangi bir öğeye herhangi bir soru sorulmaz. Yüklemi bulmak zorundayız. Zaten orada bir tümcenin varlığını sezinliyorsak yüklemi fark ediyoruz demektir. Ayrıca, yüklemi tümcenin patronu gibi düşünmek de kafamızı rahatlatır. Tümcenin patronudur; çünkü bütün öbür öğeler, yapacakları işleri ona göre belirler ve zaten “öğeler” dediğimizde, sözcük ya da sözlerin “yükleme göre” girdikleri görevleri söylemiş oluruz.
    Yargının oluşması için gereken iki temel öğeden birinin yüklem, ötekinin özne olduğunu biliyoruz. Görev adı olarak “özne” sözcüğü, sanırım, “Öz” sözcüğünün çağrışımına uygun olarak, eylemi yapanın çoğu kez insan olduğu düşünülerek verilmiş. Okullarımızda özneyi bulmak için “Kim?” ve “Ne?” sorularının sorulması öğretilir ya, daha işin başında yanlışa düşmeyi hazırlayan bir tuzaktır bu. Bir kez “Kim?” sorusunu bütün varlıklar için soramazsınız. Öznenin insan olmadığı durumlarda “Who?” diye sordururlar mı İngilizcede? Özne insansa “Kim?” diye sorabilirsiniz; ama özne insan değilse “Ne?” diye sormak anlamsız kaçmaz mı? “Vazo düştü.” diyor mesela biri; ben “Kim?” diye soruyorum. “Aptal mısın kardeşim?” demez mi bana? “Ortada ‘kim’lik bir durum yok.”
    Demek ki neymiş?
    Özne insansa KİM?
    Özne insan değilse?
    “NE?” dediğinizi duyar gibiyim. İşte burada bir rota düzeltmesi yapacağız. Kuru kuru “Ne?” diye sorduğumuz zaman bir tümcede kimi zaman iki farklı öğenin de yanıt verdiği görülür, işte bu karışıklıktan kurtulmak için, özneyi bulmak istediğimizde soruyu,
    “… -an / -en NE?” biçiminde sormaya dilimizi alıştırmalıyız. Bu soru kalıbında “…” ile gösterdiğim yere, yüklemdeki eylemin kökü getirilecek. “Düş- en ne?”, “piş- en ne?” gibi. “Kim”li soruyu bile böyle sormanın hiçbir sakıncası yok. Ad tümcelerini de kapsasın diye “Olan ne?” biçiminde de sorabileceğimizi söyleyip geçeyim; ama unutmayın: Hiçbir zaman yalnızca “Kim?” ve “Ne?” diye sormak yok. Söz mü?

    Öznenin Özellikleri
    1. Yüklem için yazdığımız son özelliği özneyle ilgili sorarak başlayalım. Her sözcük özne görevine girebilir mi? Hayır. Özne, bir işi yapanı bildirir. Bir işi yapan nedir? Ya bir insan ya da insan dışında başka bir varlık, değil mi? “Varlık”in dildeki karşılığının AD olduğunu biliyoruz. Öyleyse hangi sözcükler özne görevine girebilir? Adlar! Bakın ne kolay oldu. Ezber olmayan bilgi budur. Akıl yürüterek bütün öğretmen arkadaşlarım öğrencilerine buldurabilirler bunu. Bir kez daha deneyelim mi? Dil, temelde doğayı adlandırma çabasıdır. Doğada birbirine dönüşemeyen iki şey vardır: Varlık ve hareket. Türkçede de yalnızca iki tür sözcük vardır demiştik. ” Varlık”ı karşılamak üzere AD, hareketi karşılamak üzere EYLEM. Bir hareket, ancak bir varlık tarafından yapıldığında ortaya çıkar. Demek özne görevine ancak bir hareketi yapabilme yeteneğine sahip olan “varlık”ın karşılığı sözcükler, yani adlar girebilir. Zaten söz konusu hareketi yapmamış olduğu halde özne olarak karşımıza çıkan sözcüklere “sözde özne” denmesinin nedeni, bu öznenin gerçek bir özne olmadığını, “sahte” olduğunu vurgulamak değil miydi?
    Adın olmadığı yerde işimize yarayacak bir sözcük var, kendisini, ayrıntılarıyla daha sonra göreceğiz ve “adın avukatı” diye tanımlayacağız o zaman. Nedir bu sözcük? Adıl (zamir).
    Özetliyorum: Her sözcük özne olmaz. Bir sözcüğün özne görevine girmesi için ad ya da adıl olması gerekir.
    2. Özne yalnızca iyelik eki ve çoğul eki alabilir; bu iki ekin dışında ek almaz. Çünkü ad durum ekleri, adı, bir başka kavramla ilişkiye sokar; oysa özne yalın durumdadır. Yalın durum, ilişkisizlik durumu demektir. Yani “evin, eve, evde, evden” gibi sözcükler asla özne görevinde olmaz. Özne bulurken bu eklerden birini almış sözcükleri kolayca eleyebilirsiniz. Özne, yalnızca iyelik ve çoğul eki alabilir dedik. Çoğul eki, bilindiği gibi “-lar / -ler”dir; iyelik ekleri ise sahiplik, aitlik bildiren ve (eyleme asla sahip olunamayacağı; ancak varlıklara sahip olunabileceğine göre) yalnızca adların alabileceği eklerdir. (Bu ekleri hemen bu konunun sonunda anlatacağım zaten. Öğretmen arkadaşlarımın da böyle yapmalarını öneririm. Pek çok yararını göreceklerdir. ) Özetle özne yalın durumdadır; ancak üç çeşit yalın durum vardır. “Ev” sözcüğü üstünde örneklendireyim:

  • Eksiz yalın durum: Ev çok güzeldi.
  • İyelik ekli yalın durum: Evim çok güzeldi.
  • Çoğul ekli yalın durum: Evler çok güzeldi.

    3. “Gizli özne” diye bir terim duymuş olanlar için bunun ne olduğunu da burada söyleyelim ki “sözde özne”, “gizli özne” gibi sözler birbirine karışmasın. Aslında pek gizli kapaklı bir durum yok ortada. Eylem çekimindeki kişi eki, eylemin kim tarafından yapıldığını da bildirdiği için, çoğu kez ayrıca bir özne kullanmaya gerek duymayız.
    “Bugün erken geldin.” tümcesinde özne, altı çizilip belirtilecek ayrı bir sözcük değildir; ama eylemin kim tarafından yapıldığı, “geldin” yüklemindeki “n”den bellidir, ilkokuldan beri bu tümcelerin öğelerini bulurken tümcenin başına yatık bir çizgi çekip “sen” diye yazdıktan sonra altına “G.Ö.” koymak âdettir. “Bu özne gizli; ama benden kaçmaz. Gerekirse hafiyelik yapar bulurum.” der gibidir öğrenci.
    4. özneden sonra virgül konur. Bu noktalama kuralının burada ne işi var, diye düşünebilirsiniz. Şiar Yalçın, “Bilmem niçin her özneden sonra otomatikman virgül koymak âdet oldu?” diye soruyordu bir yazısında. Türkçe “Off’ta açıklamıştım neden özneden sonra virgül koymak gerektiğini; ama şimdi söylemeden geçmek olmaz. Algılamayı kolaylaştırmak için koyarız özneden sonraki virgülü. Türkçede (en azından kurallı tümcelerde) özne başta, yüklem sonda bulunduğu için, bütün tümleçler bu ikisinin arasına girer. Oysa yargı, tümleçlerle tamamlanır (bütünlenir = tüm-le-n-i-r); ama, özne ve yüklemle oluşur. Demek ki beynin önce özneyi ve yüklemi algılaması gerekir.
    “I went…” diye başlayan İngilizce tümcede, sözü söyleyenin gittiği daha tümcenin başında belli olmuştur; daha sonra gelecek öğelerle bu yargı tamamlanacaktır. Ne zaman, neyle, niçin, nereden, nereye gittiği (Tümünün söylenmesi gerekmez elbette, yargı hangi yönlerden tamamlanmayı gerektiriyorsa o yönlerden tamamlanır.) söylendiğinde tümleçler eklenmiştir. Oysa Türkçede baştaki özneden sonra yargıyı oluşturacak yüklemin gelmesine kadar bütün tümleçler girer araya. “Zavallı yaşlı kadın…” diye başladığım bir tümceyi düşünelim. Tümcenin devamında “bütün gün kendisini görmeye gelecek oğlunu bekledikten, doktorların vizitelerini bitirip odalarına dönmelerini fırsat bilerek, başına doladığı tülbenti çözüp saçlarını açtıktan sonra. ..” Daha da uzatabilirim. Ne olmuş? “Zavallı yaşlı kadın” ne yaptı? Yüklemi koyuncaya kadar bunu anlayamazsınız. İşte özneden sonra konan virgül, hem beyne, yükleme gelinceye kadar akılda tutulabilmesi için, özneyi kaydetme süresi tanır hem de olası yanlış anlamaları önler .Yanlış anlama olasılıklarını göstermek için de “Zavallı kadın doktoru arıyordu.” gibi bir tümceyi düşünelim şimdi.

    “Zavallı, kadın doktoru arıyordu.” mu?
    “Zavallı kadın, doktoru arıyordu.” mu?
    “(O), zavallı kadın doktoru arıyordu.” mu?

    Öyle ya bir üçüncü kişi var belki ve “zavallı kadın doktoru” o arıyor. Kim bilebilir?
    Ayrıca Türkçede uzun tümcelerin geç ve güç anlaşılmasının nedeni budur. Uzun tümce kurmakla övünen kimi yazarlarımızın Türkçenin bu özelliğinden haberleri olmadığı rahatça söylenebilir. Uzun tümce kurmak isteyen yazar, kendisinin bu konuda ilk olduğunu, onun kadar uzun tümceler kuranın bulunmadığını söylemeden önce, Divan edebiyatı döneminde bitmeyen tümceler kurulduğunu; ancak o “münşi”lerin bir şey anlatmak gibi bir dertlerinin bulunmadığını öğrense iyi olur. Yok, ille de uzun tümce kuracaksa kendi içinde bağımsız, kısa kısa tümceleri birbirine ekleyerek uzatmasının en akıllıca yol olduğunu da bu arada anımsatalım. Sonuç: “Görmüştür” diye biten uzun bir tümcede, görenin kim olduğunu bulmak için yeniden tümcenin başına dönülmek istenmiyorsa o küçücük virgülü esirgememeli özneden.

    İYELİK EKLERİ
    Özne ve yüklemi anlatırken iyelik eklerini bu araya sıkıştırmam, yılların öğretmeni olan pek çok arkadaşımı rahatsız edecek, biliyorum. Belli bir sıra ile gitmeye alışık oldukları için, o sıranın bozulmasına sinirlenecekler. Nedir? “İsimler” diye bir başlık atılacak, özel isim, cins ismi burada verilecek; “ekler” diye başlık atıldığında çekim ekleri kapsamında anlatılacak iyelik ekleri. Şimdi burada ne işi var?
    Birkaç yarar gözetiyorum bundan. O kalıplar, ezberi çok destekleyen şeyler. Sıralamanın düzgün olmasından çok, öğretilenin işe yaraması önemliyse ki herhalde öyledir, bu işlevsel bir yöntem, bana güvenin. Bir kere, öğeyi tek sözcük olarak bulma eğilimindeki öğrencinin bunu alışkanlık haline getirmesini önler. Ondan daha önemlisi, Türkçenin temel işleyiş yollarından biri olan ad tamlamalarının, yolun başındayken, temelden kavranmasını sağlar.
    “İye” sözcüğü, bulmaca meraklıları bilir, “eski Türkçede sahiplik bildiren bir sözcük” diye çok sorulur. “İyelik ekleri”, sahiplik, aitlik bildiren eklerdir. Peki neye sahip olunur? Eyleme sahip olunamaz. Ben şimdi kalkıp size, “Arkadaşlar, konuşma eylemi benimdir. Lütfen, çok rica edeceğim, bundan sonra kimse bu eylemi kullanmasın.” diyebilir miyim? Eylemin sahibi olmaz, yapanı olur; çünkü hareket, biri tarafından yapılır yalnız. Ayrıca eylemi yapanı bildiren ekler iyelik ekleri değil, kişi (şahıs) ekleridir. Biz, varlıklara sahip olabiliriz ancak. Varlığın dildeki karşılığı ad olduğuna göre, iyelik eklerini alacak sözcükler adlardır.
    Bütün dillerdeki ortak “kişi” kavramı üstünde de biraz duralım. 1. kişi, daima konuşan kişidir. Tersten de söyleyeyim, kim konuşuyorsa 1. kişi odur. Ne demişler, “Önce can, sonra canan”, öyleyse “1. kişi daima insandır.” da diyebilir miyiz? Deriz; çünkü bilinçli bir konuşma, bilebildiğimiz kadarıyla, hâlâ yalnızca insanlara özgüdür.
    2. kişi de insandır. 2. kişinin özelliği “dinleyen” olması. Burada, bilinçli bir dinlemeden söz ediyoruz. Yoksa duvara konuşsak o da bizi dinler; ama söz sırası kendisine geldiğinde yanıtlayabilecek birini arıyorsak bu, ancak insan olabilir.
    Peki ya 3. kişi? İşte onun her zaman insan olması gerekmez. İki kişinin karşılıklı oturmuş konuşuyorken ille de bir insandan söz etmek durumunda olmamaları gibi. Öyleyse 3. kişi, insan olabildiği gibi, insan dışında herhangi bir varlık da olabilir.
    Şimdi buraya çizmeye de çalışayım kişileri:

    Görüldüğü gibi, ünlüyle biten sözcüklere doğrudan doğruya (ma-sa-m, sevgi-m / sevgi-n) getirilen iyelik ekleri, ünsüzle biten sözcüklere, araya yardımcı bir ses alarak (kalem-i-m, göz-ü-m / göz-ü-n) getirilir. Başka bir deyişle iyelik eki “-im, -im” değil, yalnızca “-m, -n“dir. Araya giren “-ı-, -i-, -u-, -ü-” sesleri, “yardımcı ünlü” ya da “koruyucu ünlü” diye adlandırılacakken, ilkokuldan beri hepimize “kaynaştırma harfi” diye öğretildi, önemli sayılmayabilir; ama bu adlandırmanın, yani buradaki şu “-ı-, -i-” seslerine “kaynaştırma harfi” denmesinin neden yanlış olduğuna (büyükçe bir ayraç açıp) burada değinsek iyi olur.
    Dil, harflerden değil, seslerden oluşur. Harf, sesin yazıdaki işaretidir. Bütün dillerde ortak sesler vardır; ama bunlar, alfabe sistemine göre başka başka harflerle gösterilebilir. Hatta Türkçenin hep aynı olan sesleri de değişik dönemlerde (Göktürk, Uygur, Arap, Latin başta olmak üzere pek çok alfabede) değişik harflerle gösterilmiştir. Öyleyse dilsel bir birim söz konusuysa bu “ses”tir, harf değil;”… harfi” değil, “… sesi”. “Kaynaştırma” meselesine gelince, bu seslerin işlevi, kaynaştırmak değil, tam tersine kaynaştırmamak, sözcüğün kendi sesleriyle ekteki seslerin birbirine kaynamasını önlemek; yan yana bulunmalarına yardımcı olmaktır. O yüzden bu seslere “kaynaştırma harfi / sesi” yerine “yardımcı ses” ya da “koruyucu ses” denmesi uygun olur. Bunların da “ünlü” ya da “ünsüz” olmalarına göre, “yardımcı (koruyucu) ünlü”, “yardımcı (koruyucu) ünsüz” diye adlandırılmaları en doğrusu. Buradaki “ün”ün “şöhret”le ilgisi bulunmadığını belirtmeye gerek yok, değil mi? Anadolu’da “seslenmek” anlamında hâlâ kullanılan “ünlemek”teki “ün” bu, yani ses.
    Yardımcı (ya da koruyucu) ünlü, “-ı-, -i-, -u-, -ü-”dür; yardımcı (koruyucu) ünsüz ise “-n-” ve “-y-”. Oysa daha ilkokulun ilk sınıflarındayken “Yaşasın” diye bir sözcük ezberletilmişti bize. (Ezberci eğitime karşıyız ya! Okula başladığımız anda ezbere de başlarız.) Yardımcı ünsüzleri belletmek içindi o “Yaşasın”. Yani, “-y-, -ş-, -s-, -n-” olmak üzere dört tane yardımcı ünsüz varmış. Peki, ben niye “-s-” ve “-ş-”yi yardımcı ünsüz saymıyorum. Ya da şöyle sorayım: Ne olmuş da “-s-” ve “-ş-” de karışmış yardımcı ünsüzlerin arasına? Üçüncü kişi iyelik eki yalnızca “-ı, -i” sanılmış; “s”nin karışma nedeni bu! “Kalem-i” derken “-i” pekâlâ yetiyorsa 3. kişi iyelik anlamını vermeye, “masası” derken de yetmeli diye düşünülmüş. Yani şöyle ayrılmış sözcük: “Masa-s-ı”. Buradaki “-ı”, iyelik eki; “-s-” ne? O da olsa olsa yardımcı sestir (ya da onların adlandırmasıyla “kaynaştırma harfi”) denmiş olmalı. Oysa üçüncü kişi iyelik eki dışında “s”nin yardımcı ses gibi karşımıza çıktığı hiçbir durum yoktur. Bilimde tek örnek, kural koymaya yetmezse dilbilimde de yetmez. Demek, üçüncü kişi iyelik eki “-ı, -i” olabildiği gibi -sı, -si” de olur. Öteki yaramaz sese, “ş”ye gelince, onun yardımcı ses sanılmasına da üleştirme ekleri neden olmuş. “Üç-er”, “beş-er” sözcüklerindeki “-er” ekinin, “yedi”ye gelince “-şer” olması yanıltmış ve aradaki “ş”nin yardımcı ünsüz olduğu sanılmış. Oysa bu da “beş-er” sözcüğünün hecelerine bölünürken “be / şer” diye bölünmesinden kaynaklanan bir yanlış anlama olmalı! Söylemeye gerek yok, “ş”nin de bu söylediğim dışında yardımcı ünsüz gibi göründüğü hiçbir durum yoktur; tek örnek genelleme yapmaya yetmez. Öyleyse, “-ş-” ve “-s-” diye yardımcı ünsüz yoktur, diye karara bağlayalım söylediklerimizi ve dönelim iyelik eklerine.
    Tekillerini yukarıya yazdık; ya çoğulları?

masa-mız    kalem-i-miz
masa-nız    kalem-i-niz
masa-ları    kalem-leri

Öyleyse, adlara getirilen, aitlik / sahiplik bildiren iyelik ekleri şunlar:

    1. kişi iyelik eki: -m
    2. kişi iyelik eki: -n
    3. kişi iyelik eki: -ı,-i; -sı,-si

    1. çoğul kişi iyelik eki: -mız, -miz
    2. çoğul kişi iyelik eki: -nız,-niz
    3. çoğul kişi iyelik eki: -ları, -leri

    İlk üçlü için “tekil” sözcüğünü kullanmadım; çünkü ikinci üçlü için “çoğul” diyecektim zaten. Yalnızca iki şey varsa, birini belirtiyorsanız, ötekini belirtmeye gerek var mı? Sözü buraya getirdiğimde, Türkçenin gereksiz sözcük istememe özelliğini vurgulayarak anlattıktan sonra, ukalalığımı azıcık bağışlatmak için sözü şu fıkrayla bağlarım genellikle. Size de bağışlatmam gerekiyor ukalalığımı. Temel’in karısı doğum yapmış; Temel de koşa koşa kahveye gidip, “Çocuğum oldu.” diye müjdeyi vermiş arkadaşlarına. “Oğlan mıdır?” (Hatta “midur”) diye sormuşlar. “Yok, değildur.” demiş Temel. “Öyleyse kızın oldu, gözün aydın.” dediklerinde de Temel hayretlere düşmüş: “Uy, nerden bildunuz?” Bizimki de o hesap. Biri çoğulsa, ondan farklı olan öteki tekil olacak. Bunu söylemeye gerek yok ki!
    Aitlik / sahiplik arasındaki anlam farkı üzerinde de biraz durduktan sonra yolumuza devam edelim.     1. ve 2. kişilerde zaten sorun yoktur: “Dergi-m” diyen kişi bir insandır ve derginin sahibi olduğunu söylemektedir. “Dergi-n” dendiğinde de öyle. Konuşan kişi, bu derginin sahibinin, karşısındaki kişi olduğunu söylemektedir. 3. kişiye geldiğimizde işler çatallaşır. “Der-gi-si” sözcüğünün sonundaki “-si” iyelik eki olmasına iyelik ekidir de aitlik mi, sahiplik mi bildirmektedir? “Aysel-in dergi-si” denmişse “sahiplik”, “çocuk dergi-si” dendiğinde ise aitlik bildirir. “Aysel”, derginin sahibidir; ama “çocuk” sahibi değildir; dergiyle ilişkilendirilen kavramdır; derginin ait olduğu, ilişkili olduğu kavram.
    Öyleyse, birinci ve ikinci kişiye getirilince sorun çıkarmayan iyelik ekleri, üçüncü kişide bir belirsizlik yaratır. “Dergi-m” dendiğinde, derginin sahibinin sözü söyleyen, “dergi-n” dendiğinde sözün söylendiği kişi olduğu anlaşılıyordu; ama “dergi-si” dendiğinde bu dergi, orada bulunmayan bir üçüncü kişiye mi aittir; yoksa dergi ile arasında ilişki kurulan, insan dışında, başka bir varlık mı vardır? Bu durum, belirlemede bir eksik bırakır ve işte ad tamlamaları bu eksiği gidermek, eksiği tamamlamak amacıyla kurulur. Adının “tamamlama, tam hale getirme” anlamında “tam-la-ma” olması da bundan!
    İstanbul’un en gözde okullarında 30 yıl edebiyat öğretmenliği yapmış bir arkadaşım, öğrencilerle arasındaki bir tartışmayı karara bağlamak için, telefon edip sormuştu bir gün. Tamlanan ekiyle iyelik eki arasında bir ilişki var mıymış? İşte açıklıyorum: Tamlanan eki diye bir ek yoktur! Tamlanandaki ek, iyelik ekinin ta kendisidir. Dahası, tamlama, varlığını o iyelik ekine borçludur; çünkü iyelik eki olmadan ad tamlaması kurulamaz. Demek ki bütün ad tamlamalarında iyelik eki bulunmak zorundadır; yoksa o tamlama, ad tamlaması olmaz.
    Zaman zaman üslubum sertleşiyorsa lütfen bağışlayın. Aynı konuda, sayılamayacak kadar çok kişiyi ikna etmeye çalışmış olmaktan biriken bir sertlik bu. Bu kitabın okurlarına yönelik bir duygu iletme amacı taşımıyor. Önlemeye çalışıyorum; ancak başaramazsam affola!

    AD TAMLAMASI
    “İyelik eklerini araya sıkıştırdın, bir şey demedik; bu ‘ad tamlaması’ nereden çıktı şimdi?” diyecek misiniz? Ad tamlamasını, iyelik ekleriyle bağlantısını daha kolay açıklayabileyim diye buraya aldım. Anlatmaya çalışacağım.
    Ad tamlamaları okullarımızda “Dörde ayrılır” diye başlayan bir konu olarak anlatılır; oysa kaça ayrıldığından önce, ne olduğunun anlaşılması gerekmez mi? Biri size “Kavun nedir?” diye soruyor. Siz başlıyorsunuz: “Topatan kavunu vaaar! Kırkağaç kavunu vaaar!” diye kavun çeşitlerini saymaya. Olur mu?
    İsterseniz önce ilkeleri belirleyelim:
    Tek sözcüklü ad tamlaması olmaz.
    Bunu ayrıca belirtme gereği duymamın nedeni şu: Bir yıl ÖSYM, “Aşağıdakilerin hangisinde tamlayanı düşmüş ad tamlaması vardır?” diye bir soru sordu; ondan sonra hemen hemen bütün dersaneler bu tipte sorular üretmeye başladı. Tamlayanı düşmüş ad tamlaması olur mu? Ad tamlaması nedir? Bir adın, eksik görülen aitlik / sahiplik özelliği bakımından, başka bir adla tamamlanmasıdır. Demek ki tamamlanan, eksiği giderilen bir adla (tamlanan), onu eksik olduğu yönden tamamlayan, onun eksiğini gideren bir başka addan (tamlayan) oluşmak zorundadır ad tamlaması. Tamlayan düşmüşse ortada tamlama kalmaz. “Barış-ın kalem-i” bir ad tamlamasıdır. Tamlayan: Barış; tamlanan: kalem. Tamlayan düşerse, yani “Barış” giderse ortada “kalem-i” diye bir sözcük kalır ki bu, artık tamlama değildir, yalnızca “iyelik ekli bir sözcük”tür.
    İyelik eksiz ad tamlaması olmaz.
    Ad tamlaması, zaten 3. kişi iyelik ekinin doğurduğu belirsizliğin giderilmeye çalışılmasından doğmuştur. Eğer, “kalem-i” dediğimizde anlam, “kalem-i-m” dendiğindeki kadar kesin olsaydı ad tamlamasına gerek kalmazdı. Çünkü ad tamlaması mantığında. 3. kişi iyelik ekinin oluşturduğu belirsizliği gidermek yatar. Yani, bütün sorun o “-i” . Akla şu soru gelebilir: “Kalem-i-m” sözcüğü tamlayan almaz mı? Alır elbette. “Ben-im kalem-i-m” de bir ad tamlamasıdır. (Bu tamlamadaki ilk sözcüğün, yani tamlayanın, eskiden “ben-in” olduğu biliniyor; ad tamlamasındaki ilgi eki yani.) Ancak “benim” sözcüğünü koymak zorunda değiliz; çünkü “kalem-i-m” dendiğinde sahiplik / aitlik bakımından kuşku doğuran bir durum yok.
    Şimdi… iyelik eki olmadan ad tamlamasından söz edilemezse “takısız ad tamlaması” denen şey ne olacak?
    Bu yılan hikâyesi üstünde biraz düşünmeye çağırıyorum okurlarımı tam bu noktada. Yılan hikâyesi derken, inanın, hiç abartmıyorum. Bu “sorunsal” yüzünden disiplin kuruluna giden öğrencilerim oldu. “Ad tamlamaları dörde ayrılır: Belirtili, belirtisiz, takısız, zincirleme” diye konuyu anlatmaya başlayan öğretmenine: “Siz öyle diyorsunuz; ama, takısız ad tamlaması diye bir şey yokmuş.” diyerek biraz da küstahça karşı çıkan öğrencilerimden bazıları, öğretmenine saygısızlık etmekten disiplin kurulunu boyladı kaç kez.
    Önce, “takısız ad tamlaması” adından başlayalım. Türkçede “ek”-ler vardır, “kök”ler vardır; “takı” yoktur. Pek süslü bir tamlama olduğundan mı takılarını takmadığının belirtilmesi gereği duyulmuş? “Takı” nedir?
    Okullarda “tahta masa, çelik kapı, cam bardak, naylon çorap” gibi tamlamalar, takısız ad tamlamasına örnek gösterilir, gerekçe olarak sunulan da şudur: Bu tür tamlamalarda ilk sözcük, ikincinin neden yapıldığını göstermektedir; bu, sıfat tamlaması olamaz; öyleyse ad tamlamasıdır.
    “Sıfat tamlaması olamaz.” iddiasına bir bakalım. Neden? Sıfat (önad), bir varlığın nitelik ya da niceliğini belirtme görevinin adıdır. Varlığın neden yapıldığı da niteliğiyle doğrudan ilintili olduğuna göre, ilk sözcük, neden sıfat olmasın? Ad tamlaması, bir varlığın, kendisinin dışında; ama onunla aitlik, sahiplik ilişkisi kuran bir adla tamamlanmasıdır. “Çay bardak-ı”, bu yüzden ad tamlamasıdır; çünkü “çay” ile “bardak” arasında bir aitlik ilişkisi vardır; o bardak, çayla ilişki içindeki bir bardaktır. Oysa “cam bardak”, bir sıfat tamlamasıdır; çünkü “cam”, bardağın dışında ve ona aitlik ilgisiyle bağlı bir kavram değil, tam tersine, bardağı o bardak yapan bir özellik, yani bardağın bir niteliğidir.
    “Demir kapı”nın takısız ad tamlaması olduğu iddia ediliyor ya, “demir kapı” ne demek? “Demirden yapılmış olan kapı” demek. Peki, buna dilbilgisel açıdan yaklaşalım.
    “Demirden yapılmış olan / kapı” bir sıfat tamlaması değil midir? Evet. Bir kapıyı, kendisine benzeyen başka kapılardan ayırmak istedik ve demirden yapılmış olduğunu belirttik. Bu bölüm, “demirden yapılmış olan” bölümü, kapının sıfatıdır. Zaten “-an / -en” eki, daha sonra göreceğimiz, ortaç da denen sıfateylem ekidir, eklendiği eylemin kurduğu yan tümceciği sıfat görevine sokar. Bu sıfat tamlamasından “olan” sözcüğünü atsak, “demirden yapılmış / kapı” diye bir sıfat tamlaması kalır; sıfatı “demirden yapılmış”, tamlananı “kapı” olan bir sıfat tamlaması. Ayrıca, “-mış, -miş” eki de sıfateylem ekidir zaten Ama durmayalım, bu kez de “yapılmış” sözcüğünü çıkaralım tamlamadan. “Demirden kapı” kaldı. Bu nedir? Bu da bir sıfat tamlamasıdır. “Demirden” sıfat, “kapı” ad olmak üzere bir sıfat tamlaması (Farkındaysanız heyecanlanınca “önad” demeyi unutup “sıfat” demeye başlıyorum. Benim için de kullanılması güç, yeni terimler bunlar çünkü.) Peki, “demirden” sözcüğünden “-den” ekini atınca kalan (yani “demir kapı”), nasıl ad tamlaması olabilir? Bu eki atıncaya kadar sıfat tamlaması olarak gelen tamlama, sözcüklerin atılmasıyla değişmeyen özelliğini, bir ekin atılmasıyla mı değiştiriyor? “Demir kapı”, yine “demirden yapılmış olan kapı” demek değil mi?
    “Takısız ad tamlaması” diye bir tamlama çeşidinin ille de olmasını istiyorsak, îngilizceden gelen, bu ada pek uygun düşen ve hızla yaygınlaşan yepyeni tamlama çeşitlerimiz var; onlardan birine verelim bu adı: “X’in kaset ve CD’si şu tarihten itibaren müzik marketlerde!” Kimsenin reklamını yapmıyorum; “müzik market” tamlamasına dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu, “müzik market-i”, “müzik market-leri” biçiminde bir tamlama olsa bildiğimiz ad tamlaması olacak; ama değil. Ad tamlamasının belirleyici eki olan iyelik ekini taşımıyor; bu ek (takı-?!-) düşmüş. Buyurun, buna “takısız ad tamlaması” diyelim. Bir yeni oluşum daha var, caddelerde sağa sola bakın, mutlaka göreceksiniz: “Umut Eczanesi” gibi tipik bir ad tamlaması, ters çevrilip “Eczane Umut” oluyor. “Radyo Klas”, “Kanal D”, “Butik Nesrin”. Bunları ne sayacağız? Sıfat tamlaması desek değil, ad tamlaması desek değil, ne diyeceğiz bunlara? Ne çok örneği var, anımsayın: “Soru 5″, “Grup Yorum”, “Mehmet II” hep böyle örnekler. “Takısız ad tamlaması” diyeceksek bunlara diyelim işte. Ortada madem “takısız ad tamlaması” diye bir ad var; bu adı, giderek yaygınlaşan bu yeni türdeki tamlama için kullanabiliriz. Ben, göstermek ve anımsatmakla yetineyim.
    Öyleyse bildiğimiz, geleneksel ad tamlamalarımız dörde ayrılmaz; (belirtili ve belirtisiz olarak) yalnızca ikiye ayrılır. Şimdi diyeceksiniz ki takısız ad tamlamasını ortadan kaldırdın, sesimiz çıkmadı; peki, “zincirleme” ad tamlamasına ne oldu?
    Açıklayayım; ama “belirtili” ve “belirtisiz” ne demek, onlara bir baktıktan sonra.

    Belirtili Ad Tamlaması
    Tamlayanın aldığı ilgi eki (-in, -in/-nın,-nin) sayesinde tamlananla ilgili daha kesin bilgi ileten ad tamlamalarıdır. “Ev-in kedi-si” örneğindeki gibi.

    Belirtisiz Ad Tamlaması
    Belirtme anlamı kazandıran ilgi eki bulunmadan kurulan ad tamlamalarıdır. “Ev kedi-si” örneğindeki gibi.
    Ad tamlamalarını anlatırken öğrencilerime sorduğum bir soru daima şu olur: “Tamlayan mı önemlidir, tamlanan mı?” Tamlayanın Ali, Ayşe gibi bir özel ad olması durumunda yanıt tereddütsüz, “Tamlayan” biçiminde gelir. Ben de hemen gözlüğümü çıkarır, masanın üstüne koyarım. “Gözlük mü önemli, ben mi önemliyim?” Önceki soruyla bunun arasında bir ilişki kuramasalar da en azından bana karşı ayıp olmasın diye benim önemli olduğumu söylerler. Arada, gözlüğün daha önemli olduğunu söyleyen çıkarsa da duymazdan gelirim. Onun bana değil, arkadaşlarına iletmek istediği, “Görüyorsunuz, değil mi? Ne kadar da cesurum!” mesajıdır bu. Çoğundan, “Siz önemlisiniz.” yanıtını aldıktan sonra çıkarırım baklayı ağzımdan. “Gözlük, benim bir yanımı, görme yanımı tamamlıyor. Onun eksiğimi gidermesiyle ben tamamlanmış oluyorum. O, yalnızca eksik tamamlayan, bense onun sayesinde tamamlanmış olanım. O yüzden işte, tam hale gelmiş olarak ben daha önemliyim.” Hatta bazen hızımı alamayıp gözlüğü gösterir, “Benim yerime o anlatsın size dersi de görelim!” bile derim.
    Devam etmeden önce bir ilke daha koyalım.
    Ad tamlaması (aslında bütün tamlamalar) kaç sözcükten oluşmuş olursa olsun tek kavramı anlatır. Başka bir deyişle ad tamlaması ada denktir, adın girdiği bütün görevlere girer.
    “Kedi kayboldu.” tümcesinde “kedi” öznedir; “kedi”yi “Ayşe-nin kedi-si” biçiminde belirtsek kaybolan yine o değil mi? “Kedi” ile ilgili pek çok tamlama kullanabilir, hatta yan tümcecikler falan da koyabiliriz araya, durum değişmez. “Ayşe’nin iki gün önce Fatma’dan aldığı, öpe okşaya evine getirdiği, bembeyaz tüylü, yeşil gözlü, sevimli kedi kayboldu.” desem “kayboldu” dışında kalan bütün o sözcük kalabalığı kediyi belirtmektedir ve tümü birden öznedir. Zaten ad tamlamalarının özne ve yüklemden hemen sonra anlatılmasını daha uygun görme nedenim bu: Öğrenciye öbek mantığını kavratmak. Neyse, biz yine ad tamlamalarına dönelim.
    Bir ad tamlaması başka bir ad tamlamasının içinde tamlayan ya da tamlanan görevine girebilir; hatta her tamlama, başka bir tamlamada göreve girebilir. Bunlardan birine “zincirleme” diye bir ad verip ötekileri adsız bırakmak insafa sığar mı? Bunu, (tamlayanı A1, tamlananı A2 biçiminde göstererek) örneklendirmeye çalışayım:

    Şimdi burada “dergi” sözcüğünün bulunduğu tamlayanın yerine başka bir ad tamlaması koyabiliriz.

    Bir sıfat tamlaması koyabiliriz.

    Aynı işlemi, tamlananın yerine başka tamlamalar koyarak da yapabiliriz:

    Sıfat tamlamasında da tamlayan ve tamlananın yerine başka ad ve sıfat tamlamaları koyabiliriz. Bunu sıfat (önad) konusuna bırakalım ve son verdiğim örneğe bakalım. Tamlananlar arasında bir fark yok gibi görünüyor. Oysa, aman dikkatinizden kaçmasın, biri “edebiyat dergi-si”dir (ad tam.), öteki “aylık dergi” (sıf. tam.).
    Tamlamanın bu kadar çok çeşidi olabilirken bunlardan birini ayırıp özel biçimde adlandırmak, ötekileri adsız bırakmak olur mu? Peki, “derginin kapağının renginin…” diye uzayıp giden bir tamlamaya “zincirleme” diye ad veriyorsak ötekine de “takozlama” mı diyelim? Yok canım! Abartmayalım. Tamlama, adın girdiği özne, yüklem gibi görevlere girdiği gibi, başka tamlamalarda da tamlayan ve tamlanan görevlerine girebilir. Bu kadar!
    Öyleyse belirtili ve belirtisiz olmak üzere iki çeşit ad tamlamamız olduğunda anlaştık. Belirtili ad tamlamasına bu adın verilmesinin nedeni iki sözcük arasındaki ilişkinin sağlam, tamlananın kesinlikle belirtilmiş olmasıdır. (Meraklı olanların, bu açtığım ayraçtan önceki son tümceyi, tamlamalar açısından incelemesi önerilebilir, hatta bu tümceyi.) “Dergi-nin kapak-ı” dendiğinde iki tarafın (söyleyenin ve dinleyenin) üstünde anlaştığı bir dergi söz konusudur; diyelim Varlık Dergisi’nin kapağından söz ediyoruz. Oysa “dergi kapak-ı” dendiğinde bütün dergilerin bütün kapakları girer işin içine; çünkü “dergi” ile “kapak” arasındaki ilişki zayıftır (belirtisiz) ve asıl kastedilen, “kapak”tır, “dergi” değil. Yalnızca kapaklar içindeki türü belirtilmiştir; bu, “dergi kapağı” denen türde bir kapakmış. “Şehrin mahkemesi” dendiğinde, belli bir şehre ait bir mahkeme anlatılmış olur; bunu belirtisiz ad tamlaması yapsak, yani “şehir mahkemesi” olsa, bir mahkeme türü çıkar ortaya. Hangi şehirde olduğu belli olmayan ya da her şehirde olabilen bir çeşit mahkeme.
    Bileşik sözcüklerin bir bölümünün belirtisiz ad tamlaması biçiminde oluştuğunu anımsamanın tam sırası. Belirtisiz ad tamlaması, tür adı olmaya çok uygun çünkü. Bir kadın eline benzetildiği için bildiğimiz hoş kokulu o çiçeğe “hanım+el-i” denmiştir.
    Şimdi, bu belirtisiz ad tamlaması, bir türü belirttiği için, araya sıfat almaz. “Dergi eski kapağı” diyemeyiz. Kapağın eski olduğunu belirtmekse amacımız, tamlamayı belirtili hale getirmemiz, “derginin eski kapağı” dememiz gerekir. Nasıl “dergi eski kapağı” diyemiyorsak “devlet eski bakanı” da diyemeyiz.
    Her gece televizyonlarda, her gün gazetelerde duyup okuduğumuz uygulama, bunun tam tersi. “Adalet eski bakanı” açıklama yapmış, Demirel, “devlet üstün madalyası” vermiş. Bu tamlamaları böyle söyleyenler, sanırım, “devlet madalyası”nın başına “üstün” sıfatını getirirlerse “derin devlet” gibi, “üstün devlet” diye bir anlamın doğacağından çekiniyorlar. Boşuna endişe! Öyle bir anlam doğmaz.
    Söylenti bu ya, bu uygulama Kenan Evren‘den sonra çıkmış. Çünkü “zat-ı muhteremleri” (Bu, başka çeşit tamlama!) kendilerine “eski” denmesini istemezlermiş. Bu yüzden, özel bir formül bulunup numaralanmış cumhurbaşkanları. “Eski” devlet erkânı için de benzer bir iyilik düşünülünce bu uygulama başlatılmış. Gereksiz bir özen! Türkçeyi bozmak, onları “eski” olmaktan kurtaramaz, kurtarmadı.
    Dilbilgisi açısından “çorba kazanı” neyse “adalet bakanı” da odur. “Kazan”ın “eski” olduğunu belirtmek için, nasıl “çorba eski kazanı” demiyorsak “adalet eski bakanı”da dememeliyiz.
    Ad tamlamaları burada bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü ad tamlaması Türkçede sözdizimi yöntemlerinden biridir, “işler iyi gidiyor.” diyen birinin sözünü başkasına aktarmak isteyen (doğrudan anlatımı dolaylıya çeviren -İngilizcedeki direct-indirect-) kişi ne der? “İşlerin iyi gittiğini söyledi.” İşte yine ad tamlaması! “İşler-in”: tamlayan, “… gittik-i”: tamlanan. Yalnızca aktarma tümcelerinde mi kullanırız ad tamlamalarını? Olur mu? “İnsanların yaşama biçimlerinin ve değer yargılarının ayrıntılarıyla anlatıldığı bu kitap…” desem, bakın daha tümce bitmeden kaç tane tamlama kurduk:

    İnsanlar-ın yaşama biçim-leri   -nin anlatıldık-ı
    İnsanlar-ın değer yargı-ları   -nın anlatıldık-ı

    Kuruluşunu yarım bıraktığım tümceyi “kitap” yerine, “kitabın” diyerek sürdürseydim oradan yeni bir tamlamaya geçilmiş olacaktı. Şunu söylemek yanlış olmaz herhalde: Nerede bir “-in, -nin” eki görürsek orada bir ad tamlaması vardır.
    Ad tamlamasını yalnızca “kapı-nın kol-u” örneğinden ibaret sanmak Türkçeyi hiç anlamamaktır.

    ÖZNE-YÜKLEM UYUMU
    Madem özne ve yüklem ile tümleçlerin arasına iyelik eklerini ve ad tamlamasını koyduk, izninizle yalnızca ikisiyle ilgili “uyum” konusuna da burada yer verelim, özne ve yüklemi gördüğümüze göre, bu ikisiyle ilgili yakışma-yakışmama kurallarını burada anlatmalıyız; çünkü “uyum”, uygunluk, ahenk, yani yakışma meselesi. İki yönden uyum aranır. Bunların ilkinden başlayalım. Tekillik-çoğulluk bakımından uyum nedir?

    Tekillik-Çoğulluk Bakımından     Genel olarak bütün dillerde özne tekilse yüklem tekil olur.
    Özne çoğulsa yüklem çoğul olur.
    Türkçede durum nedir?
    Özne insansa ve çoğulsa yüklem çoğul olur.
    Türkçe insana özel bir önem verir. Bu, özenin gösterilebileceği yerlerden biri de insan dışındaki çoğul öznelerde yüklemin tekil tutulmasıdır. Bu, bir “uyum”, yani doğru ya da yanlış olmaktan çok, yakışıp yakışmama sorunudur, özne insansa ve çoğulsa yüklem çoğul olur. Belki çok kısa tümcelerde özneye ve yükleme getirilen, “-lar” ve “-ler” eki kulağa hoş gelmeyebilir; bunun dışında da bir sakıncası yoktur. Özne insan ve çoğul olduğu halde yüklemin tekil kalması halinde ise insana yönelik bir hakaret, küçümseme, önemsememe duygusu doğar. Sözgelimi hayvan adları çoğul özne olduğunda yüklem tekildir. En çok fabl ve masallarda karşımıza çıkan, edebiyatta “teşhis” de denen kişileştirme sanatı için belki de yapılacak ilk iş, yüklemi çoğul yapmaktır. “Ormandaki bütün hayvanlar toplanıp aslanın huzuruna çıktılar.” gibi bir tümce elbette başka nedenlerle de hayvanlara insan kişiliği verildiği anlamı taşıyor; ama bunda çoğul yüklemin payı da görmezden gelinmemeli. Kişileştirme söz konusu değilse, diyelim “Kuşlar bu mevsimde göç eder” mi, “ederler” mi? Hiç öyle bir amacımız yokken kuşlara insan kişiliği vermek istemiyorsak “eder” yeterli. Peki özne insansa ve çoğulsa yüklemi tekil bırakmak, insanı hayvanla ya da eşyayla bir tutmaktan kaynaklanan bir çeşit küçümseme, hakaret anlamı vermez mi tümceye? Mademki hayvana insan kişiliği vermek istediğimizde yüklemi çoğullaştırıyoruz, öznesi insan olan yüklemi tekiUeştirdiğimizde de insanı hayvan yerine koymuş gibi olmaz mıyız? “Mankenlerimiz yurtdışındaki defilelerde de ülkelerini başarıyla temsil etti.” dediğimizde niyetimiz bu olsa da olmasa da “mankenlerimiz”i küçümsemiş oluruz. Oysa, çok basit bir önlem, “etti” yerine “ettiler” demek yeter küçümseme anlamını kaldırmak için.
    Necmiye Alpay bir yazısında (22.8.1999, Radikal) “Öznede çoğul eki varsa yüklemde de olmalı mı?” dedikten sonra “Genel geçer bir kural yok. Çok sayıda durum sayarak kural saptamaya çalışan dilciler var. Pek akılda tutulabilir gibi değil.” diyor. Oysa yalnızca insan ve çoğul öznelere çoğul yüklem getirmek, insan dışı varlıklar çoğul özne olduğunda yüklemi tekil bırakmak, akılda tutulamayacak bir kural değildir.
    Türkçede 3. kişi için, Ingilizcede olduğu gibi insan-insan dışı varlık (“he” / “she” ve “it”) ayrımı yoktur, özneden yapamayacağımız “insan” / “insan olmayan” ayrımını yükleme biraz özen göstererek yapabiliyorsak niye göstermeydim bu özeni? Özen göstermek isteyenler için şu basit kuralı bir kez daha yineliyorum:
    Çoğul öznenin insan olmadığı durumlarda yüklem tekil olur.
    İster doğa adları (dağlar, ovalar, ormanlar, ırmaklar…), isterse soyut adlar (düşler, düşünceler, sezgiler…) özne olsun, yüklem tekildir. Hele sayı sıfatlarıyla çoğullanmış özneler (iki ağaç, üç defter, beş kitap…), insan bile olsa (iki dost, üç öğrenci, beş kişi…) yüklem tekil olur.
    Özetlersek,

Özne tekilse yüklem tekil
Özne insan ve çoğulsa yüklem çoğul
Özne insan dışı varlıkların çoğulu ise yüklem tekil

    Peki, özne tekil olduğu halde yüklem çoğul olabilir mi? Evet. Bir anlam boşluğunu doldurmak söz konusuysa…
    Müdür bey henüz gelmediler. (Saygı, daha doğrusu resmiyet) Akşam oldu, küçük bey hâlâ eve gelecekler. (Küçük beyin bakıcısı, dadısı vb. tarafından söylenmişse resmiyet; ama ablası, annesibabası tarafından söylenmişse alay, kıskançlık, yakınma…)
    Mehmet Bey bizi anımsamazlar ama… (sitem)

    Kişi Bakımından
    Kişilerin 1., 2., 3. diye sıralanması aynı zamanda bir önem sıralamasıdır (“Önce can, sonra canan” meselesi). Bu yüzden özneler arasında birinci kişi varsa yüklem, birinci kişinin çoğulu olur. Şöyle göstersem daha kolay olacak galiba.

    A kümesini zaten açıklamıştım; ama hazır “özne” ve “yüklem” diye bir cetvel oluşturmuşken ötekileri de sıraladım alta.
    B kümesine ekleyeceğim açıklama şu: Kimi adıllar iyelik eki aldığında yüklemdeki eylem de o eke uygun kişi çekimine girdiği gibi, tekil 3. kişi çekimine de girebilir. Bunların ikisi de doğru kabul edilir. “O filmi kimimiz beğendik, kimimiz beğenmedik.”de olur; “O filmi kimimiz beğendi, kimimiz beğenmedi.” de. ikisi de doğrudur.
    C kümesi için de bir açıklama: “Herkes, hepsi, hiçbiri, kimse” gibi adıllar özne olduğunda ilk ikisi olumlu, son ikisi de olumsuz olmak üzere tekil yüklem alır. “Herkes geldi.” ya da “Hepsi burada.” deriz; “Hepsi geldiler.” demeyiz.
    Kimi özel durumlarda bu kullanım esneyebilir. Diyelim doğum gününüzü kutlamak için on arkadaşınızla bir pastanede buluşacaksınız. On kişiden altısı geldi, dördü gelmedi. “Hadi, pastayı keselim artık. ” diyenlere “Herkes gelmedi daha.” derseniz yanlış olmaz. “Herkes” sözcüğü belli bir bütünü kastettiğiniz için, o bütünün henüz tamamlanmadığını söyleme amacınıza hizmet etti. Kurallar, bizi kısıtlamak için değildir. Bazen kırılarak da işlevsel hale getirilebilir.

About these ads

İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: