BİLMECELERİMİZ BİLMECELERİMİZDEN SEÇİLMİŞ ÖRNEKLER

6 04 2007

    BİLMECELERİMİZ  BİLMECELERİMİZDEN SEÇİLMİŞ ÖRNEKLER

Tıpkı atasözleri ve deyimler gibi halk kaynağından gelen, her biri anlambilim açısından üzerinde durulması gerekli birer örnek oluşturan bi/mece’lerimizden seçilmiş örneklere de burada yer vermeyi gerekli gördük. Doğayla iç içe yaşayan Türk insanının yarattığı bilmeceler bir yandan onun doğadaki nesnelerle olan sıkı ilişkisine, maddi ve manevi kültürüne ışık tutmakta, bir yandan da çok özgün buluşlarını, nükte, gözlemleme ve anlatım gücünü ortaya koymaktadır. Örneğin kestaneyi belirgin nitelikleriyle anlatan, Kaftanı kara mintanı sarı İçinden çıktı bir kocakarı^64 bilmecesi incelenecek olursa, bu yemişin dış görünüşünü betimleyen bilmecenin aynı zamanda kestane içinin bir yaşlı kadın yüzü gibi buruşuk görünümünü de yansıttığı, ayrıca, hem uyak (sarı/karı), hem ölçü (5+5) hem de ses yinelemeleriyle (kaf/ka, tanı/tanı) bir şiir anlatımına sahip olduğu görülecektir. Öte yandan anlambilimde bugün anlamsal belirleyiciler (semantic 164) Selâhattin Olcay’ın Erzurum ağzından derlediği bu bilmece o yörede “Gafdani gara mintani sarı İçinden çıhdi birgoca garı” biçimindedir (Erzurum Ağzı, s. 106). Çaldağ ise (s. 3430) Be-şikdüzü’nde şu biçimini saptamıştır: “Kaftanı kara-gömleği sarı Anası yüz yıllık bir kocakarı” 179 markers) adı verilen öğelerin de (burada renk ve biçim açısından) verilmiş olduğu göze çarpmaktadır. Aslında, bilmecelerin temeli de kanımızca, bu belirleyiciler ve anlamsal ayırıcılar (se-mantic distinguishers) aracıyla zihinde bir birleştirme işlemini başararak çözüme ulaşmadır. Ayrıca, deyimlerde bulunan ve önceki bölümlerde değindiğimiz çeşitli aktarmalar bilmecelerde de karşımıza çıkıyor. Anadolu’da bilmece söyleme geleneğinin çok yaygın olduğu görülmektedir. Bilmece sözcüğünün yanı sıra Orta, Kuzey, Güney Anadolu’da metel, Doğu Anadolu’da tapbaca (tapmaca) gibi adlar alan bu söz öğeleri tıpkı maniler gibi, topluluklarda söylenmekte, ilginç örnekleriyle bir halk yaratımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Biz burada, ortak dilimizde çok tanınan örneklere değil, İstanbul ağzında ve özellikle Anadolu ağızlarında yaşayan özgün örneklere yer vermek istiyoruz. Bilmeceler içinde meyve, sebze ve genellikle yiyeceklerle ilgili bulunanların kabarık olduğu görülmektedir: Dal üstünde al yanak (elma) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 62) Kat kattır ama katmer değildir Kırmızıdır ama elma değildir Yenir ama meyve de değildir (soğan) (İstanbul, Tunâra, İstanbul, 5068) Ağaçta kilitli sandık (ceviz) (Bayrı, İstanbul, 62) Üç katlı bir dükkânım var, altı oduncu, ortası uncu, üstü kadifeci (iğde) (Bayrı, İstanbul, 62) Derede kamış Kırk kürk giymiş Yine de üşümüş (mısır) (Aşkun, Bilmecelerimiz I, 5444) 180 Hacılar haca geder Ceht eder gece geder Bir yumurtanın içinde Gırh elli cüce’165 geder (nar) (Kars, Caferoğlu, Doğu I, 72) Ağzı açoh elamet, dibi kızıl kıyamet, Yaş yaş virdim kuri çıhti, peğembere selavat (tandır ve tandır ekmeği) (Bitlis, Zülfikar, 82) Elemez melemez Tandır başına gelemez Gelse de ceriye dönemez (yağ)166 (Erzurum, Caferoğlu, Doğu I, 188) Benim bi ölüm va Gurg dene don keyer^67 Gene götü buz gibi buz gibi (lahana) (Muğla, Caferoğlu, Muğla Ağzı, 130) Bi güçcük çay daşı içinde beyler aşı Düşürüsen aş olu Düşümessen guş olu (yumurta) (Kastamonu, Caferoğlu, Anadolu Ağzı 80) Yumurtayı niteleyen iki ayrı bilmece de şöyledir: Bir acayip nesne gördüm Yanı deyse fırlanır Bir yanı sim bir yanı nar Şimdi cansızdır ama Zaman gelir ki cannanır (Arpaçay, 286) 165) Piliç, civciv. 166) Akhisar ve Cihanbeyli yörelerinde Melemen melemen Ocak başına gelemen biçimi vardır (Caferoğlu, Akhisar ve Cihanbeyli, 21). 167) Giyer. 181 Ak sarayın içinde Sarı sultan oturur (Artan, Gülnar, 3109) Organlarla ilgili aşağıdaki bilmeceler de ilgi çekiyor: Alaca mezer Dünyayı gezer (göz) (Çankırı, Caferoğlu, Anadolu Ağzı I, 134) Başa yapışık Bir sapsız kaşık (kulak) (Bayrı, İstanbul, 61) İnsan yaşamında yeri olan her türlü araç gereç ve nesneler de bilmecelerin konusudur: Ge/iir leyla, gider leyîa, Tek ayah üstünde türer leyla (kapı) (Bitlis, Zülfikâr, 83) Gara taun™8 gamı yanh (baca) (Malatya, Caferoğlu, Güneydoğu, 68) Eğri bügri nere gedirsen? Tepesi delih sene ne (bacayla duman) (Erzurum, S.Olcay, Erzurum, 106) Kara deve çöküp oturur Zülfünü döküp oturur (çadır) (Mersin, Selvi, Mersin, 4668) Bir atım var mihriban Göğsü suda her zaman Gece gündüz kişnemez Arpa saman istemez (kayık) (İstanbul Bayrı, İstanbul, 1964) 168) Tavuk. 182 Yapan satar Alan kullanmaz Kullanan hiç bilmez (tabut) (İstanbul, Tunara, İstanbul) Abdest alır Namaz kılmaz Cemaatten geri kalmaz (cenaze) (Mersin, Selvi, Mersin 4668) Alçacık katır-yüklenir bakır (sacayağı) (Çaldağ, 2, 3459) Dışı dolu, içi yok Dayak yer suçu yok (top) (Bahçeci, Gediz II, 8072) Tarlası beyaz Tohumu gara El eker dil döşiirür169 Bil bahalım bu nedir (kalem, kâğıt) (Malatya, Caferoğlu, Güneydoğu, 41) Uzak uzak yollardan Eğce guş gelir Söylerse de Gözlerinden yaş gelir (mektup) (Gaziantep, Caferoğlu, Güneydoğu, 248) Emer ha emer Belinde şal kemer İstanbul’da at kişner Burda gulun™ emer (telgraf) (Sivas, Caferoğlu, Sivas ve Tokat, 57) 169) Devşirir. 170) Tay. 183 Başında lenger, halvaci değil Belinde zurna, zurnaci değil Gur gur öter, gurbağa değil Kıvrılır yatar, ilan™ değil (nargile) (Erzurum, S.Olcay, Erzurum, 106) Hayvanlarla ilgili bilmecelere de ilgi çekici örnekler verilebilir: Yer altında evleri Eğri büğrü yollan Pek incedir belleri (karınca) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 62) Karşıdan baktım taş Yanma vardım dört ayaklı baş (kaplumbağa) (Yeri verilmemiştir; Aşkun, Bilmecelerimiz, 5444) Gidi gidi gidiver Şu kediyi tutuver Ne tatlıca eti var Püsküllüce götü var (balık) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 62) Dağdan gelir seke seke Kara üzüm töke töke (keçi) (Kerkük ağzı, A.Çay, 75) Yazı yazar kâtip değil Semeri var merkep değil (salyangoz) (Bahçeci, III, 8105) Koyun üstüne düzenlenmiş olan aşağıdaki bilmece değişik biçimleriyle dikkati çekiyor: Altı çeşme içilir Üstü çayır biçilir^72 171) Yılan. 172) Abdulhalûk Çay’ın Anadolu’da Türk Damgası, Koç, Heykel Mezar Taşları ve Türklerde Koç-Koyun Meselesi (Ankara, 1983) adlı kitabında (s. 75) yer alan bu bilmecenin aynı kitapta başka bir biçimi dışında “Üstünü çorap yaptım, içini kebap yaptım, kestim senede bir, büyük bir sevap yaptım” sözlerinden oluşan bir açıklaması daha vardır (s. 75). 184 Bilmecelerimiz içinde müzik aletleriyle ilgili olanlar da vardır: Bir ağacı oymuşlar, içine ses koymuşlar; Yanılmış yalan söylemiş, kulağını burmuşlar (ut) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 64) Bir oğlum var İsmayil Sille yemiye mayii Gulahları demirden Köyneyim var deriden (tef) (S.Olcay, Erzurum, 107) Yukarıdan beri verdiğimiz örneklerde, bilmecelerimizde şiiri oluşturan öğelerden ve değişik aktarmalardan yararlanıldığı, bunların yanı sıra, çok özgün buluşların dile getirildiği görülmektedir. Bu öğelerde kimi zaman çağrışım ilişkilerine başvurulduğu, sözcüklerin ve tamlamaların çağrıştırdığı sözcükler ve tasarımlar aracıyla çözüm doğrultusunda ışık tutulduğu gözlenmektedir. Bizce, yukardaki örnekler arasından bir küçük çay taşı be-timlemesiyle tanıtılan yumurta, üç katlı bir dükkân tasarımıyla canlandırılan iğde, bir kilitli sandık diye nitelenen ceviz, ilginç buluşların tanıklarıdır. Hele çadırın, saçlarını döküp çöken bir kara deveye benzetilişi, özellikle üzerinde durulmaya değer bir benzetme olayıdır. Dildeki öğelerin çağrışım aracıyla başka öğelerle birleştirilmesi olayına tipik bir örnek sayılabilecek olan dal üstünde al yanak bilmecesinde, alışılmış olan elma gibi yanak, elma yanaklı tamlamalarının çağrışım ilişkileriyle, yanağın ben-zetildiği elmaya gönderimde bulunulmuştur. Bilmecelerimizden birçoğunda da müzik aletleriyle ilgili son iki bilmecede olduğu gibi, aynı zamanda nükte öğesinin bulunması ilgimizi çekiyor. 173) Gömleği.





ATASÖZLERİ VE TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ ÖRNEKLERİ

6 04 2007

    ATASÖZLERİ VE TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ ÖRNEKLERİ

Pek çok açıdan insan, dünyanın her yerinde aynıdır. Değişik durumlar ve olaylar karşısındaki davranışlarında, yaşam boyunca kazanılmış deneyimlerinde, duygu, düşünce ve yaşantılarını dile getiren sözlerinde ve yargılarında, toplumlar değişse de benzerlikler, hatta eşlikler vardır. Bu yüzden, başka başka toplumların, birbiriyle hiç ilişkisi olmayan dil birliklerinin sözvarlığı içinde atasözü adını verdiğimiz sözler kimi zaman birbirine yakınlık gösterir; kimi zaman da değişik kültürlerin bilgeliklerini yansıtır biçimde, birbirinden ayrılır. Birkaç örnek üzerinde duralım: Türk’ün yaşam boyunca edindiği deneyimler sonucunda dile getirdiği, Gözden uzak olan gönülden de uzak olur yargısı, güçlü bir atasözüdür. Bu sözün daha XI. yüzyılda Divanü Lûgat-it-Türk’te,119 eski biçimiyle geçtiğini görüyoruz: Közden yırasa kön ülden heme yırar (Gözden uzaklaşsa gönülden dahi uzaklaşır). Aynı yargıyı Fransızcada da çok eskiye giden şu atasözünde buluyoruz: Loin des yeux, loin du cceur (Gözlerden uzak, gönülden uzak). Almancadaki, Aus den Augen aus dem Sinn atasözü de bu gerçeği aynı biçimde dile getiriyor. 119) Çeviri, III, 366. 146 Türkçedeki, Besle kargayı oysun gözünü atasözü de aynıyla Fransızcada karşımıza çıkıyor: Nourris un corbeau il te crevera l’oeil. Demir tavında dövülür ise, yine Fransızcada // faut battre le fer tandis (pendant) qu’il est chaud (Demir sıcakken dövülür) biçiminde vardır. Bu örnekleri, değişik dil birliklerinden atasözleriyle, kolayca çoğaltabiliriz. Ancak bu yakınlık ve eşlikler kimi zaman çeviri yoluyla, dilden dile aktarmalar sonunda ortaya çıkar. Batı dillerindeki birkaç atasözünün Doğu dünyasından masallar, edebiyat ürünleri aracıyla ve çeşitli ilişkiler sonucu olarak çevrildiğini görüyoruz. Aynı biçimde, Batı dillerinden Doğu dillerine yapılan çevirilerle bu kez, Batıdan Doğuya aktarıldığı göze çarpan örnekler de vardır. Türkçenin sözvarlığını atasözleri açısından ele alacak olursak en eski ürünlerinden bugünkü Türkiye Türkçesine, Asya’ya yayılmış çok çeşitli lehçelerden Balkanlar’daki Türkçeye kadar son derece zengin bir atasözleri hazinesiyle karşılaşırız. Bu sözler bir yandan Türk’ün bilgeliğini, zengin düşünce ve ruh dünyasının ürünlerini, karşılaşılan değişik durum ve olaylardan çıkarılan yargıları dile getirmedeki başarısını yansıtmakta, bir yandan da söylenişlerindeki şiirli anlatımla, etkileyici, kolay hatırda kalan anlatım biçimleriyle dikkati çekmektedir. En eski atasözlerimiz içinde, bugün unutulmuş, kullanımdan düşmüş olanlar bulunduğu gibi, yüzyıllardan beri dilden dile dolaşan, kimi az çok değişmiş, kimi hiç değişmeden günümüze ulaşmış olanlar da vardır. Bugün unutulmuş, artık kullanılmayan atasözleri arasında, XI. yüzyılda, Divanü Lûgat-it-Türk’te120 geçen şu örnek ilgi çekicidir, sanıyoruz: Yitiglig anası koyun açar. 120) Çeviri, III, 18-3. 147 İlk bakışta, bugün anlamı kolay çıkarılamayacak olan bu atasözü, yitikli (bir şeyi kaybeden) kişinin, onu annesinin koynunu bile açarak aradığını anlatmakta, bir şeyini yitirenin ısrar ve telaşını, her çareye başvurusunu dile getirmektedir. Konuyu somutlaştırma yoluyla dile getiren söz, bu durumdaki kişinin yapılmayacak şeylere bile yönelebildiğini anlatır. Aynı atasözünü, XVI. yüzyılın başlarında, Güvahî’nin Pendnâme adlı, atasözlerini şiire dönüştürerek biraraya getiren kitabında121′ Yitiklü anasının koynun arar biçiminde görüyoruz. Divanü Lûgat-it-Türk’te122 Avcı nece al bilse adhıg anca yol bilir biçiminde geçen ve avcı ne kadar hile bilirse ayının da o kadar yol bildiğini ortaya koyan atasözü 900 yıldan beri Türkçede yaşamaktadır. Tag tagka kavuşmaz, kişi kişiye ka-uuşur123 sözü ise bugün Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur söylenişiyle yaşamını sürdürüyor. Bugünkü Kar ne kadar çok yağsa yaza kalmaz atasözünün ise XV. yüzyılda Dede Korkut Kitabı’nın başında124 Yapa yapa karlar yağsa yaza kalmaz biçiminde görüldüğünü eklemeliyiz. Bu örneklerin daha pek çoğunu gösterebiliriz.125 Ayrıca, bugüne çok değişerek gelen ve yitenlere de pek çok örnek gösterilebilir. Atasözlerimiz çok değişik konuları ve kavram alanlarını kapsamakta, kimi zaman hissedip de söze dönüştüremediğimiz olguları büyük bir başarıyla sahneleyerek dile getirmektedir. Bu durum özellikle Anadolu ağızlarında kendini belli eder; bundan sonraki bölümde ele alacağımız, ağızlardan derlenmiş örnekler, yazı dilimizde bulunmayan birçok sözün Anadolu’da yaşamakta 121) Yayımlayan Mehmet Hengirmen. Ankara, 1983, s. 35; 1766 numaralı beyit. 122) Çeviri, I, 63. 123) Çeviri, II, 53. 124) M. Ergin, Dede Korkut Kitabı, I, 74 (V. 3): “Yapa yapa karlar yağsa yaza kalmaz, yapağu-lu gökçe çemen güze kalmaz”. 125) Divan’da geçen ve bugüne kadar gelen atasözleri için bkz. Kaya Türkay, Kaşgarlı’dan günümüze gelen atasözleri. TDAY-Belleten, 1980-81, 39-42. 148 olduğunu gösterecektir. Burada, hem ortak dilimizde, hem de ağızlarda geçen ilginç bir örneği vereceğiz. Bir annenin yavrusunu, başkalarından çok değişik bir gözle gördüğü, dünyanın her yerinde bilinen, gözlemlenen bir gerçektir. Türkçe bu gerçeği dile getirirken değişik anlatım yollarından gider. Yazı dilimizde; Kuzguna yavrusu ankâ (şahin, güzel) görünür atasözü bu gerçeği anlatmaya yöneliktir; bu anlatım sırasında kuzgun gibi çok çirkin bir kuş seçilmiş, onun yavrusunun bile anasına güzel göründüğü söylenmiştir. Yazı dilimizdeki Karga yavrusuna bakmış, ‘benim ak pak evladım’ demiş biçimi de buna benzer bir anlatımın tanığıdır. Anadolu ağızlarında aynı durum daha değişik bir biçimde dile getirilir: Kirpi de yavrusunu ‘pamuğum’ diye severmiş (Malatya, ! Sivas, Bölge I). Bu sözle kirpi gibi, her yanı batan bir hayvanın bile yavrusunu, ona hiç yakışmayacak bir sıfatla sevişi örnek gösterilir. Ayrıca; Yapalağın™6 yavrusu, gözüne şahin görünür (Niğde, Bölge I) biçimi de vardır. Ahmet Caferoğlu’nun Kars’tan derlediği; Ellerin balası külden torpahdan Benim balam gülden yarpahdan biçimindeki ninniyi de buna eklemeliyiz.127 İlgi çekici bir durum, Türkiye dışındaki Türk lehçelerinden (Karadeniz-Hazar lehçeleri ya da kuzeybatı lehçelerinden) Kumuk lehçesinde aynı atasözünün yaşamakta olmasıdır. Türkiye Türkçesine “Ayı, yavrusunu ‘bembeyazım’ diyerek, kirpi de ‘yumuşacığım’ diyerek sever” biçiminde aktarılabilecek olan sözün Kumuklardaki söylenişi şöyledir: 126) ‘Baykuş’ anlamında. 127) Ahmet Caferoğlu, Doğu, 152 (Yerli Kars ağzı). 149 Ayuv süyer balasın appagım dep, kirpi süyer balasın yumşagım dep^28 Burada, ilgi çekici bir örnek üzerinde daha durmak istiyoruz: Eski Romalılar, karşılıklı olarak birbirini aşırı ölçüde öven kimseler için “eşek, eşeği okşar” anlamındaki atasözünü kullanırlardı (Asinus asinum fricat). Bu sözün benzerini Rize dolaylarından (îkizdere’den) derlenen şu sözde buluyoruz: Eşek eşeğin gerdanını yalar (Bölge I). Bu örnekte olduğu gibi, yazı dilimizde kullanılan atasözleri-mizde, aşağıda, Anadolu ağızlarında büyük oranda görüleceği gibi, havyanlardan yararlanılarak insanlarla ilgili kavramların, gerçekliği ortaya çıkan olguların dile getirildiği birçok öğe vardır. Bu sözler bir somutlaştırmaya giderek kimi zaman hayvanları konuşturur, onlardan alınan yanıtlarla dünyada karşılaşılan durumları, kimi zaman da onların niteliklerine dayanarak insanların tutum ve davranışlarını ortaya koyar. Örneğin: Ayıya (kurda) ‘Neden ensen kalın?’ demişler, ‘Kendi işimi kendim görürüm’ demiş Eşeği düğüne çağırmışlar, ‘Ya odun eksik, ya su’ demiş Yengece ‘Niçin yan yan gidersin?’ demişler, ‘Serde kabadayılık var’ demiş Köpeğin ahmağı baklavadan pay umar Balık ağa girdikten sonra aklı başına gelir Eşek hoşaftan ne anlar? (Suyunu içer tanesini bırakır) Fare, çıktığı deliği bilir Yörük at, yemini artırır Koyun sürüsüne kurt parasız bekçilik eder Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olur Aç köpek fırın deler İtle yatan bitle kalkar 128) ilhan Çeneli, Kumuk, s. 17. 150 Kedinin kanadı olsaydı serçenin adı olmazdı… gibi. Bu örnekleri kolaylıkla artırabiliriz. Yazı dilimizdeki atasözlerinde, aşağıda ele alacağımız Anadolu ağızlarındaki örneklerde olduğu gibi, bir ritm ve ses uyumu yaratarak sözü çekici kılan, onun bellekte kalmasını sağlayan birtakım öğelerden, sanatlardan yararlanıldığı görülür. Bu tutuma, bir de bu sözlerin içeriklerindeki değer, anlatımlarındaki canlandırma gücü eklenirse atasözlerimizin bu denli kalıcı, sevilen ve güzel olmalarının nedeni ortaya çıkar. Türk atasözlerinin birçoğunda, şiirdeki ölçü, uyak ve ses yinelemesi (Fr. alliteration) gibi öğelerden, kimi zaman bunların birine, kimi zaman da hepsine birden başvurularak, güçlü bir anlatım sağlandığı görülmektedir. Değişik konularla ilgili sözlerden seçtiğimiz aşağıdaki örneklere bu açıdan bir göz atalım: Kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün bör/cü129 örneğinde hem kürkçü ile börkçü, hem de kürkü ile börkü, uyaklı sözcüklerdir. Eskiden düzyazıda “seci” adı verilen uyaklardan yararlanılmıştır. Öte yandan aynı sözde kürk ve börk öğelerinin yi-nelenmesiyle bir alliteration sağlanmıştır. Dazlayan daza düşer, kel başlı kıza düşer sözünde ise hem uyak (daza ve kıza) kullanılmış, hem ses yinelemesi (dazlayan daza) yaratılmış, hem de 7 heceli ölçüden yararlanılmıştır (Dazlayan daza düşer, ilk dize olarak düşünülebilir.) Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur sözünde ve Delikli taş130 yerde kalmaz, deli kız evde kalmaz örneğinde ses yinelemesi kendini belli etmektedir. Anasına bak, kızını al, kenarına bak, bezini al atasözü hem 9 heceli ölçüdedir; hem de uyaktan yararlanmıştır. Ecel geldi cihane, baş ağrısı bahane Yaş kesen baş keser 129) Börk, eskiden kullanılan bir başlık türüdür. 130) Delikli taş, burada “boncuk, değerli süs taşı” anlamındadır. 151 Yaş yetmiş, iş bitmiş Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var Sabreden derviş, muradına ermiş Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır… gibi pek çok örnek de değişik hece sayılarıyla halk şiirindeki ölçülerden yararlanmışlar, aynı zamanda çoğunlukla uyaklara dayanarak ses uyumu sağlamışlardır. Görmemiş görmüş, güle güle ölmüş ve Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa… gibi atasözleri de hem ses yinelemesi, hem de uyaklarla bezenmiş sözlerdendir. Bütün bu örneklerin daha yüzlercesini gösterebiliriz. Kimi araştırıcılar, bu atasözlerinden biraz daha uzun olan, ancak yine, atasözü niteliği taşıyan örnekleri ölçülü söz diye adlandırmaktadırlar.131 Anadolu ağızlarında çok özgün örnekleri bulunan bu sözler, bundan sonraki bölümün sonunda ele alınacaktır.

    Anadolu Ağızlarında Atasözleri Anadolu ağızlarındaki atasözleri üzerinde çalışacak araştırıcının hemen ilgisini çekecek iki önemli özellik vardır, sanıyoruz. Bunlardan biri, yukarıda da değindiğimiz, atasözlerinin bolluğu ve çeşitliliğidir. Gerçekten, ağızlarda hemen her konuda, her kavram alanında pek çok atasözüyle karşılaşıyoruz. İkinci bir özellik ise deyimlerde de karşımıza çıkan, somutlaştırma dediğimiz aktarmalara atasözlerinde de çok sık rastlanmakta olmasıdır. Bunlar insan davranışlarını hayvanlara uygulayarak dile getirmekte, bir sahne düzenleyerek durumu canlı bir biçimde ortaya koymaktadır. Örnek olarak içki içen bir 131) Örneğin bu sözleri biraraya getiren şu kitaba bakılabilir: Nail Tan, Folklorumuzda Ölçülü Sözler, Ankara, 1985. 152 kimsenin birden yüreklenmesi, atıp tutmaya başlaması olayını canlandıran; Keçiye rakı içirmişler, kurdun evini sormuş ya da Keçi şarap içerse deveye meydan okur (A.Çay, s.70) sözleri böyle bir somutlaştırmayla bir gerçeği dile getirmektedir. Eşeğe rakı içirmişler, çulunu bahşiş vermiş (Gaziantep, Bölge I) sözü ise içki içen kimsenin bonkörleşmesi, kimi zaman elindeki avucundakini armağan etmesi durumunu anlatır. Yazı dilimizde, Fakir hırsızlığa çıkmış, ay akşamdan doğmuş biçiminde anlatım bulan atasözünün çok ilgi çekici ve nükteli olan; Kısmeti kesik köpek Kurban ayında sılaya gider (Ordu, Samsun, Bölge I) ve bunun değişik biçimi olan İtin akılsızı (durur durur da) Kurban Bayramında sılaya gider (Gaziantep, Bölge I) gibi benzerleri, yine hayvanlara uygulanarak anlatılan birtakım dünya gerçekleri, ya da bunlara dayanılarak ortaya konan yargılardır. Horoz kendini çöp tepesinde görmüş de müezzin oldum sanmış (Samsun dolaylan, Bölge II) sözü de yine insanlara özgü tutum ve davranışların dile getirilmesi örneğidir. Eşek at ile yarışmış, kuyruğu kulağı karışmış (Kocaeli dolayları, Bölge II) atasözü, yeteneklerine, gücüne bakmaksızın kendinden çok üstün durumdaki kimselerle boy ölçüşmeye kalkışanların sonunu anlatır. Aşağıdaki örnekler de, ağızlardaki hayvanlardan yararlanan anlatım biçimlerinin tanığıdır: Eşeğe dediler gerdan kır, kuyruğunu kaldırdı, marifetini gösterdi (Bitlis)^ Tosbağayı havadan atmışlar, ya göle, ya harmana! demiş (Malatya, Bölge I) 132) Hamza Zülfikar, Bitlis’te derlenmiş atasözleri, deyimler, alkış, kargış ve bilmeceler, s. 72′de özgün biçimi veriliyor: “Eşeğe didile gerdan kır, kuroğuni kaldırdi m’erifeti gösterdi.” 153 Alçak eşek her gün sıpo133 (Kırklareli, Bölge I) Göç geri dönerse topal eşekli (topal deve) öne düşer (İçel, Bölge II) Her horoz zibiUiğinde yavuz™* ya da Herkes zibilliğinin horozu (Gaziantep, Bölge I) Deve deveden geviş, kız kızdan nakış öğrenir.^35 Katır ziyan yapar, eşeklerin kulakları kesilir (Hakkari, Bölge I) Köpek arabanın gölgesinde yatmış da araba benim sanmış (Malatya, Bölge I) Köpek ‘yaza çıkarsam kemikten saray yaptıracağım’ dermiş (Bolu, Bölge I) Tilkinin yüzüne bak da sütünü öyle sağ (İsparta, Bölge I) Anadolu ağızlarında bu türden örneklerin daha yüzlercesi gösterilebilir. Bunların yanı sıra, ağızlarda değişik konular ve durumlarla ilgili, çok çeşitli atasözleriyle karşılaşıyoruz. Türk toplumunda yerleşik olan birtakım yargılar, ağızlarda kimi zaman birden çok sözle dile getirilir. Burada önce, akrabalık ilişkileri, evlenme ve geçinme konusundaki örnekler üzerinde durmak istiyoruz: Yazı dilimizde geçen, Ortak gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş’in yanı sıra ağızlarda Eltinin bohçası eltinin bohçasıyla kavga edermiş (Samsun, Bölge II) Elti eltiden hoş olmaz, elti eteğinden peş’136 olmaz (Tokat, Bölge II) gibi başkaları da vardır. Buna karşılık, bacanakların birbirleriyle iyi geçindikleri, şu atasözünde yankı buluyor: 133) Yazı dilimizdeki “Bodur tavuk her gün piliç” sözüyle karşılaştırılabilir. 134) Yazı dilimizdeki “her horoz kendi çöplüğünde öter” sözüyle karşılaştırabilir. 135) Alanya Folkloru, III, 50′da özgün biçimi şöyle verilmektedir: “Deve deveden geviş, giz gız-dan naaş öğrenir”. 136) Üçetek denen kadın giysisi. 154 İki kardeş bir evde geçinememiş, yedi bacanak bir çavdar sapının gölgesinde geçinmiş (İsparta, Bölge II) Kayın ve baldızı değerlendiren şu söz de ilgi çekicidir: Etler içinde koyun, erkekler içinde kayın, altınlar içinde yaldız, kadınlar içinde baldız (İsparta, Bölge I) Evlenme ve geçinmeyle ilgili olarak Alanya’da derlenen şu sözler de gerçekten özgün ve güzeldir: Alması bir alaca kuş, geçinmesi zemheri ile kış137 (Alanya Folkloru III, 41) sözü, evlenmenin çekiciliği ve kolaylığını, geçinmenin güçlüğünü bir karşıtlık sağlayarak anlatıyor. Yine aynı yörede kullanılan, Soğan çimlendi, gelin dillendi (Alanya Folkloru III, 83) atasözü, evlenen kızın zaman geçtikçe, evliliği eskidikçe dillendiğini, konuşmaya, yakınmaya başladığını anlatır. Anası evinde eşkin olan, kocası evinde düşkün olur”*33 (Alanya Folkloru III, 41) sözü de başka bir gerçeği dile getirmektedir. Evlenmeden önce anasının evinde hızlı, hareketli olan kızın koca evinde düşkün bir duruma gelebileceğini belirtir. Anası besler hurmayla, eloğlu karşılar yarmayla’139 (Burdur, Bölge II) sözü ile anasının evinde el üstünde tutulan kızın koca evinde, alışık olmadığı tutumlarla karşılaşabileceğini özlü u bir anlatımla ortaya koyar. Gelinin, getirdiği çeyize önem verişi, çeyizin gelin için çok fdeğerli olduğu, aşağıdaki sözde dile getirilmiştir: Gelin iskemle getirir, üstünde kendi oturur^40 (Alanya ‘Folkloru III, 61) Yeme içme olmadan, karın doymadan sevginin olamayacağını anlatan, 137) Kuş. sözcüğü kaynakta guş, kış ise gış olarak veriliyor. 138) Eşkin, eşgin biçiminde, düşkün de düşgün olarak veriliyor. Eşgin aynı yörede atın tırısla rahvan arası gidişini anlatır. 139) Yarma, ‘kalın kesilmiş odun1 anlamındadır. 140) İskemle, isgemle; kendide gendi biçiminde verilmektedir. 155 Seviş, gevişten gelir (Alanya Folkloru III, 82) atasözü de aynı yörenin bir deyişidir. Birden fazla kadının aynı evde iş yapmasının sakıncaları ise, İki kanlı, bitten; iki analı, sütten ölür (Denizli, Bölge II) sözüyle ortaya konmaktadır. Aşağıdaki örnekler de yine evlenme, geçinmeyle ilgilidir: Dırdırcı karı, sokucu arı (Afyon, Bölge II) İyi koca, karıyı gül yaprak; kötü koca kül toprak yaparmış (Samsun, Bölge II) Geçinmeyene dokuz koca, okumayana dokuz hoca az gelir (İsparta, Bölge II) Dur dur, durmuşa var; askerden gelmişe var, karısı ölmüşe var (Trabzon, Bölge II) Kız anası köşe bağlar; oğlan anası sinek avlar ve Kız anası minder kabası, oğlan anası kapı arkası (Alanya Folkloru III, 73) Ağızlarda, yine aynı konularla ilgili, daha pek çok örnek gösterilebilir. Anadolu’da değişik konularla ve yaşam boyu karşılaşılan olaylar, tanık olunan gerçeklerle ilgili bulunan binlerce sözden, fazla tanınmayan ve ilgi çekici olduğunu sandığımız örnekleri de aşağıya sıralamak istiyoruz. Yazı dilimizde, Gönül kimi severse güzel odur sözü, bilindiği gibi, çok kullanılmaktadır. Sevilenin insanın gözünde güzelleşmesini, değer kazanmasını dile getiren, Konya, Çankırı, Merzifon ve Malatya dolaylarında söylenen şu atasözü de benzetmedeki ve anlatmadaki ustalığıyla ilgiyi çekiyor: ‘ Gönül düştü kediye, kedi döndü duduya (Bölge, I)141 141) Dudu, Farsçadaki tüt! sözcüğünden (papağan) gelen bir öğedir; sevilen kedinin papağana dönüşmesi, papağan gibi gösterişli ve marifetli, makbul bir kuş olması gibi bir imge yaratılmıştır. 156 !•;. Ağızların son derece özgün ve bir gerçeği tanımlayan çok başarılı sözlerinden biri de şudur: Yaramdan ölmedim, sorandan öldüm (Niğde, Bölge I) Bu atasözünden, bir derdi olan, bir felakete uğrayan kimsenin bu dertten çok, onun sürekli sorulusundan rahatsız olduğu anlatılır. Buna yakın bir kavram alanındaki şu atasözü de can sıkan bir şeyin, üzerinde durulursa insana üzüntü olduğu, başkalarına söylendiğinde ise abartılarak yayıldığı dile getirilir: Ele desen dört olur, içe atsan dert olur (Niğde, Bölge II) Elde bulundurulan değerli bir nesnenin her zaman için alıcı bulacağı, değerli ve başkalarına gerekli bir şeyin mutlaka aranacağı gerçeği ise ağızlarda şöylece söze dönüştürülmektedir: Çanakta merhemim olsun, Bağdat’tan kel gelir (Niğde, Bölge II) Aynı gerçek, şu değişik biçimlerde de anlatılır: Ayranım olsun, çıbinim142 Bağdat’tan gelir (Bitlis, Bölge I) Alanya yöresinden derlenen, Sine/c, pekmez satıcıyı bu-Jur143 (Alanya Folkloru III, 83) sözü ise herkesin, kendisine gerekli olan nesneleri, çıkarlarını sağlayacak kişi ve yerleri, onların ardına düşerek kolaylıkla bulabileceğini anlatır. Aşağıdaki sözler de yaşam boyunca edinilen deneyimlerin özlü bir biçimde dile getirildiği örneklerdir: Çocuğu babanın akçasıyla ananın bohçası okutur (Niğde, Bölge I) Çocuklu avrat, sıpalı eşekle yola gidilmez (İçel, Bölge II) Bu sözün bir başka biçimi şöyledir: Çocuklu kadınla gitme yola, başına getirir bela (Adana, Bölge I) Yola çıkan kişinin işi, gabış144 keçinin yaşı belli olmaz 142) Çibin “sinek” anlamındadır; dilimizdeki cibinlik sözcüğü buradan türemektedir. Ayran, ey-ran biçimindedir. 143) Pekmez burada bekmez biçiminde veriliyor. 144) Gabış, “boynuzsuz” anlamındadır. 157 (Alanya Folkloru III, 92) Dokuz kadın birikse, zahmeti doğuran çeker (Niğde, Bölge I) Kadın eşik dibinde değil, beşik dibinde belli olur (Ankara, Bölge I) Venedik’ten tiryak gelinceye kadar Mısır’da yılan adamı helak eder (İçel, Bölge I) Abalıda kese yatar, çuhalıda tasa yatar (Afyon, Bölge II) Miskin asmanın kel koruğu, bir gün gelir tepene çıkar (Afyon, Bölge II) Bin ahmak olmayınca bir akıllı geçinemez (Sivas, Bölge II) Başına gelmeyenin hoşuna gelir (Kayseri, Bölge II) Minareyi yaptırmayan, yerden bitmiş sanır (Niğde, Bölge I) Çarşıda mum pahalı, körün neyine? (Erzurum, Bölge II) Ağzı yambıldayanın^4^ sırtı gümbürder (Samsun ve Ordu, Bölge II) Kolu kırık işlemiş, gönlü kırık işlememiş (Niğde ve İçel, Bölge I) ve değişik biçimi: Kolu kırılan çalışmış da gönlü kırılan çalışmamış (Amasya, Bölge I) Çorbada tuzun, yemeğe yüzün olsun (Alanya Folkloru III, 48) Anasına yakın, kızdan; ormana yakın, domuzdan ırak olur (Burdur, Bölge II) Kocam gitti, evim şaştı; kocam geldi, evim taştı (Ordu, Bölge II) Görgüsüzden hamur alacağına, eğil de yerden çamur al (Muğla, Bölge II) Her delinin başına bayrak dikilse bedestende bez kalmaz (Gaziantep, Bölge I) 145) Ağzı yambıldamak “gelişigüzel konuşmak” anlamındadır. 158 Bu sözün benzeri: Her ite taş atılsa dünyada taş kalmaz (Malatya, Bölge I) Yorgan verdim, örtündü, beri beri sürtündü (Burdur, Bölge II) Anadan sıska, ne yapsın muska (Bolu ve Kayseri, Bölge I) Ne bartıla kömbe yerim, ne keşişe dayı yerim^46 (Malatya, Bölge I) Zalim olma, asılırsın, mazlum olma, basılırsın’147 (Ordu, Bölge I) Elin hastası ele uyur gelir (Afyon, Bölge I) Üzümüm çok diyene küfenin küçüğünü götürmeli (Samsun, Bölge I) Bundan önceki bölümde değindiğimiz ve kimi araştırıcıların ölçülü söz adı altında ele aldıkları sözlerin Anadolu ağızlarında özgün ve çekici olan pek çok örneği vardır. Belki ötekiler kadar tanınmamakla birlikte, yine de atasözü yapısı ve niteliği taşıyan bu öğelerin atasözleriyle aynı çerçeve içinde, birarada ele alınması bizce doğru olur: Var yiğidin gencine, her gün kalbini incite; var yiğidin kartına, çık bağrının tahtına^48 (Alanya Folkloru III, 87) Alma karının dulunu, peşine gelir kulunu; senden yer, senden içer, kendine yığar pulunu (Artvin, Bölge II) Kocalıkta genç alma el için, yüksek yere harman yapma yel için, dere içine ev yapma sel için (Malatya, Bölge I) Misafirin iyisi geçer gider kış gibi; misafirin kötüsü oturur baykuş gibi (Amasya, Bölge I) Okumak istersen eliften başla, üşümeyim dersen şehirde kışla, geçineyim dersen iddiayı boşla (Niğde, Bölge I) 146) Yazı dilindeki “We Şam’ın şekeri, ne Arabın kara yüzü” ile karşılaştırınız. Bu sözde geçen bartıl “rüşvet”, kömbe ise “hamurdan yapılan bir çeşit yağlı ekmek” anlamındadır. 147) “Ne yavuz ol asıl, ne yavaş ol basıl” ile karşılaştırınız. 148) Kaynakta “gaibini incide”, “gartına” ve “tahdına” biçimleri verilmiştir. 159 Komşunun sıpası tay gibidir, anasına kızı ay gibidir (Amasya, Bölge I) Avrat vardır, arpadan (arpa unundan) aş eder (yapar); avrat vardır, bulguru (buğday unundan) keş eder (Niğde, Bölge II) Dirgeni yeyen sıpa, bi daha gelmez sapa (Alanya Folkloru III, 52) Kara kuru deme, evde kan bulunsun; darı diri deme, evde un bulunsun; çalı çırpı deme, evde odun bulunsun (Alanya Folkloru III, 59) Hizmetkârdan ağa olsa ahırı yıkar sesiyle, beslemeden hanım olsa hamamı yıkar taşıyla (Elazığ, Bölge I) Deh demeden yürürse at, gir oyna, çık oyna; eve gelince yüzün gülerse avrat, gir oyna çık oyna (Artvin, Bölge II) Bu örnekler de kolaylıkla artırılabilir. Yazı dilimizdeki atasözlerinde olduğu gibi, Anadolu ağızlarında yaşayan örneklerinde de ölçü, uyak, ses yinelemesi gibi, şiirin yararlandığı öğelere başvurulduğu görülmektedir. Burada birkaçı üzerinde duralım: Anası evinde eşkin olan, kocası evinde düşkün olur sözünde 10′luk hece ölçüsü kullanılmış, ayrıca düzyazıda seci adı verilen uyaklardan yararlanılmıştır. Gönül düştü kediye, kedi döndü duduya sözü ise hem 7lik hece ölçüsündedir (4+3, 4+3) hem de -kediye/duduya sözlerindeki- halk şiirinde çok rastlanan türden uyaklardan yararlanır. Ne bartıla kömbe yerim, ne keşişe dayı derim örneğinde ise 8′lik hece ölçüsünün yanında yerim/derim uyağına başvurulmuştur. Misafirin iyisi geçer gider kış gibi; misafirin kötüsü oturur baykuş gibi sözünde de 7′li ölçünün ve kış/baykuş uyaklarının yer aldığını görüyoruz. Ayrıca, birçok sözde ses yinelemesinden yararlanılmıştır.





ANADOLU AĞIZLARINDA NÜLTELİ ANLATIM

6 04 2007

    Anadolu Ağızlarının Deyimlerinde  Nükteli Anlatım Eğilimi

Anadolu ağızlarının deyimlerinde genellikle nükteli bir anlatıma eğilim görülmektedir. Bu açıdan Anadolu sözvarlı-ğı, yazı dilimize oranla belirgin bir zenginlik gösterir. Gerek insanların çeşitli davranış ve karakterlerini belirlemede, gerekse değişik durumları dile getirmede başvurulan somutlaştırma sırasında da nükteye ve bunun yanı sıra uyaklara, ölçü ve ses yinelemelerine önem veren ağızlar böylece, bellekte kolay yerleşen, zevkle hatırlanıp söylenen örnekler ortaya koymuştur. (Örneğin Yaza çıkarttık danayı, beğenmez oldu anayı; Mercimek ağacından kırk günde iner ya da Bıldır ölmüş bir eşek, gelin bu yıl ağlaşak… gibi). Anadolu ağızlarında nükteli anlatım eğiliminin büsbütün belirginleştiği örnekleri aşağıda sıralamak istiyoruz. Bunlardan bir bölümü yine tümce biçiminde, yargı bildiren öğelerdir: Gittik kebap kokusuna, baktık eşek dağlanıyor™6 En büyük derdim, kaynanamın ölümü olsun (Trabzon. Bölge I) Deveyi düğüne çağırmışlar, ‘dudağım yirik (kalın), söyleyemem, tabanım büyük, oynayamam’ demiş (Gaziantep, Bölge D Sivrisineğe, kavağa yaslanırken ‘ne yapıyorsun orada?’ diye sormuşlar da ‘kavak bana yaslanıyor’ demiş (Amasya, Bölge 1) Serçe demiş ki ‘günde bir batman yağım eriyor’ -yere gi-resin, senin bir batman neren geliri07 Sağdım sütünü, okşadım budunu; sağamadım sütünü, kör inek koydum adını (İsparta, Bölge I) Nükteli anlatıma yönelen deyimlerin bir bölümü, yargı bildirmeyen, çoğunluğu bir eylem biçiminde olan deyimlerdir: hıyarım var diyene tuz alıp seğirtmek (Malatya, Bölge I) kırk senelik serçeye civcivlik öğretme/c1°8 (Kayseri, Bölge I) kuyruğu tava sapma dönmek (Artvin, Çankırı ve İçel, Bölge D avurdunu domalttığından Ömer diyeceğini anlamak™9 (Nevşehir, Bölge I) şeytanın boynuzuna salıncak kurup kırk yıl sallanmak^0 (Bolu, Bölge I) burnu Bursa’dan su çekmek (Giresun, Bölge I)111 sulu meme vermek (Niğde, DS, X, 3693)^2 öksürse uçkuru kopmak (Sinop, Bölge I) çalı dibinde mahkeme görmek’1’13 (Bolu, Bölge I) babasının sakalına tavşan asma/c114 (Aydın, Bölge I) 106) Bitlis ağzında “Çapti kebap kohsune bahtı eşeg daglane” (Zülfikar, s. 71) biçimi vardır. 140 107) Ağın (Elazığ)’dan derlenen bu sözde (Bölge I) eriyor, e/7y biçiminde verilmiştir. 108) Yazı dilindeki “tereciye tere satmakla karşılaştırabilir. 109) Yazı dilindeki “lep demeden leblebiyi anlamakla karşılaştırabilir. 110) ‘Kötü işlerde deneyim sahibi olmak.’ 111) ‘Kibirli olmak.’ 112) ‘Oyalamak’. Örneğin “işimiz bitinceye kadar Ahmet’e sulu meme ver.” 113) ‘Birini ıssız bir yerde dövmek.1 114) ‘Avcılıkta babasını geçmek.’ 141 kendini hergele içinde imam eşeği saymak (Konya dolayları, Bölge I) Yukarıdaki örneklerin bir bölümünde de görülen uyaklı ve ses yinelemeli anlatım biçimi, aşağıdaki deyimlerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar içinden, önce bir yargı bildiren, bir tümce oluşturanları göstermek istiyoruz: Benim derdim inek ile dana, karımın derdi sürme ile kı-naU5 (Konya, Bölge I) Bakma gözüm şaşıdır; gör bahtım ne yahşidir116 Tava delik tas delik, bu da geldi üstelik (Hakkari, Bölge I) Saç tava geldi, hamur kalmadı; akıt başa geldi, ömür kalmadı’”7 (Konya, Bölge I) Evlek evlek sattık, böyle böyle battık (Ordu, Bölge I) Bizim oğlan kârdan gelir; eşeği satar yayan gelir (Malatya, Bölge I) Alan razı, veren razı; sen ne gezersin ortada belek ta- Yemeni allıydı; dört yanı telliydi; onun öyle olacağı belliydi (Konya, Bölge I) Ağzımı yaktığına göre aş olsa; başımı yardığına göre taş olsa (Gaziantep, Bölge I) Ellerin köyüne zerdeîi, bizim köye zırdeli (Ankara, Bölge I) Herif kazansın; kaltak bezensin (Afyon, Bölge I) 115) Bölge ağızlarında değişik biçimleri vardır. Örneğin Bitlis’te şöylece saptanmıştır: “Benim derdim inekden denede, yarın derdi sürmeden ninede.” İsparta’da ise “Benim derdim oyunla manada, senin derdin inekle danada” biçimi vardır. 116) Bitlis ağzındaki biçimi “Bahme gözüm şaşidü, gör behtım ne yahşidu” olarak gösteriliyor (Zülfikar, s. 70). 117) Değişik biçimi, Gölhisar (Burdur)’dan derlenen “Saç tavlandı, hamur tükendi; kız öğrendi; ömür tükendi” deyimi. 118) Yazı dilimizde “Alan razı, veren razı” biçiminde kullanılan bu söz Bitlis ağzında “Alen razi veren razi, sen ne gezesen ortede belek (alacalı) tazi” (Zülfikar, s. 67) olarak geçiyor. Ayrıca “Alan razı, satan razı; arada ne ararsın kuyruklu tazı” (Tan, 153. örnek) biçimiyle ve daha iki değişkesiyle karşılaşıyoruz (Tan, 154 ve 155 örnekler). 142 Konuşulandan söz, duyduğundan daz, gördüğünden göz kirası ister (Malatya, Bölge I) Daha neler, tavuk meler; kurbağa oturmuş, çocuk beler (Adana, Bölge I) Hey zamane zamane; eşekler arpa kırpar; atlar kaldı sa-mane (Van, Bölge I) Burnu haber alır Toros’tan; kendi korkar horozdan (Sivas, Bölge I) Akıl yok başta; ne gezersin Maraş’ta (Adana ve Malatya, Bölge I) Allah yoluna vermez mangır; şeytan yoluna gider tangır tangır (Çankırı, Bölge I) Bizim evde karı var; hayrı gitmiş, şerri var (Konya, H. Cengiz, Ilgın, 6625) Bu örnekler dikkatle incelenecek olursa düzyazıdaki uyakların ve ses yinelemelerinin yanı sıra, tıpkı atasözleri bölümünde de görüleceği gibi, halk şiirinde anlatıma güç katan ölçülerden de yararlanıldığı görülür. Örneğin Tava delik tas delik; bu da geldi üstelik ve Hey zamane zamane; eşekler arpa kırpar; atlar kaldı samane sözleri halk şiirinde sık rastlanan 7′li (4+3) ölçüdedir. Ağzımı yaktığına göre aş olsa, başımı yardığına göre taş olsa deyiminde ise 7+5 ölçüsüyle karşılaşırız. Bizim oğlan kârdan gelir; eşeği satar yayan gelir de 5 + 5 ölçüsü kullanılmıştır. Bu örnekleri kolayca artırabiliriz. Ancak bu sözlerin asıl ilginç yönleri içerik ve anlatımlarındadır. Yazı dilimizin hemen hemen bütünüyle yabancısı olduğu bu sözlerin büyük bir bölümü nükteye yöneldiği kadar güçlü benzetmeleri ve değişik anlatımları da amaçlamakta, hemen her biri buluş sayılabilecek olan anlatım biçimleri sergilemektedir. Bu bölümdeki örneklerden birkaçına kısaca bir göz atalım: Gittik kebap kokusuna, baktık eşek dağlanıyor deyimi, 143 istekle, bir şeyler umularak yaklaşılan şeylerden uğranılan düş-kırıklığını çok somut bir biçimde dile getirmekte; Sivrisineğe, kavağa yaslanırken… deyiminde ise yetenekleri, gücü çok kısıtlı olan, buna karşılık böbürlenen, yapılan işlerden kendine pay çıkaran kimselerin tutumu, hayvanlara uygulanarak anlatılmaktadır. Hıyarım var diyene tuz alıp seğirtmek deyimi her şeyden yararlanmak isteyen, ufak bir çıkarı için herkesin peşinde koşan insanların bu tutumlarını çok somut ve eğlenceli bir biçimde canlandırır. Bizce, kırk senelik serçeye civcivlik öğretmek, ortak dilimizdeki ‘tereciye tere satmak’tan çok daha güçlü ve aynı zamanda nükteli bir anlatım biçimidir. Öksürse uçkuru kopmak abartmalı, ama güldürücü bir anlatıma tanıktır. Yukarıdaki deyimler içinden en ilginç olanlarından biri, Benim derdim inek ile dana diye başlayandır, kanısındayız. Kimi erkekler geçim için son derece önemli konuların kaygısını çekerken eşlerinin önemsiz ve yalnızca kendi süsleriyle ilgili konuların peşinde oluşlarını “veciz” denebilecek bir biçimde ortaya koyan bu deyimin yanında, Afyon dolaylarından derlenen Herif kazansın, kaltak bezensin deyimi de buna yakın bir durumu -kaba sayılabilecek bir söyleyişle de olsa- başarıyla söze dönüştürür. Kimi kadınların, eşlerinin bütün kazançlarını süse yatırışı-nı uyaklı ve ölçülü (5+5 ölçüsünde) bir deyişle canlandırır. Bizim oğlan kârdan gelir… deyiminde ise olumlu bir sonuç alması, kazançlı bir iş yapması beklenen bir kimsenin bunun tam tersini, kendine ve başkalarına zarar verecek bir iş yapmasını somut bir anlatımla yansıtan bir sözle karşılaşıyoruz. Burada, istenen, umulanla alınan sonuç arasındaki karşıtlık son derece canlı olarak ortaya konmuştur. Beni ister ensesi bitli, ben isterim beli divitti sözü de istenen, düşlenen, umutla beklenen bir şey yerine, bunun tam tersi, kötü bir durumla karşı karşıya gelmeyi çok başarılı bir benzetmeyle dile getiriyor. Buradaki karşıtlık, evlenmeyi bekleyen, beli divitli (okur-yazar) bir kim- 144 şeyle evlenmeyi gözleyen bir kadının, ensesi bitli, fakir, bakımsız, kültürsüz birince istenmesi gibi bir sahne yaratılarak ortaya konuyor. Gerek bu örnekte, gerekse ötekilerinde bu imge ve çağrışımlar bir yandan da ses uyumlarından, uyaklardan yararlanılarak etkileyici sözlere dönüştürülüyor. Hey zamane zamane… deyiminde insanoğluna özgü bir tutum yansıtılmakta, her çağda, her dönemde insanın, yaşadığı zamandan yakınması dile getirilmektedir. Nükteli, eğlendirici anlatımın en güçlü örneklerinden biri ise yazı dilinde de sık kullanılan daha neler! sözcesinin uyaklı sözcüklerle genişletildiği Daha neler, tavuk meler; kurbağa oturmuş, çocuk beler deyimidir; olmayacak, gerçekleşmesi beklenmeyen ya da istenmeyen bir durumu güçlü, satirik anlatımla, abartmalı bir biçimde ortaya koyar. Bu bölümde sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bütün bu örnekler, Türk halkının, Anadolu insanının anlatım gücünü, nükte ve canlandırmadaki becerisini gözler önüne sermekte, etkileyici olduğu kadar da çekici nitelikleriyle, üzerinde durulması gereken sözvarlığı öğelerini oluşturmaktadır. Bizce bunlar Türk insanının adı konmamış kısa şiirleridir.





DEYİMLERDE NÜKTELİ ANLATIM EĞİLİMİ VE TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ ÖRNEKLERİ

6 04 2007

    DEYİMLERDE NÜKTELİ ANLATIM EĞİLİMİ VE TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ ÖRNEKLERİ

Yukarıda verdiğimiz örneklerin birçoğunun (örneğin mikrop, pişmiş kelle, baston yutmuş vb.) doğadaki nesnelere benzetme, onlarla ilişki kurma ya da belli bir tasarım yaratma yoluyla çekici, nükteli, hoşa giden deyimler yaratarak etkileyici anlatım sağlamaya yöneldiği fark ediliyordu. İnsanoğlu, özellikle kızdığı, yadırgadığı, eleştirmek istediği kişi, nesne ve durumları böyle aktarmalarla adlandırırken kimi zaman öç alma duygusunu tatmin etmekte, kimi zaman bir nükteyle eğlenceli bir hava yaratmaya çalışmakta, her durumda da dilin olanaklarından yararlanarak dilin yaratıcılık niteliğini ortaya koymaktadır. Bu bölümde ele alacağımız deyimler yine bir nükte yapmaya, alaylı bir anlatıma yönelen örneklerdir ki, bunlar yapı açısından tek öğeli ya da tamlama biçimindeki deyimlerden ayrılmakta, kimi zaman bir tümce biçiminde, kimi zaman da bir eylem, bir bileşik eylem olarak anlamı yansıtmaktadır. Önce, bir tümce oluşturan, bir yargı bildirenleri gösterelim: Tut kelin perçeminden İstemem, yan cebime koy Al takke ver külah Surata bak, süngüye davran Dam üstünde saksağan (vur beline kazmayı) Kasaba et borcu mu var? Sıçan düşse başı yarılır Cami yıkılmış, ama mihrabı yerinde Ölme eşeğim, ölme (yaza yonca bitecek) Burnu yere düşse almaz Hangi keşişin öldüğünden haberi yok, ‘vay Vartan’ diye ağlıyor Suratına bakanın kırk yıl işi rast gitmez Surat değil, mahkeme duvarı Göğe merdiven dayamış Bir eylem biçimindeki pek çok deyime örnek olarak da şunları gösterebiliriz: aydedeye misafir olmak anasının nikâhını istemek dokuz doğurmak biti kanlanmak kalburla su taşımak10^ aklını peynir ekmekle yemek yüzü sirke satmak’104 kimin arabasına binerse onun türküsünü çağırmak dünyaya kazık kakmak burnundan kıl aldırmamak hoşafın yağı kesilmek ayranı kabarmak fincancı katırlarını ürkütmek şeytana pabucu ters giydirmek 103) Dobruca’da Toyunda şeltekmen suv taşırman’ (düğününde kalburla su taşırım) biçimi vardır. 104) Bir öyküye dayatılmaktadır. 136 137 Bu örnekleri kolaylıkla çoğaltabiliriz. Bundan sonraki bölümlerde de görüleceği gibi, gerek yazı dilimizdeki, gerekse Anadolu ağızlarındaki birçok deyim ve atasözünde, şiirde kullanılan ölçü, uyak ses yinelemesi gibi öğelerden yararlanılarak bir şiir etkisi sağlanmaya çalışılmakta, hoşa giden, bellekte kolay kalan anlatım biçimlerine ulaşılmaktadır. Yukarıdaki örneklerde fark edilen nükteli, alaylı anlatım eğilimine bu öğeler de katılınca sözler daha da güçlenmekte, hem içerik, hem anlatım açısından daha başarılı duruma gelmektedir: Bizim hanım (gelin) bizden kaçar; tutar ele, başın açar Ele (halka, herkese) verir talkını, kendi yutar salkımı Bacak kadar boyu var; türlü türlü huyu var Ustamın adı Hıdır, elimden gelen budur™5 Kılık kıyafet, köpeklere ziyafet Herkese şapur şupur (da) bize (gelince) Ya Rabbi şükür Saldım çayıra; Mevla kayıra Seninki can da benimki patlıcan mı? Turhalh, hep bir halli Gündüz külahlı, gece silahlı Yorgan gitti; kavga bitti Yalınayak başı kabak Dışı kalaylı, içi alaylı Oldu olacak, kırıldı nacak Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede (Nerde kaldı, gayrıya himmet ede) Eliyle hamur ovalar; gözüyle dana kovalar Tıngır elek tıngır saç; elim hamur, karnım aç Ağzım şap şap, midem bir şey görmez Ben derim bayram haftası; o anlar mangal tahtası 105) “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” biçimi de yaygındır. 138 Değişik kavram alanlarından seçilen ve daha birçok örneği gösterilebilecek olan bu deyimlerde gerçek nüktenin çok özgün buluşlarla ve değişik tasarımlar yaratılarak ortaya konduğu görülmektedir. Örneğin aydedeye misafir olmak, yatacak yer bulamayıp geceyi açıkta geçirmek zorunda kalmanın nükteli, ince ve aynı zamanda değişik bir tasarıma başvuran güzel bir anlatılış biçimidir. Olmayacak, mantıksız ve hiç yararı bulunmayan bir iş yapıldığında kullanılan kalburla su taşımak deyiminde güçlü bir yakıştırmayla karşılaşıyoruz (Bu deyim aynı zamanda, Düğününde kalburla su taşırım gibi bir şakada da yer alır). Cami yıkılmış, ama mihrabı yerinde! sözündeki, somutlaştırma yolundan anlatım, güçlü olduğu ölçüde ince, ama bir yandan da nükteye yönelen bir anlatım biçimini sergilemektedir. Tut kelin perçeminden deyimi daha çok, olumsuzluk, olmayacak bir iş belirtirken, yarar sağlamayacak bir çözüm önerildiğinde ve benzeri durumlarda söylenen bir sözdür. Önerilen, akla gelen çözüm yolunun hiçbir işe yaramayacağını, ortaya atılan olasılığın hiç gerçekleşemeyeceğini dile getirirken tam bir karşıtlık, olumsuzluk yansıtan kel-perçem ikilisine başvurulmuş, aynı zamanda mantıksızlıktan kaynaklanan bir güldürü öğesi ortaya konmuştur. Benzetmedeki, benzetme öğesinin seçiminde görülen başarı, Cami yıkılmış… örneğinde olduğu gibi burada da ön plana geçmektedir. Aynı durum, fincancı katırlarını ürkütmek deyiminde de belirgindir. Asık suratlı, itici bir yüz ifadesi olan insanları anlatmada kullanılan Surata bak, süngüye davran ya da Suratına bakanın kırk yıl işi rast gitmez deyimlerinde, hiçbir şeyden utanmayan, pişkin kimseleri betimlemek için başvurulan Surat değil, mahkeme duvarı sözünde yine özgün ve güçlü benzetme öğeleriyle karşılaşıyoruz. Ancak bütün bu deyimler içinden, nüktenin ve değişik tasarımların yanı sıra, ölçü, uyak ve ses yinelemelerinden yararlanan son öbektekiler daha da güçlü anlatımlar sergilemektedir: Ele verir talkını…, 139 Bacak kadar boyu var… gibi örnekler bir yandan halk şiirimiz-deki ölçülerden birine uydurulmuş bulunmakta (4+3 ölçüsü), bir yandan da düzyazıdaki uyaklardan (talkını/salkımı, boyu/huyu) yararlanmaktadır. Öteki örneklerden birçoğunda da, örneğin Ustamın adı Hıdır… ve Tıngır elek tıngır saç… sözlerinde yine ölçü, uyak öğeleri kullanılmış, yer yer ses yinelemelerinden yararlanılmıştır.





DİLDE AKTARMALAR VE AKTARMA ÖRNEKLERİ

6 04 2007

DİLDE AKTARMALAR VE AKTARMA ÖRNEKLERİ

Dünyanın her dilinde rastlanan ve dilcilikte aktarma olarak adlandırılan olaylar, benzetmenin bir ileri aşaması olup anlatıma güç kazandırmak için başvurulan söz sanatlarıdır.52 Örneğin inatçı bir kimse için keçi gibi sözünün kullanılması yukarıda değindiğimiz gibi, bir benzetmeyken aynı kimseden keçi biçiminde söz edilmesi bir aktarmadır. Buna devim aktarması (ya da iğretileme) diyoruz.53 Deyim aktarmasının açık iğretileme denen bir türünde, doğadaki varlıklarla ilgili adların insanlar için kullanılıp aktarılması söz konusuyken kapalı iğretileme denen türünde bunun tam tersi uygulanır; insanlarla ilgili kavramlar, doğadaki varlıklar için kullanılır: boğaz’ın, di/’in, göz’ün, kofun, ayak’m, hatta etek ve yaka sözcüklerinin doğa için kullanılışı (örneğin Çanakkale Boğazı, masanın gözü, ayağı, dağın eteği, Karşıyaka gibi). Bu anlatım biçimi, her dilde, genellikle birbirinden bağımsız olarak yerleşmiştir. Bir başka aktarma türü ise bizim somutlaştırma adını verdiğimiz olaydır ki, bu olayı aşağıda, geniş olarak ele alıyoruz. Bunun yanı sıra, duygu alanları arasında ilişki kurmaya daya- 52) Aktarmalar konusunda geniş bilgi için bkz. Doğan Aksan, Anlambilimi ve Türk Anlambilimi, s. 123-133; 149-155; Her Yönüyle Dil, III, 185-189. 53) Deyim aktarmaları konusunda yine aynı yerlere bkz.

     a) Deyimler ve Deyimlerde Aktarmalar Her dilde, belli bir durumu, bir kavramı, bir duyguyu dile getirmek üzere deyim adını verdiğimiz öğeler kullanılır. Genellikle birden çok sözcükten kurulan deyimler, seyrek olarak da tek bir sözcüğün yan anlamında kullanılmasıyla oluşabilir.55 Türkçeden örnek verecek olursak gözden düşmek, bindiği dalı kesmek, pişmiş aşa su katmak, bir baltaya sap olmak, ağzından girip burnundan çıkmak gibi binlercesini, tek öğeli olanlar için de gözde, akşamcı, gedikli, kaşarlanmış gibi deyimleri gösterebiliriz. Deyimler -bir başka ulusla olan kültür ilişkileri sonunda, ondan çevrilme, alınma değilse- bir dili konuşan toplumun dünya görüşünü, yaşam biçimini, çevre koşullarını, gelenek, görenek ve inançlarını, önem verdiği varlık ve kavramları, kısacası, maddi ve manevi kültürünü yansıtan, o toplumun düşünme biçimini, hatta nükte ve buluşlarını ortaya koyan, dilbilim açısından olduğu kadar yazın ve halkbilim açısından da önemli olan sözlerdir. Ayrıca bu öğeler her dilin iç yapısını, anlam özelliklerini de yansıtır. Bu nitelikleriyle deyimler, her dilin kendine özgü, başkalarından ayrılan bir yönünü oluşturur; bir dilin gerçekleri dile getirmedeki anlayış ve anlatış biçimini gösterir. Dilci ve halkbilim- 54) Bu son iki aktarma türü için de aynı yerlere bkz. 55) Fransızcada tocution ve expression, ingilizcede locution, phrase, term ve idiom, Almanca-da, Redensart ve Ausdruck terimleriyle karşılanan deyim konusunda geniş bilgi için bkz. Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, 3. cilt, Ankara, 1971-1977; Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, III. cilt, s. 37-39. 91 cilef, yalnızca deyimlerine dayanarak bir toplumun bütün kültürünü inceleyebilir, önemli sonuçlar çıkarabilirler. Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, Türkçe, deyimler açısından çok zengin bir dildir. Ömer Asım Aksoy’un yalnızca, bugünkü yazı dilimizde saptadığı deyimlerin sayısı 5742′dir. Bu sayıya elbette, lehçelerde, Anadolu ağızlarında kullanılanlar da katılabilir. Tarihsel metinlerde geçen ve bugün artık yaşamayanları da ekleyecek olursak Türkçenin deyimler yönünden belirgin zenginliği ortaya çıkar. Biz burada doğrudan doğruya deyimler üzerinde durarak bunları sergileme yoluna gitmeyecek, deyimlere, aşağıda inceleyeceğimiz çeşitli anlam olayları ve söz sanatları içinde yer verecek, bunların anlatım güçlerini sağlayan öğeleri de açıklamaya çalışacağız. Daha önceki bölümde değinilen benzetmeler gibi, aktarmalar da en geniş biçimde, deyimlerde kendini belli etmektedir. Deyimlerimizin gücünü oluşturan bu olayların derinliğine inebilmek için sözvarlığımızı bu açıdan incelemek yararlı olacaktır. Bu nedenle, ilk olarak aktarmalar üzerinde duracağız.

    b) Somutlaştırma ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri Bizim somutlaştırma adını verdiğimiz anlatım yolu, dilcilikte deyim aktarması (ya da iğretileme) diye anılan anlam olayının, aktarmaların bir türüdür.56 Her dilde görülen bu olay, soyut, anlatımı güç durumların, olayların, kavramların somut kavramlar aracıyla örneklendirilerek dile getirilmesidir. Bunun en yalın örneği olarak Türkçedeki kavramak ‘bir şeyi elle sıkıca I 56) Deyim aktarması (Yun. metafora, Fr. metaphore, ing. melaphor, Alm. Metapher ve Übert-ragung) çok eskiden beri bilinen bir aktarma türüdür. Bu konuda bkz. Doğan Aksan, An-lambilimi ve Türk Anlambilimi, s. 123 ve ötesi; 153 ve ötesi; Her Yönüyle Dil, III, 187 ve ötesi. Somutlaştırmanın değişik türleri için de aynı yere bkz. tutmak’ eyleminin ‘bir şeyi zihinde aydınlatarak iyice anlamak’ anlamındaki kullanılışını gösterebiliriz. Almancada da aynı anlam için yine ‘kavramak’ demek olan begreifen eylemine başvurulur. Dilde asıl anlamı dışında, ‘bir işte yetişip olgunlaşmak’ yerine kullanılan pişmek gibi, ezilmek, sıkılmak, kızmak, yıpranmak, bozulmak ve benzeri pek çok eylem, hep bu aktarmalarla, bir somutlaştırma sonucunda yeni yan anlamlar kazanmıştır. Bunun yanı sıra, birçok soyut kavramın kökeninde somut bir kavramın yattığı, konunun somutlaştırılarak anlatıldığı da görülür. Nasıl, Türkçede cesaretlendirmek yerine yüreklendirmek denebiliyor, yürek çoğu kez ‘cesaret’ için kullanılıyorsa Fransızcada da coeur ‘yürek’ sözcüğünden türeyen courage ‘cesaret’ anlamına gelir. İngilizcedeki heart ‘yürek’ sözcüğünden türeme hearten eylemi de ‘yüreklendirmek’ demektir. Bu örnekleri bütün dillerden sözcüklerle, kolayca çoğaltabiliriz. Somutlaştırmanın çok belirgin ve güçlü örneklerini deyimlerde görmekteyiz. Örneğin Türkçedeki doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı deyimi bir kurtuluş, bir çözüm, bir çıkış yolu bulunamayan durumları böylesine dile getirir. Temeli yine bir benzetmeye dayanan akıntıya kürek çekmek, öküz altında buzağı aramak, çayı görmeden paçaları sıvamak, iki ayağını bir pabuca sokmak, delik büyü/c yama küçük, yangına körükle gitmek… gibi yüzlerce, binlerce deyim, somutlaştırmadan kaynaklanır. Bir durum, bir olay, bir duygu anlatılırken benzeri bir somut örnek yaratmak üzere onu âdeta belli bir’ olayla sahneye koyma yoluna gidilir. Değişik dillerde görülen somutlaştırma eğiliminin Türkçenin deyimlerinde çok yaygın bulunduğunu, deyimlerin en büyük bölümünde somutlaştırmalara başvurularak anlatıma güç kazandırılmak istendiğini görüyoruz. Anlatılması güç durumların, dünyanın her yerinde insanoğlunun karşılaşabileceği birtakım davranışların, uçucu, tanımı zor duyguların somutlaştırma yoluyla, 92 93 durumu somut bir biçimde ortaya koyan deyimlerle dile getirildiğine tanık oluyoruz. Türkçe, bu kavramların anlatılmasında duruma uygun düşen sahneler çizmekte, güçlü bir ressamın birkaç çizgisiyle konusunu ortaya koyusu gibi, konuyu canlandırı-vermektedir. Burada birkaç örnek üzerinde, özellikle durmak istiyorum: Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla (işit) deyimini bir sözlük yazarken açıklamak gerekse, tanımını vermek gerçekten güçtür. Üniversitedeki öğrencilerimden, tanımlamalarını istediğimde, her seferinde çok zorlandıklarını, iyi bir tanıma ulaşamadıklarını görmüşümdür. Benim şu açıklamamın da eksiksiz olmadığını sanıyorum: “Bir şeyi, uyarmak istediğimiz kimseye doğrudan doğruya değil, onun da etkilenmesini sağlayacak yolda, kendisini kırmadan, dolaylı olarak söylemek”. Ömer Asım Aksoy, deyimi açıklarken,57 “Düşüncelerimi çok yakınım olan birisine söylüyorum. Ama maksadım bunları onun bilmesi değil, doğrudan doğruya kendisine söylemeyi uygun bulmadığım kimsenin bilmesidir. Çünkü sözlerimi ikisi birden dinlemektedir” diyor. Bu deyim Türkçenin anlatım gücünü ortaya koymakta, Türk’ün ne denli sanatlı, ince, ayrıntıya inebilen anlatım yollarına sahip bulunduğunu göstermektedir. Çeşitli lehçelerde de bulunan bu deyimin çok eski olduğu anlaşılmaktadır.58 Benzeri bir yabancı sözle karşılaştırılınca gücü daha iyi beliriyor: Fransızca-daki battre le chien devant le lion (“aslanın önünde köpeği dövmek”) deyiminde, güçlünün önünde ve ona gücü yetmeyeceği için güçsüzün dövülmesi, horlanması gibi bir ayrım da vardır. Ancak Türkçedekinin inceliği ve yararlandığı benzetmenin konuyu eksiksiz anlatmadaki becerisi de dikkati çekicidir. Alman- 57) Deyimler Sözlüğü, 2, 786. 58) Türkçenin Türkmen lehçesinde gizim sana aydyan, gelnim sen eşit biçimine rastlanıyor (bkz. I. Çeneli, Türkmen atasözlerinden örnekler: T. Folklor Ar. No. 338 [1977], 8089). 94 cadaki benzeri atasözü, man meint den Hund und schlagt den Sack (“köpek kastedilir ve çuval dövülür”) ve bir başka biçimi olan den Sack schlagen und den Esel meinen (“çuvalı dövmek ve eşeği kastetmek”) deyimi ise daha değişik imgelerden yararlanır. Türkçe anlatımın gücü ve özgünlüğü, sanırız, bu karşılaştırmalarla daha iyi belirmektedir. Burada, diller, dolayısıyla o dilleri konuşan toplumların kendine özgü düşünme, benzetme ve anlatım ayrımlarını ortaya koyacak birkaç örnek üzerinde daha duralım: Türkler bir kimseye, olmayacak bir işi basarsa bile bir iş için izin verilemeyeceğini anlatmak üzere ağzıyla kuş tutsa (faydası yok ya da nafile) biçiminde bir benzetmeye başvururlar. Burada gerçekleştirilemeyecek, becerilemeyecek bir iş için ağızla kuş tutmak gibi, gerçekten olanaksız bir olaydan yararlanan bir benzetmeye gidilmiştir. Olanaksız bir şeyi yapmayı düşünmek ya da yapmaya kalkmak anlamını verebilmek için Fran-sızcada prendre la lune avec les dents (“ayı dişler [iy]le almak, tutmak”) gibi imaja başvurulur. Almancada ise Türkçedeki ağzınla kuş tutsan faydası yok deyimine yaklaşan wenn du dich auf den Kopf stellst (“başının üzerine dikilsen”) sözüyle aynı olanaksızlık belirtilir. Türkçedeki topun ağzında olmak deyimi bir kimsenin tehlikeye çok yakın, sürekli tehlikede olduğunu anlatmak üzere kullanılır. Buna yakın anlamdaki kelle koltukta olmak deyiminin ise Farsçadaki benzeriyle (ser-i hod [ya da hîş] ber kef nihâden) (“başını ele almak”) ilişkisi olabilir. Fransızcadaki le couteau sur (ya da sous) la gorge (“bıçak boğazında”) deyimi de buna yakın bir anlamdadır; bir şeyi zor altında yapmayı, korkutularak yapmaya zorlanmayı anlatır. Türkçedeki ensesinde boza pişirmek yine çok güçlü ve özgün bir anlatımın tanığıdır. Boza gibi güç pişen bir içeceğin bir insanın ensesinde pişirilmesi gibi bir tasarım, bir kimseye 95 t ne büyük sıkıntılar çektirildiğini, ne kadar eziyet edildiğini anlatabilmek için kullanılan, zor bulunabilecek bir benzetmedir. Türkçeye, sözcüğü sözcüğüne ‘birinin sırtında şeker kırmak1 biçiminde çevrilebilecek olan Fransızca casser du sucre sur le dos de quelqu’un deyimi ise bambaşka bir kavramı (“birini çekiştirmek, hakkında atıp tutmak, dedikodusunu yapmak”) yansıtır. Türkçedeki çok değişik somutlaştırmalardan birkaç örnek üzerinde daha duralım: Nedeni anlaşılamayan, yeri ve zamanı olmayan bir yakınlık göstermenin somut bir biçimde dile getirilişini bayram değil, seyran değil (ya da düğün değil bayram değil) eniştem beni niye öptü deyiminde görüyoruz. Bu deyimle aynı zamanda yersiz ve zamansız olarak bir kimseye ilgi gösterip iltifat etmenin gizli bir nedeni olabileceği biçimindeki bir sezgi, bir yorum da nükteli biçimde anlatılmış oluyor. Çözümlenmesi, doğru yolun kestirilmesi güç, olanaksız bulunan durumlarda her seçeneği bir engel ya da bahaneyle bir yana atan kişilerin davranışlarını anlatmak üzere söylenen, “Baba bir hırsız tuttum. -Getir! -Gelmiyor; -Bırak! -Gitmiyor” sözü de aynı açıdan çok ilginçtir. Türkçe burada âdeta bir tiyatro oyunundan bir sahne vermekte, kişilerin kimi zaman rastlanan davranışlarını çok somut bir biçimde ortaya koymaktadır. Denizi (denizden) geçip çayda boğulmak da böyle bir somutlaştırma ürünüdür. Yapılması çok zor bir işi başarıp da ona oranla çok küçük bir sorunu çözemediği için başarısızlığa uğrayan bir kimsenin ya da kimselerin durumunu anlatmak üzere kullanılır. Aşağıda verilen örneklerden de görüleceği gibi, deyimlerde somutlaştırma eğilimi önemli bir rol oynar. Bunlardan, önce eylemlerle kurulmuş deyimlere yer verelim: 96 iğneyle kuyu kazmak kılı kırk yarmak ince eleyip (eğirip) sık dokumak armudun sapı var, üzümün çöpü var demek kendi yağıyla kavrulmak sinekten yağ çıkarmak (sineğin yağını hesap etmek) sakaldan kesip bıyığa eklemek ayağını yorganına göre uzatmak pişmiş aşa (soğuk) su katmak kaş yapayım derken göz çıkarmak topal eşekle kervana karışmak gâvura kızıp oruç bozmak İsa’yı küstürmek, Muhammet’i de memnun edememek ata et, ite ot vermek suyu bulandırmak Sultanahmet’te dilenip Ayasofya’da sadaka vermek Müslüman mahallesinde salyangoz satmak körler mahallesinde ayna satmak atla arpayı bozuşturmak dokuz doğurmak diken üstünde oturmak etekleri zil çalmak kabına sığamamak yüreğinin yağı erimek yüreği ağzına gelmek şeytanın yattığı yeri bilmek lep demeden leblebiyi anlamak (birini) suya götürüp susuz getirmek (birinin) ayağının altına karpuz kabuğu koymak (birinin) ayağını kaydırmak (birinin) ağzından girip burnundan çıkmak bindiği (oturduğu) dalı kesmek 97 tuttuğu dal elinde kalmak ipin ucunu kaçırmak pusulayı şaşırmak (bir) pire için yorgan yakmak baltayı taşa vurmak altın adını bakır etmek Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak doğmamış oğlana (çocuğa) don (fistan) biçmek çayı görmeden paçaları sıvamak başını taştan taşa vurmak (hangi taş sert ise ona vurmak) attan inip eşeğe binmek atını sağlam kazığa bağlamak saçını süpürge etmek göğüs germek göbeği çatlamak eli böğründe kalmak gözünü budaktan sakınmamak (birinin) kulağını bükmek göz yummak burnundan düşen bin parça olmak diş bilemek uyuyan yılanın kuyruğuna basmak akıntıya kürek çekmek tavşana kaç, tazıya tut demek öküz altında buzağı aramak aba altından değnek (sopa) göstermek ağaca çıksa pabucu yerde kalmamak cihan yansa içinde hasın olmamak nabza göre şerbet vermek bin dereden su getirmek gökte ararken yerde bulmak boy hedefi olmak (birinin) çanına ot tıkamak taşı gediğine koymak açık kapı bırakmak ayaklar baş, başlar ayak olmak hizaya gelmek hizaya getirmek dal budak salmak ok yaydan çıkmak çivisi çıkmak gemi azıya almak örtbas etmek kaşığıyla verip sapıyla göz çıkarmak59 koyduğum yerde otlamak gözünün üstünde kaşın var dememek yorgunu yokuşa sürmek tükürdüğünü yalamak yakayı ele vermek yakayı kurtarmak küpünü doldurmak (birinin) kanını kurutmak (birinin) ekmeğine yağ sürmek (birinin) gönlünü yapmak (birinin) suyuna gitmek içine kurt düşmek kurtlarını dökmek (birinin) ağzına bir parmak bal çalmak (birinin) önüne bir kemik atmak burnu kaf dağında olmak ölmüş eşek aramak 59) Lehçe ve ağızlarda çok yaygın olan bu sözün Kazan lehçesindeki biçimi kaşığı bilen bire, sabi bilen küzni cıgara, Dobruca’daki biçimi se kaşıgıman aş berer, sabıman koz şıga- nrtlır. 98 99 “Hl pes etmek öpüp başına koymak bıçak kemiğe dayanmak mendil açmak avuç açmak kesenin ağzını açmak kavuk sallamak el etek öpmek kuyruk sallamak kol kanat germek kanatları altına almak ocağını tüttürmek ocağı sönmek ocağını söndürmek (birinin) kulağına bir şey koymak kulağına küpe etmek kulağı kirişte olmak kulak kabartmak kulak asmamak mürekkep yalamak (yalamış olmak) esamisi okunmamak içine doğmak koltukları kabarmak kuru tahtada kalmak piç olmak (birinin) ağzını kapamak sırra kadem basmak canına sokacağı gelmek Bu örneklerin daha pek çoğu gösterilebilir. Bilindiği gibi, her toplumda bir durum, belli bir tepki ve bir duygunun jest ve mimiklerle dile getirildiği görülür. Bir şeye 100 olumsuz yanıt verme, bilgisi olmadığını belirtme için kişi, toplumda yaygın olan jest ve mimiklerden yararlanır. Örneğin omuzlarını hafifçe kaldırıp dudaklarını belli bir biçime getirmek Türkler için bir şeye aldırmamak, o şeyle ilgilenmemek ya da o konuda bilgisi olmamak anlamına gelir. Türkiye Türkçesinde bu jest ve mimiklerin sözcüklere dönüştürülerek bir somutlaştırmayla belli kavramları dile getirdiğini görüyoruz: parmağı ağzında kalmak ‘şaşmak’ parmak ısırmak ‘şaşmak, hayranlık belirtmek’ yaka silkmek ‘bıkmak usanmak, nefret etmek’ yüzü kızarmak ‘utanmak’ burun kıvırmak ‘önem vermemek, beğenmemek1 omuz silkmek ‘aldırmamak, ilgilenmemek’ ses çıkarmamak ‘kabullenmek, karşı çıkmamak’ gibi. Aşağıda vereceğimiz örnekler daha çok, bir yargı bildiren, bir tümce oluşturan deyimlerdir ki, kavramı genellikle, olmuş bir olaya dönüştürerek somutlaştırmayla anlatır: Ne kızı veriyor, ne dünürü küstürüyor Öküz öldü, ortaklık bitti (bozuldu) Kedi olalı, bir fare tuttu Çiğ yemedim ki karnım ağrısın Dağ fare doğurdu Eski çamlar bardak oldu50 Ölme eşeğim ölme (yaza yonca bitecek) Saçın ak mı, kara mı, önüne düşerse görürsün Kestane kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş 60) Burada bardak sözcüğünün eski anlamını (“tahta testi”) bilmeyenler değişik bir ilişki kurarak sözü eski camlar… biçimine sokmuşlardır ki, aynı deyimin bir variyantı olarak yaşayan bu biçimde cam’m yer alışı doğal bir dil olayı olarak düşünülebilir. 101 Yağmur olsa kimsenin tarlasına yağmaz Ne kokar ne bulaşır Fare deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış Tencere dibin kara, seninki benden kara Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasm) Deveye “boynun eğri” demişler, “nerem doğru ki?” demiş Takke düştü, keller göründü Kel başa şimşir tarak6’1 Aşağı tükürsem sakal(ım), yukarı tükürsem bıyık(ım) Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Alacağına şahin, vereceğine karga Gündüz külâhlı, gece silâhlı Hem nalına, hem mıhına Yukarıdaki örnekler anlam açısından dikkatle incelenecek olursa bu sözlerin her birinin birbirinden az çok ayrılan değişik durum ve olayları, insanoğlunun her toplumda karşılaşılan tutum ve davranışlarını dile getiren güçlü somutlaştırmalar olduğu görülür. Hemen hepsi ters, olmayacak, yapılması gereken bir davranışı anlatan aşağıdaki deyimler arasında, anlattıkları kavramlar açısından fark vardır: Örneğin baltayı taşa vurmak’ı ele alacak olursak çok keskin olması gereken, ancak ağacı kesmek üzere keskinleştirilen ve sert nesnelere vurulduğunda hemen bozulan baltanın taşa vurulması, hiç yapılmaması gereken, son derece yanlış bir iştir; istenmeden büyük bir hata işlemek, farkında olmadan önemli bir yanlış yapmak gibi bir durum, ancak böyle bir anlatımla somutlaştırılabilirdi.62 Pişmiş aşa (soğuk) su katmak deyimi ise yapılmakta, sonuçlanmak üzere olan bir işi engelleye- 61) Bu deyim lehçelerde de vardır. Örneğin Kazan lehçesinde “Taz (daz) başka (başa) timir tarak” biçiminde yaşar. 62) Almancada aşağı yukarı aynı durumu dile getiren einen Bock schiessen “tekeyi vurmak” deyimi kullanılır. 102 cek, işin gidişini ve sonucunu kötüleştirecek bir girişimde bulunmak anlamına gelen, böylesine bir somutlaştırmadır. Aynı kavram alanına giren kaş yapayım derken göz çıkarmak deyiminde yine büyük bir hatanın işlenmesi söz konusudur. Ancak burada bir şeyi farkında olmadan yapmak değil, iyi niyetle ve önemli olmayan bir yönünü düzeltmek amacıyla başlanan bir işte son derece kötü sonuç verecek bir yanlış adım atılması, dönülmeyecek bir sonucun alınması anlatılır. Ata et, ite ot vermek, bütün bütün yanlış ve ters bir işi gerçekleştirmek anlamındadır. Gâvura kızıp oruç bozmak ise konuyla ilgisi olmayan bir nedenle kızarak gereksiz yere, kendisine zarar verecek bir iş yapmayı anlatır. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak yine yanlış bir davranışın anlatımıdır. Ancak burada, biraz tamah sonucu, daha iyiyi sağlamaya çalışırken eldekini yitirme gibi kötü sonuç veren yanlış bir davranış söz konusudur. Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi, başka bir kavram alanı oluşturan aşağıdaki deyimlerde de birbirinden farklı durumlar, nitelik ve davranışlar, somutlaştırmalarla dile getirilir. (Birini) suya götürüp susuz getirmek’te insanı her durumda aldatabilecek kadar kurnaz olan bir kimsenin niteliği anlatılmıştır. Şeytanın yattığı yeri bilmek deyiminde yine kurnazlığın anlatımı söz konusu olmakla birlikte, bir kimseyi kandırma, aldatma eyleminden söz edilmez. Şeytana pabucunu ters giydirmek deyiminde ise yine aynı kavramla ilgili olmakla birlikte, daha çok tanık olunmuş bir duruma dayanan kurnazlık nitelemesi vardır. Bir başka kavram alanına geçecek olursak kendi yağıyla kavrulmak deyiminde, kendi olanaklarıyla çok tutumlu, ekini belli etmeyen bir geçim anlatılırken aynı kavram alanına giren sinekten yağ çıkarmak’ta hem hasislik hem de her işin çıkar sağlanabilecek bir yönünü hesap edip ona göre davranma dile getirilir. Sakaldan kesip bıyığa eklemek deyimi kendi yağıyla kavrulmak deyimine anlamca çok yakın olduğu halde birincisi 103 daha çok, eyleme dönüktür; geçmiş, tanık olunmuş olaylara dayanırken ikincisi süreklilik gösterir; sürekli bir geçim biçimini anlatır. Bu örnekleri de kolayca çoğaltabiliriz. Hemen her demet içinde yer alan deyimlerde değişik benzetmelerle birbirinden anlamca ayrılan somutlaştırmalarla karşılaşırız. Çoğunluğu eylemlerden oluşan yukarıdaki somutlaştırma örneklerinden sonra, tamlama ve tek öğeli deyim niteliği taşıyan kimi deyimlere de kavram alanlarına göre yer vermek istiyoruz ki, bunlarda da özgün ve güçlü benzetmelerle somutlaştırmaya başvurulduğu görülmektedir. Kavram alanlarına göre ele alınacak olursa, insanlara özgü huyların, karakterlerin, ruhsal yapıların ve niteliklerin belirlenmesinde yararlanılan deyim aktarmalarının sayısı yazı dilimizde adamakıllı kabarıktır. Bunlarda dikkati çeken bir nokta, özellikle yadırganan, hoşlanılmayan ruhsal yapıları dile getirenlerin, kötüleyici, aşağılayıcı olanların sayısının çokluğudur. Bunları, anlamca yakınlıkları açısından, öbekler halinde sıralamayı uygun bulduk: kaypak sinameki iki yüzlü fırdöndü fırıldak cambaz sinir küpü deli fişek deli bozuk kavga kaşağısı eli maşalı eli sopalı mikrop karıştırıcı kara çalı yılan iblis gâvur III feleğin çemberinden geçmiş şeytan şeytanın art ayağı kulağı kesik hinoğluhin lâf ebesi çene kavafı çalçene çenesi düşük çenesi kuvvetli çenebaz IV eli bayraklı çirkef kaçık yaltakçı şakşakçı dalkavuk kılkuyruk çanak yalayıcı yağcı sallabaş kahve dö- vücünün hınk deyicisi çıtkırıldım nanemolla VI muhallebi çocuğu hanım evlâdı anasının kuzusu mahalle karısı sokak süpürgesi fındıkçı erkek Fatma düttürü Leyla saçaklı Kaziye kokmuş VIII IX boşboğaz çaçaron dilli düdük ağzı lâf yapan ağzı kalabalık eli yufka cebi delik ipsiz boş gezenin boş kalfası kaldırım mühendisi donsuz yapışkan sulu VII pişkin yüzsüz tok evin aç kedisi arayıcı fişeği piç kurusu şeytan çekici bacaksız cin tekne kazıntısı 104 Bu örneklere, değişik alanlardan kavramları yansıtan ta- maymun, telaşe müdürü, lüzumsuz işler müdürü, so- 105 ¦ il ğuk neva, yere bakan, şıpsevdi, gelgeç, maymun iştahlı, kulağı delik, ağzı sıkı, ağzı pek, eli sıkı, mıhsıçtı, kirli çıkı… gibi pek çoğunu ekleyebiliriz. Birkaçı dışında, tümüyle olumsuz yargıları yansıtan bu örneklerden, özellikle karakter açısından güvenilmez nitelikteki insanları belirleyenlerin (I. öbek) ve gereksiz yere, çok konuşanları betimleyenlerin (III. öbek) sayısının kalabalık olduğu görülmektedir. Bizce bu durumda, Türklerin bu iki tür insanla ilgili değerlendirmelerinin etkisi olmalıdır. Özellikle çok konuşmanın ve fazla konuşan kişinin toplum içindeki değerlendirilişi ilgi çekicidir. Anlatım yolu, anlatımdaki özgünlük ve başarı açısından ele alacak olursak, çok ve yersiz konuşanlarla ilgili deyimlerden lâf ebesi ve çene kavafında bir yaratı sayılabilecek buluşlar, an-lambilim açısından “alışılmamış bağdaştırmalar”63 sayılabilecek anlatım biçimleriyle karşılaşırız. Çenebaz bir ömekseme (analo-gie) ürünüdür (krş. cambaz, hokkabaz gibi örneklere uydurulmuştur). Dilli düdük bir aktarma, çaçaron ise Cicero kişi adından bozma, onunla ilgi kuran bir anlatım biçimidir. Sinirli, kavgacı kişileri dile getiren II. öbekteki e/i maşalı, eli sopalı, eli bayraklı deyimleri doğrudan doğruya birer figür yaratarak bunların ortaya koyduğu tasarımlardan ve duygulardan yararlanmakta, etkili anlatıma yönelmektedir. IV. öbekteki-lerden kahve dövücünün hınk deyicisi, çanak yalayıcı, kılkuyruk, çok güçlü benzetme ve tasarımların tanığıdırlar. Gerek bu örneklerde, gerekse V. öbekteki kaldırım mühendisi deyiminde, aynı zamanda nükteyle ve güçlü bir yaratıyla karşılaşıyoruz. V. öbekteki çıtkırıldım ise yansımalardan da yararlanan çok canlı bir betimleme örneğidir. Doğrudan doğruya kadınlar için kullanılan VIII. öbekteki örneklerden solca/c süpürgesi, doğadaki nesnelerin insan için kullanılmasıyla oluşan bir aktarma türüdür; çok gezen, durma-63) Alışılmamış bağdaştırmalar için bkz. Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, III, 204-206. 106 dan sokakta dolaşan kadınları betimlemeye yönelir. Çocukları nitelemek için başvurulan öğelerin yer aldığı IX. öbekteki arayıcı fişeği de aynı yoldan anlatımın örneğidir. Tekne kazıntısı ise yaşlanmış ve artık çocuğu olmayacak kimselerin son çocuklarını anlatmada kullanılan ilgi çekici bir benzetme, özgün bir aktarmadır. İnsanların beğenilen huylarını ve niteliklerini belirlemede başvurulan aktarmalara örnek olarak da aşağıdaki deyimleri verebiliriz: uyaroğlu çöpsüz üzüm yumuşak başlı alçak gönüllü gönlü bol gönlü zengin gönlü tok gözü tok tok gözlü insan sarrafı Bu deyimler içinden, insanlar, özellikle evlenmesi söz konusu olan genç erkekler için kullanılan çöpsüz üzüm, Türkçe-nin bizce en güzel deyim aktarmalarından biridir. Üzüm gibi tatlı, sevilen bir yemişin bir de çöpünün olmayışı, onun zevkini büsbütün artırır. ‘Kusuru, takıntısı olmama’ kavramını somut bir biçimde dile getirmek için oluşturulan bu tamlama, evlenmeye aday kimselerin durumlarının çok elverişli, yakınlarının az olduğu hallerde kullanılır. İnsan sarrafı da ilgi çekici bir örnektir; yukarıda geçen çene kavafında olduğu gibi, burada da bir meslek adı, bir benzetme öğesi olarak kullanılmış, insanları iyi tanıyan, deneyimli bir kişi, tıpkı altın, gümüş gibi değerli maddelerin uzmanı olan kişi gibi düşünülmüştür. 107 w İnsanların fiziksel yapılarını, dış görünüşlerini betimlerken doğadaki varlıklardan, onlarla olan benzerliklerinden yararlanan deyim aktarmalarına da başvurulur. Bunlar çoğunlukla kötüleyici, aşağılayıcı anlamda kullanılır: irikıyım çam yarması yağ tulumu at anası tosun hamhalat II bastıbacak yerden bitme yer cücesi kavruk fındık kurdu çitlembik maymun şebek çehre züğürdü pişmiş kelle III yüzüne bakılmaz karakoncolos işkembe suratlı muşmula suratlı kepçekulak kocakafa sallabaş64 pisbıyık baston yutmuş sırık Bu örnekler içinden I. öbektekiler iri yapılı kimseler için kullanılmakta, II. öbektekiler bunun tersi niteliktekileri betimlemekte, III. öbektekiler ise yüz çirkinliğini, belirli fiziksel özellikleri dile getirmektedir. Her biri değişik bir benzetme ve buluş niteliği taşıyan bu deyimler içinden örneğin pişmiş kelle, sürekli, yerli yersiz dişlerini göstererek sırıtan bir insan için kullanılan çok başarılı bir benzetme örneğidir. Çoğunlukla, doğadaki nesnelerin insana uygulanmasıyla oluşturulan bu örnekler içinden baston yutmuş’ta da özgün, ama eğlendirici bir benzetmeyle karşılaşıyoruz. Konular, durumlar, işler, sorunlar için de aşağıdaki aktarmalara başvuruluyor: çıbanbaşı ömür törpüsü demir leblebi ateşten gömlek kör dövüşü temcit pilâvı yılan hikâyesi kurt masalı bityeniği kuyruk acısı kurusıkı çocuk oyuncağı devlet kuşu yürek yarası içler acısı 64) Burada, önceki anlamdan ayrı olarak, sürekli başını sallayan kimseleri betimlemekte kula-nıldığını belirtmeliyiz. Çoğunluğu, kötülemeli anlatımı yansıtan bu örneklerden çıban başı’nda deşilmesi, ele alınması tehlikeli olan, sürekli tehlike yaratan bir durum, bir sorun dile getirilmekte; ateşten göm-lek’te yine aynı türden bir somutlaştırmadan yararlanılmaktadır. Ömür törpüsünde soyut bir kavramın, insana durmaksızın eziyet çektiren, onu hırpalayan bir sorunun, eziyetli bir işin somut bir nesneyle dile getirilmesi söz konusudur; törpünün, sürüldüğü maddeyi aşındırma özelliğinden yararlanılarak, insanın ömrünü kısaltan konu “törpü” kavramıyla ilişkiye sokulmuştur. An-lambilim açısından önceleri alışılmamış bir bağdaştırma iken sonradan genelleşince dile yerleşmiş, alışılmış duruma gelmiştir. Demir leblebide gerçekleştirilmesi çok güç bir iş, başa çıkılması zor bir kimse anlatılmaktadır. Kör dövüşü örneğiyle de son derece güçlü bir imge yaratılmıştır. Ortak bir doğrultuda çaba harcamaları, savaşmaları gereken kimselerin, kimin ne yaptığı, hangi amaca yöneldiği, kimin kazandığı belli olmayacak bir duruma gelmiş çabalamaları betimlenirken körler arasında yapıldı- 108 109 ğı varsayılan bir dövüş tasarlanmıştır. Kuyruk acısında ve öteki örneklerde de aynı güçlü aktarmalar göze çarpıyor. Bütün bu örnekler Türkçenin, bu arada onun bugünkü en önemli temsilcisi Türkiye Türkçesinin yazı dilinin ne denli güçlü anlatıma yöneldiğine, deyim aktarmalarına ne kadar büyük ölçüde yer verdiğine tanıktır. 

    c) Anadolu Ağızlarında Somutlaştırma Anadolu ağızlarının çok zengin sözvarlığı içinde, yazı dilinde olduğu gibi, soyut kavram, durum ve davranışları somut bir biçimde, aktarmalardan yararlanarak dile getiren birçok örnek vardır. Bu örnekleri aşağıdaki öbeklerde sıralayarak gözden geçirmek istiyoruz: 1) İnsanoğlunun değişik durumlarda ortaya çıkan tutum ve davranışlarını somutlaştırarak anlatanlar: Sağdım sütünü, okşadım budunu; sağamadım sütünü, kör inek koydum adını (İsparta, Bölge I).65 Bu söz, kendisinden yararlanılırken hoş tutulan, övülen kimsenin bu yararlanma durumu sona erince hor görülmesi biçimindeki bir davranışı bir inekle onun sağılması üzerine uygulayarak dile getirir. Yaza çıkarttık danayı, beğenmez oldu anayı (Kayseri, Bolu, Bölge I) sözü ise iyi bir ortama ve koşullara kavuşan kimsenin güç beğenir, kendini beğenir duruma gelmesini bir hayvana uygulayarak anlatır. Mundar öldüğüne bakmaz, öd ağacından tabut ister (Bo- 65) İsparta’da derlenen değişik biçimi şöyledir: “Sütlü iken sağdım sütünü, sütsüz iken koca domuz koydum adını” (Silifke – içel). lu, Konya, Bölge I) deyiminde de yine bir başka davranışın dile getirildiğini görüyoruz; burada da durumunun kötülüğüne, yoksulluğuna karşın gözü yükseklerde olan kişinin davranışları anlatılır. Köy buldu da Müslüman sorar (Malatya, Bölge I), yine böyle bir anlatım biçimidir; zor koşullarda aradığını bulan, ama bununla yetinmeyen, titizlenen kimsenin tutumunu dile getirir. Yoksulluğuna, elverişsiz durumuna bakmadan dış görünüşünü iyi göstermeye kalkan, gözü yukarılarda olan insanların bu davranışlarını dile getirmek üzere kullanılan aşağıdaki, birbirine yakın sözler bu davranışın ne türlü yadırgandığını göstren ilginç örneklerdir: Evde yok un bulgur, kır ata binmiş hop hop (ne yaman) kalgır (Konya, Afyon, Bölge I) Evinde yoktur gecelik, gönlünden geçer hocalık (Kars, Bölge I) Evinde yok ayran aşı, kendi gezer bölük başı (Bilecik, Bölge I) Evinde yok bulgur, ağzı çalıyor tambur (Malatya, Bölge I) Elinde yok mangır, gözü sarayda kalgır (İsparta, Bölge I) Gece mitilde yatar, gündüz çalım satar (Elazığ, Bölge I) Başındaki fese bak, girdiği kümese bak (Bolu, Bölge I) Pantolu kumaş, evinde yoktur aş (Hakkâri, Bölge I) Kepeği yok itine, kemha yamar götüne (Ordu, Bölge I) Aba bulamaz etine, atlas yamar götüne (Ordu, Bölge II) Kılığı adam kılığı, yediği ekmek kırığı (Muğla, Bölge II) Bakmaz haline, halhal takar koluna (İçel, Bölge II) Çalımına bakarsın, çırak durasın gelir; evine bakarsın, sadaka veresin gelir (Kayseri, Bölge II) Çuvalında buğday yok, boş değirmen arar (Balıkesir, Bölge I) 110 111 Bir şinik darısı var, beş değirmende un öğütmek ister (Niğde, Bölge II) Ahırda yatar, düşünde padişah görür (Niğde, Bölge II) Malını kedi götürür, gönlünü deve götürmez (Burdur, Bölge II) İş buyursan kaykılır, bir iplik çeksen kırk yaması birden dökülür (Afyon, Bölge II) 2) Değişik insan karakterlerini somutlaştırma yoluyla dile getiren deyimler-. Hem kız evinde oynar, hem oğlan evinde (Antalya, Bölge D Dağı görür tavşan, suyu görür balık olur (Sivas, Bölge I) Suyu görür balık olur, pusu görür tilki olur (Kırşehir, Bölge II) Kurtla güler, kuzuyla ağlar (Bolu, Bölge I) Ölüyü görür ağlar, davulu görür oynar (Niğde, Bölge II) Düğün evinde oynarım, ölü evinde ağlarım (Alanya Folkloru III, 53) Davulu gördüm oynarım, ölüyü gördüm ağlarım (Alanya Folkloru III, 49) Hangi tavuğun darısı çoksa onun civciviyim (Ankara, Bölge I) Arasa’da dilenir, Kalaltı’nda sadaka verir (Gaziantep, Bölge 1)66 Mercimek ağacından kırk günde iner (Alanya Folkloru ‘ III, 76) Eşine eşine çihdi tandır başına (Erzurum)6? 66) istanbul ağzındaki Sultanahmet’te dilenip Ayasofya’da sadaka vermek deyimiyle bunun arasındaki yakınlık ilgi çekicidir. 67) Çeşitli oyunlar çevirerek bir kimsenin önemli bir mevki elde edişini dile getirir (Efrasiyap Gemalmaz, Erzurum Ağzı, III, 299). 112 Bir yargı bildiren, birer tümce kuruluşundaki bu örneklerin yanı sıra, Anadolu ağızlarında çok değişik aktarmalardan yararlanan ve çoğunluğu tamlamalardan oluşan aşağıdaki örnekler de karakterleri somut bir biçimde dile getirir: Yazı dilinde olduğu gibi, ağızlarda da ‘geveze’, ‘çok ve yersiz konuşan’ kavramı için çok değişik deyim aktarmalarından, somutlaştırmalardan yararlanılır. Yalnız bu kavram için, doğrudan doğruya ağızlarda kullanılan türetmelerin dışında, şu karşılıklara da rastlıyoruz: dilli dibek (Van, DS, IV) dil damak (Burdur, Gaziantep, DS, IV) yel değirmeni (Sivas, DS, XI) çenesi yelli (Kayseri, Bölge I) çenesi şakırdak (Bolu, DS, III) yalak (Afyon, Aydın, İzmir… DS, XI) şakşak (‘büyük taneli tespih’ anlamı da vardır; Tokat, Eskişehir, Ankara dolayları, DS, X) bağırtlak (Balıkesir, Kastamonu, Çankırı… DS, II) “Sıkılgan” kavramını adlandırırken ağızlarda ağzı yumruk (Amasya, DS, I); ağzı yumlu (İsparta, Tokat, Sivas, Konya, DS, I) gibi birden çok öğeli aktarmaların yanı sıra singin (İsparta, Giresun, Konya, Muğla, DS, X); yumulgan (Giresun, DS, XI); utansak, utancak (Çorum, Samsun, Amasya… DS, XI); udlu (İsparta, DS, XI); büznük (Kars, Erzurum, DS, II) gibi tek öğeli, aktarmalı türetmelerden de yararlanılır. Bu örneklere değişik kavram alanlarından seçtiğimiz, yine insan karakterlerini somutlaştırmayla canlandıran aşağıdaki örnekleri de ekleyebiliriz: sır tutmayan kimse’ sırrını saklayan kimse’ içinden pazarlıklı’ boğazı kısa (Edirne, DS, II) yer delen (Kars, Bölge I) dişi kamında (Niğde, DS, IV) 113 ‘saf görünen kurnaz’ ‘sessiz, anlayışsız’ ‘geç kavrayan’ ‘ağır kanlı, kaygısız’ ‘cimri, görgüsüz’ ‘yabani’ ‘görgü kurallarını bilmeyen, kaba’ ‘parasız, yardıma muhtaç’ ‘tembel’ ‘bir şeyi elinin ucuyla tutan’ ‘titiz, huysuz’ ‘sinirli’ ‘çabuk kızan’ ‘kavgacı’ ‘dönek’ ‘inatçı’ ‘kıskanç’ ‘dedikoducu’ (kadın) ‘ahlâksız’ ‘ahlâksız, arsız’ (kadın) değersiz, bayağı kimse’ heybeli melek (Niğde, Bölge II) saman sığırı (Burdur, Bölge I) soğuk beyinli (Afyon, Bölge I) gıcılamaz kağnı (Niğde, Bölge II) karaçanak (Artvin, DS, VIII) gözü dar (Niğde, Gaziantep, Bölge I) ılkıdan tutma 68 (Tokat, DS, VII) akkaya bülbülü (Edirne, DS, I) ciğeri çıkık (Alanya Folkloru, III, 101) yapışık (Niğde, DS, XI) ağır daban (İsparta, Burdur, Tokat, DS, I) mum elli (Afyon, Bölge I) huy çılcisı (Çankırı, Bölge II) ramazan tiryakisi (Aydın, Bölge II) cin kafalı (Kayseri, Bölge I) naili beygir (Afyon, Bölge I) macuncu fırıldağı (Kocaeli, Bölge II) odun kuyruk (Denizli, Bölge I) günü^ gömleği (Konya, Bölge I) haber tulumu (Rize, Bölge I) İtinalı (İsparta, DS, VIII) fışgı (Yozgat, DS, XII) adam küsuratı (Ordu, Bölge I) i ‘sevimsiz, soğuk’ ‘sevimli, cana yakın’ ‘uçarı, havai’ ‘kazandığını tutamayan’ ‘çok gezen’ ‘gereksiz yere üzülen’ ‘fettan’ (kadın) ‘utangaç’ donyağı dolması (Sivas, Bölge I) yıldızı dişi (İsparta, Tokat, Sivas, DS, XI) yel beyinli (Giresun, Bölge II) altın oluğu (Rize, Bölge I) ayağı cıvık (Gaziantep, Kayseri, Bölge I) ödenmiş borçların kefili (Denizli, Muğla Bölge I) peşkir atlamış (Mansuroğlu, Edirne Ağzı, 187) eli koynunda (Antalya, DS, V) 68) ilki (yılkı) ‘at sürüsü, yabani at sürüsü’ anlamındadır. Deyimin hayvanlar için kullanılırken insanlara da uygulandığı anlaşılıyor. 69) günü Anadolu ağızlarında, pek çok yerde ‘kıskançlık, haset’ anlamında yaşamaktadır (Is– parta, Balıkesir, Çanakkale… DS, VI). Ayrıca ‘kıskanç’ için günücü sözcüğüne de rastlıyoruz. 114 Bu anlatım biçimleri arasında değişik aktarmalardan yarar-vl lanan kimi örnekler gerçekten, ilgi çekicidir. Örneğin ‘nazlı kız’ ;¦. için çiçeklerle ilgili bir aktarmaya başvuran gölge fesleğeni (De-nizli, Bölge I), ‘kucak çocuğu’ için kucak gülü (Samsun, Bölge > II), ‘görmüş geçirmiş’ kavramını yansıtmak üzere kullanılan yedi î baharın yoğurdunu yemiş (Yozgat, Bölge I), kaç kuzu başı ye-i miş (Trabzon, Bölge II), güneyini kuzeyini otlamış (hayvanlara ;; illişkin bir benzetmeye dayanıyor, Yozgat, Sivas, Bölge I) deyimleri bu arada sayılabilir. 5; 3) İnsanı üzen, inciten durumları, karşılaşılan çeşitli olayları dile getiren deyimler: ‘i Yaşam boyunca karşılaşılan, çoğunlukla yadırganan, bir |: düş kırıklığı yaratan durumları somutlaştırarak anlatan aşağıdaki fi deyimler gerçekten, ilgi çekicidir: i Men umaram bacımdan, bacım ölür acından (Kars, Van, |Bitlis, Bölge I) İ: us Elin tazısı gider av getirir, bizimki gider çulu götürür (Sivas, Bölge I) Ellerin çocuğu büyüdü, elini aldı; benimki büyüdü, lya-ğımı aldı (Alanya Folkloru, III, 55) Ortaköylü Kör Ömer, oturmuş kürkün yamar; ben ondan ekmek umarım, o benden ufak70 umar (Niğde, Bölge II) Isınmadan ateşine, kör oldum tütününe (Giresun, Bölge I) Sürüsünü ben güderim, gelinini kel alır (Niğde, Bölge I) Bıraksam beymez7^ dökülür, bırakmasam tulum yırtılır (Bölge 1)72 Dağdan ayı gelir, ahırdan öküz çıkarır (Antalya, Bölge I) Çocuk sarı bokta, gelin al duvakta (Malatya, Bölge I) Kurdun adı çıktı, çakal dünyayı batırdı (Rize, Bölge I) Berberliği benim başımda belliyor (Gaziantep, Bölge I) Bıldır ölmüş bir eşek, gelin bu yıl ağlaşak (Gaziantep, Sivas, Bölge I) Cami yapılmadan körler dizilmiş (dizilmesin) (Bolu, Konya, Bölge I)73 Neyin üstüne neyin yeneceğini biliriz ya, ortada dönen bulgur pilavı (Niğde, Bölge I) Seçti seçti seçmeliğe74 düştü (Van, Bölge I)75 Adam sandım eşeği, kaba serdim döşeği (Adana, Konya, Bölge I) Gelin oynamayı severdi, güveyi de çalgıcı çıktı (Kayseri, Bölge 11)76 Topuğuma çıkmayan çaylar çıktı da başımda yaylar (Alanya Folkloru, III, 86) 70) ‘Ekmek ufağı, kırıntısı.’ 71) Pekmez. 72) Aynı sözün Bor’dan derlenmiş şu değişik biçimi vardır: Koyversen pekmez dökülür, koyver-meşen belin bükülür. 73) Cami yapılmadan körler kapıyı aldı (Malatya, Bölge I) biçimi de vardır. 74) Gübrelik. 75) Yazı dilindeki Dazlayan daza, kel başlı kıza düşer sözüne yakınlığı dikkati çekiyor. 76) Birbirine her yönden uyan eşler ve arkadaşlar için kullanılıyor. Hasın yangın amma, alevi dışarı çıkmıyor (Niğde, Bölge I) Ben isterdim gözü sürmeli; onlar yolladı köyden sürmeli (Trabzon, Bölge II) Beni ister ensesi bitli; ben isterim beli divitli (Samsun, Bölge II) Kaşığa koydum sığmadı; kepçeye koydum dolmadı (Malatya, Bölge 11)77 Gören doymuş usanmış; görmeyen iyi bir şey sanmış (Malatya, Bölge I) Böyle tilkinin böyle kuyruğu olur (Sivas, Bölge I)78 Ektiğim biçtiğim nohut, çarşıya geldin de leblebi mi oldun? (Malatya, Yozgat, Bölge 1)79 Elin derdi güzel ile körpede; benim derdim bir kilecik arpada (İçel, Bölge I) Yediğim soğan olsun, sardığım civan olsun (Konya, Böl- gel) Üç gün/ü/c seyis olmuş, kırk senelik gübre karıştırıyor (Dağlıoğlu, İsparta, 79) Genellikle bir yargı bildiren, tümce biçimindeki bu sözlerden sonra, Anadolu ağızlarındaki kimi deyimlere de yer vermek istiyoruz ki, bunlarda insanoğlunun yaşam boyu karşılaştığı değişik durumlar, bu durumlar karşısındaki tutumlar yine somutlaştırmayla ve bir eylem biçiminde dile getirilir: Cansız koyundan süt sağmak (Malatya, Bölge I) Ördek demeden göle bakmak (Rize, Bölge I) Köre bir pabuç verip de oraya basma, buraya basma demek (Konya, Bölge I) 77) Yazı dilindeki Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı sözünün değişik biçimi. 78) Yazı dilindeki Böyle başa böyle tıraş deyimi benzeri. 79) Eskiden fakirken zenginleşip eski dostları tanımayanlara, genelde, kadınlarca söylenir. Şehre gitti, leblebi oldu biçimi de vardır. 116 117 Sındırgı’yı sıyartıp Karaağaç’a kandil takmak (Balıkesir, Bölge 1)80 İğneyurdundan geçirmek (Edirne, M. Mansuroğlu, 187)81 Kilimin dört ucunu suya koyvermek (Malatya, Elazığ, Bölge I) Davuluna davuluna vurup bir de kasnağına kasnağına vurmak (Balıkesir, Bölge 1)82 Kulağından gebe etmek (Afyon, Bölge II)83 Gözlerini içine çevirmek8A (Denizli, Samsun, Bölge I, II) Sazını saklamak (Tokat, Bölge 1)85 Ağza sığdıramamak (T. Günay, Rize Ağzı, 18/84)86 Ciğere el atmak (Niğde, Bölge I) Ak üstünde karayı görmekten hoşlanmamak (Adana, Bölge I) Körü yara kıstırmak (Erzincan, Bölge II) Taş elinde olmak (Kırşehir, DS, X) Hem camide, hem kilisede mum yakmak (Trabzon, Böl-gell) Sakala göre tarak vermek (Burdur, Ankara, Bölge I) Kar üstünde kırağı kadar sevmek (M. Mansuroğlu, Edirne 187)87 Pişene kadar sabredip soğuyana kadar sabretmemek (Gaziantep, Bölge I) Göçü yükletmek (Niğde, Bölge II) 80) ‘Pek çok işin üstesinden gelip birçok deneyim kazanmış olmak’ anlamında, İstanbul ağzında da kullanılmaktadır. 81) Bu incelemede İne yurdundan geçirmek biçiminde verilmiş olup ‘güç bir işi başarmak’ biçiminde açıklanmıştır. 82) ‘Önce aşırı iltifatta bulunup sonra kusurunu yüzüne vurmak’. 83) Telkinde bulunmak.’ 84) ‘Derin derin düşünmek.’ 85) ‘Baştan ses çıkarmayıp bir işin sonunu beklemek.’ 86) ‘Ağza sıhturamamak’ biçiminde verilmiştir; ‘cesaret edip söyleyememek’, ‘söylemeye utan; mak’ anlamındadır. 87) Kırağı sözcüğü kıra olarak verilmiştir. 118 Sırtı kavak dibine gelmek (Ordu, Bölge I) Yangına çıra ile koşmak (Ordu, Bölge I) Oynayan taşa ayak asmak (Hakkari, Bölge I) Güneşinde mendil kurumamak (Trabzon, Bölge II) Korktuğu kora basmak (İsparta, Bölge I) Minareye dışından çıkmak (Gaziantep, Bölge I) Sözü heybenin delik gözüne atmak (Kayseri, Bölge I) Eşeği dah demek (Niğde, DS, V)88 Yumurtadan yonga soymak (Tokat, Ordu, Bölge I)89 Sol memeden emdirmek (Alanya Folkloru, III, 110)90 Başını pıtırak çuvalına sokmak (Alanya Folkloru, III, 102)91 Kediyle çuvala girmek (M.H.Bayrı, HBH, IV, No. 37. 19) Anadolu ağızlarında somutlaştırma ürünü deyimlerin zenginliği yukarıdaki örneklerde de görülmektedir. Daha önce de değindiğimiz gibi, belli bir kavrama ya da bir kavram alanına eğilecek olursak bu zenginlik daha da belirginleşmektedir. Örneğin, eylem biçimindeki örneklerden “kızmak, sinirlenmek” kavram alanındaki değişik, aktarmalı anlatım biçimleri dikkati çekecek kadar boldur: Derisine sığamamak ‘çok kızmak’ (Tokat, Bölge I) Kan tulumu olmak ‘çok kızmak’ (Giresun, Bölge I) Çehresi kırk kat olmak (İsparta, Bölge I) ve Çehresinden katran akmak ‘çok sinirlenmek’ (İsparta, Bölge I) Cin atma binmek ‘çok fazla sinirlenmek’ (Bolu, Çankırı, Bölge I) 88) ‘işi iyi gitmek, kazancı hızla artmak.’ 89) ‘Çok cimri olmak.’ 90) ‘Öksüz, üveyi evlat muamelesi yapmak.’ g1) ‘Başını derde, belâya sokmak.’ Burada pıtırak, puturak biçimindedir. 119 r Dalağına dokunmak ‘öfkelendirmek’ (Alanya Folkloru, III, 104) Yaşam boyunca karşılaşılan durumları yukarıda gösterildiği gibi, yerine göre yargı bildiren bir tümce, yerine göre de bir eylem biçiminde dile getiren örneklerin yanı sıra Anadolu ağızlarında karşılıklı konuşma biçiminde düzenlenmiş kimi deyimler de vardır ki, bunlar da anlatılmak istenen durumu sahneleyerek somutlaştırmaya yönelirler: Örneğin, Ben “misafir almam” derim, sen “eşeğimi nereye bağlayayım?” dersin (Konya) ya da bunun değişik biçimi olan – Misafir, seni hana koyan yok. – Okumu yayımı nere koyam? (Elazığ) gibi.92 Anadolu ağızlarında somutlaştırma ürünü olarak gözden geçirdiğimiz, her biri güçlü bir anlatımı dile getiren yukarıdaki sözler içinden kimileri gerçekten özgün ve üzerinde durmayı gerektirecek kadar ilgi çekicidir. Örneğin “Berberliği benim başımda belliyor” sözü, yazı dilinde tecrübe tahtası, tecrübe tahtasına çevirmek biçiminde anlatım bulan kavramın kişiye zarar veren yönünü, acemiliğin yarattığı tedirginliği daha etkileyici bir yolda ortaya koymaktadır. Yazı dilinde “Yüz verirsin Ali’ye, gelir eder halıya” biçimindeki somutlaştırma ürünü kendisine iyi davranılan, ancak buna layık olmadığı sonradan anlaşılan kimsenin beklenmedik kötü davranışını dile getirirken, “Adam sandım eşeği, kaba serdim döşeği” aynı durumun bir başka yoldan anlatılışıdır. Yazı dilindeki “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” deyimi birbirine uyan, birbiriyle uyumlu bir çift oluşturan eş ve ar- 92) Bu türden deyimlerimizin daha çok ortak dilimizdeki örneklerine yer veren, Kerim Yund’un “Sorumlu-yanıtlı savlarımız” (T. Folk. Ar. 17 (1977), 8046-47) adlı yazısında; “- Leylek benim neden komşum? – Yazın, gelir, kışın gider” “Kele -Yıkandın mı demişler; -Tarandım bile! demiş” gibi örnekler biraraya getirilmiştir. Aynı araştırıcının “Sorulu savlarımız” (T. Folk. Ar. 15 (1973), 7060-62) adlı yazısında ise “Ana gezer, kız gezer, bu çeyizi kim düzer?” “Kel nerede, Azapbaşı hamamı nerede?” gibi, soru biçimindeki örneklere yer verilmiştir. 120 kadaşları somut bir biçimde, tencereyle kapağı tasarımından yararlanarak anlatır. Kayseri’den derlenen “Gelin oynamayı severdi; güveyi de çalgıcı çıktı” deyimi yine aynı durumu bambaşka bir yoldan, değişik kavramlara dayanarak canlandırmaktadır. Çizilen tablo hem nükteli, eğlendirici, hem de çekici ve güçlüdür. Bütün bu örneklerin yanı sıra, yine somutlaştırma ürünü olan ve değişik olayları etkili bir biçimde dile getiren aşağıdaki türden deyim aktarmalarıyla da karşılaşıyoruz: kırk düğüm ‘çözülmesi olanaksız iş’ (Niğde, DS, VIII) sokma kuyruk ‘iç güveyisi’ (Bolu, Bölge I) iki avrat aşı ‘birkaç kişinin karışmasıyla ortaya çıkan kötü iş’ (Gaziantep, Bölge II) ufak uşak bit yavşak (İsparta, Bölge I) ve sarı kız sanca-ğanlan yetmiş iki enceğenlen (Kırklareli, Bölge I). Bu son iki deyim çoluk çocukla birlikte gidilen bir yerde oluşturulan kalabalığı yansıtmaktadır. 

    ç) Türkiye Türkçesinde Öteki Deyim Aktarmaları Dünyadaki bütün dillerde olduğu gibi, Türkçenin bütün lehçelerinde ve Türkiye Türkçesinde de deyim aktarmalarının somutlaştırma adını verdiğimiz türünün dışında kalan örneklerine sık sık rastlanır. Kısa yoldan, kolay ve güçlü, yerine göre de etkili anlatım sağlayan bu anlatım biçimlerine, türlerine göre, aşağıda yer veriyoruz. 1) Organ adlarının, vücutla ilgili sözcüklerin ve insana özgü niteliklerin doğaya uygulanması:93 Bu türde, insanın anlatım sırasında doğadaki varlıkları, in- 93) Bu konuda geniş bilgi için bkz. Doğan Aksan, Anlambilimi ve Türk Anlambilimi, s. 124-126. 121 san organlarının ve vücutla ilgili nesnelerin adlarıyla anması söz konusudur. Bu aktarma sırasında bu nesnelerin vücutla ilgili kavramlara biçim ve işlev açısından yakınlığı, benzerliği temel alınır. Örneğin, Türkçedeki göz sözcüğü bu eğilimle biçim açısından benzerliği olan başka nesneler için de kullanılmaktadır: Peynirdeki gözler, dolabın gözü, bir göz oda gibi anlatımlarla iğne gibi nesnelerdeki deliği, ağaç dalındaki tomurcuklu yeri ve bir kaynakta suyun çıktığı yeri anlatmak üzere göz’den yararlanılması bu tutumun örnekleridir. Aynı tutum, ufak tefek ayrımlarla her dilde görülür: Arapçadaki ayn sözcüğü de ‘göz’le birlikte ‘kaynak’ anlamını taşır; Fransızcadaki oeil göstergesiyle yine gözle birlikte, eşyanın göze benzeyen bölümleri anlatılır; İn-gilizcedeki eye da aynı zamanda ‘iğne deliği’, ‘ilmek’, ‘ilik’ demektir. Türkçedeki ağız sözcüğünü bardağın ağzı, fırın ağzı gibi tamlamalarda doğaya uygulayarak kullandığımız gibi, Fransızcadaki bouche sözcüğünü de bir fırının ağzını anlatmada (la bo-uche d’un four) kullanabiliriz. Bu örnekler daha birçok dildeki belirtileriyle, kolayca artırılabilir. Türkiye Türkçesinde el, kol, ayak, bacak, dirsek, taban, topuk, parmak, tırnak, boyun, boğaz, dil, burun, kaş, diş, kulak, baş, alın, bel, sırt, meme gibi göstergelerin böylece, doğadaki nesnelere aktarılmaları sonucunda çokanlamlı duruma geldikleri görülür. Bunlardan bir bölümü dil, burun, boğaz, bel, sırt gibi, birer coğrafya terimi niteliği kazanırken bir bölümü de dirsek, topuk, diş gibi, değişik alanların terimi olmuşlardır. Otomobil lastiklerinin dışa gelen bölümlerine yanak denmesi de aynı eğilimin belirtisidir. Aynı tutum, insan vücuduyla birlikte, giysilerle, bunların bölümleriyle ilgili kavramların da aktarılmasına yol açar: Karşı yaka, dağın eteği, silindir gömleği gibi kullanımlar bunun örneğidir. İnsana özgü niteliklerin, bu niteliklerle ilgili sıfatların doğa- 122 ya aktarılması da benzeri bir tutumun tanığıdır. Şiirde ve düzyazıda başvurulan ve yazın çalışmalarında kapalı iğretileme (Osmanlıca istiâre-i mekniye) adı verilen bu eğilimle varlıkların ki-şileştirildiği, somut ve soyut kavramların böylece güçlü ve canlı bir biçimde dile getirildiği görülmektedir. Deli deniz, hırçın deniz, hasta deniz (Ahmet Haşim’de geçer), deniz hıçkırıyordu gibi örnekler, gülen ay, ay uyumuş, ay dalıyor; rüzgârın nefesi, rüzgârın fısıltıları, rüzgâr saçlarımı okşarken; bakire zambak (Yahya Kemal), yorgun sarı yapraklar (Ahmet Haşim), çılgın düşünceler, haydut bir akşamdı (Attilâ İlhan) gibi kullanımlar aynı anlatım biçiminin belirtileridir. 2) Doğayla ilgili sözcüklerin insana uygulanması:^ Doğadaki nesneleri gösteren öğelerin ve doğadaki varlıkların niteliklerinin insanlar için kullanılması da her dilde görülen bir aktarma türüdür. Bu eğilimle Türkiye Türkçesinde aslan, koç, kuzu, tilki, kaz, kurt, çakal, öküz, eşek, ayı, domuz, köpek (it), maymun gibi göstergelerin insanları betimleyerek adlandıran öğeler olarak kullanıldıkları görülür. Bunlar içinden bir bölümü aslan, koç, kuzu(m) örneklerinde olduğu gibi, yüceltme amacıyla, sevgi göstermek için yararlanılan sözcükler iken çoğunluğu, tilki, çakal, eşek, domuz öğeleri gibi, aşağılayıcı niteliktedirler. Yine, çoğunlukla aşağılayıcı amaçla armut, kabak, balkabağı, hıyar gibi sebze ve meyve adlarından yararlanılır. Yazın incelemelerinde açık iğretileme (istiâre-i musarra-ha) adını alan bu tür aktarmalardan bir bölümü, doğadaki, çevremizdeki nesnelerin ve bunlara ilişkin niteliklerin insanlara aktarılması yoluyla doğmuş ve sulu, pişkin, yırtık, yapışkan, çir-kef, fırıldak gibi, dile yerleşmişlerdir. Daha önceki bölümlerde değindiğimiz, bu deyim aktarmalarının mikrop, pişmiş kelle, 94) Geniş bilgi için bkz. aynı yer, s. 150-153. 123 sokak süpürgesi, çıbanbaşı, bityeniği, çocuk oyuncağı gibi örnekleri, somutlaştırma çabasının ağır bastığı öğeler olarak ayrı bir bölümde biraraya getirilmişlerdir. Aynı eğilime, yazın dilinde etkileyici anlatım biçimi olarak sık rastlanır; ilgi çekici örnekleri kimi zaman dile yerleşir. Divan şiirinde mâh, meh ‘ay’, seru ‘servi’, büt ‘put, güzel’ gibi sözcüklerin doğrudan doğruya sevgiliyi anlatmak üzere kullanılışı, gon-ca’nın ağız, dürr ‘inci’nin gözyaşı yerine geçmesi, nihai ‘fidan’ın güzel, ölçülü vücut yapısını ve bu niteliği taşıyan sevgiliyi dile getirmesi, aynı anlam olayının belirtileridir. Halk şiirinde de aynı türden aktarmalara başvurulur. “İpek bürük bürünmüş/ Niksar’ın fidanları” diyen halk ozanı fidan sözcüğüyle Niksar’ın fidan gibi kızlarını çok etkili bir biçimde canlandırmaktadır. Bir nesneyi, göze batıcı, çarpıcı özelliklerini belirtebilmek için doğadaki, benzeri nesnelerin adlarıyla anma eğilimi yine açık iğretileme denen aktarmaları ortaya çıkarır. Türkiye Türk-çesindeki kavramları gözden geçirirken (bkz. II.2.c. bölümü) üzerinde durduğumuz, değişik kavram alanlarında birçok nesne bu yolla güçlü, çekici anlatıma kavuşmuşlardır. Örneğin çiçeklere ad olan gelinyanağı, kızgüzeli, aslanağzı, tavşankulağı, kuşburnu, aslanpençesi, devetabanı, horozibiği, öküzgözü gibi öğeler bu türdendir. Türkçede kendine özgü bir anlatım biçiminin ve büyük bir zenginliğin tanığı olan limonküfü, camgöbeği, vişneçürüğü, gülkurusu, yavruağzı, kavuniçi, tavşankanı, ördekgagası gibi pek çok renk tonları yine bu yoldaki aktarmaların ürünüdür. Kadınbudu, dilberdudağı, bülbülyuvası gibi yemek ve tatlı adlarını da burada sayabiliriz. 3) Duyularla ilgili kavramlar arasında aktarmalar: Yine etkileyici, güçlü anlatım sağlamak üzere her dilde zaman zaman yararlanılan bir aktarma türüdür. Sevgi, yakınlık 124 dolu bir sesi bir Fransız une voix chaude ‘sıcak bir ses’ diye nitelerken ses gibi, işitme alanının bir kavramını sıcak gibi, dokunma duyusuyla ilgili bir sıfatla birleştirmektedir. Aynı anlatım biçimi Türkçede de vardır; sıcak bir ses kullanımının yanı sıra ılık bir ses, yumuşak bir ses, tatlı bir ses tamlamalarından da yararlanabiliriz. Hemen her dilde söze, tatlı, acı gibi sıfatların yakıştırıldığını görürüz ki, bu da aynı türden bir aktarmadır. İranlı, suhenân-ı şîrîn tamlamasıyla aynı bağdaştırmaya giderken Rus da sladkie reci sözüyle aynı türden bir aktarmaya başvurur. Türkçede, bu yoldaki anlatım biçimi Köktürk yazıtlarında da görülür; süçig sab ‘tatlı söz’ tamlamasıyla karşılaşılır.95 Bunun yanı sıra tatlı konuşmak, tatlı tatlı anlatmak, acı söylemek, acı söz kullanımlarından yararlanılır. Tatlı gibi, tadalma duyusuyla ilgili bir sıfat, görme duyusuyla ilgili olan renk kavramları için de kullanılmaktadır: Tatlı kahverengi, tatlı renkler gibi. Ayrıca, yine aynı türden acı san, acı yeşil, çiğ renkler bağdaştırmalarına da rastlıyoruz. 

        d) Anadolu Ağızlarında Öteki Deyim Aktarmaları Yazı dilindeki belirtilerine önceki bölümde değindiğimiz aktarma türlerinin Anadolu ağızlarında da zengin örnekleriyle karşılaşıyoruz. Değişik, çoğu yazı dilimizde bulunmayan kavramları dile getirmek üzere türetmeler yapan, böylece büyük bir zenginliğe kavuşan ağızlarda, somutlaştırma dışında kalan deyim aktarması türlerini aşağıda ele alıyoruz. 1) Organ adlarının, vücutla ilgili sözcüklerin, insana öz-9ü niteliklerin doğaya uygulanması: Bu aktarma türü Anadolu ağızlarında da çok yaygındır. 95) Örneğin Kül Tigin yazıtı, güney yönü, 6. satır. 125 Baş, göz, el, ayak, dirsek, diz, bilek gibi vücut bölümleri ve organ adlarıyla giysilerin ve giysi bölümlerinin doğadaki nesneleri anlatmada kullanılmasının yanı sıra, ağızlarda yaşayan, birçoğu Eski Türkçeden gelme sözcüklerden de aynı yolda yararlanıldığı görülür. Örneğin Eski Türkçede ‘sırt’ anlamında geçen, bugün Anadolu’da eyin, eğni, eğin biçimlerinde, aynı anlamda ve ‘göğüs kemiği’, ‘vücut’, ‘beden’ anlamlarında kullanılan eğin sözcüğü9^ ‘üst baş, giyecek, iç çamaşırı’ anlamlarını da kazanmıştır. XI. yüzyıl metinlerimizde ‘göğsün başı’ anlamında, töş biçiminde geçen, bugün ağızlarda döş olarak yaşayan sözcük Anadolu’da ‘ön taraf (Erzincan, Hatay, DS, X), ‘yamaç, bayır’ (Zonguldak, Kars, DS, IV) anlamlarıyla kullanılmakta, dağ döşü ise Ağrı dolaylarında ‘dağ eteği’ anlamında geçmektedir. Ortak dilde rastlanmamakla birlikte, Anadolu’da dağ kellesi ‘dağın tepesi’ tamlaması da vardır. (Bayburt, Kars, Ağrı, DS, IV). Aynı biçimde böğür sözcüğü de Anadolu’da ‘dağ yamacı’ (İsparta, Burdur, Denizli, İzmir, Tokat… DS, II) anlamında kullanılır. ‘Baş belâsı’, ‘zararlı’ anlamındaki böğür kazığı, böğür oku gibi aktarmalar da (Amasya, Erzurum) aynı anlatımın somutlaştırmaya yönelen örnekleridir. Koltuk, kolçak sözcüklerinin de ağızlarda bu yoldaki kullanımlarına rastlıyoruz: Kolçak ‘bir çarkı döndürmek için kullanılan kol’ (Adana, DS, VIII); koltuk ‘fırının köşesi’ (Samsun) ve ‘mısır ve buğday fidesinin yanlarından çıkan filizler’ (İçel, DS, VIII) anlamlarına gelir. Anadolu ağızlarındaki bu eğilim, yer adlarında kendini iyice belli eder. Yurdumuzdaki köy adları incelenecek olursa yaka sözcüğüyle yapılmış Yakaköy, Yakabağ, Yakaboyu, Alayaka, Yakacık gibi 60 kadar yerleşim yeri adıyla karşılaşılmaktadır.97 Aynı kaynakta, boğaz sözcüğüyle kurulmuş Boğazköy, Boğaz- 96) Divanü Lûgat-it-Türk (Çeviri), I; 77-25. 97) Bkz. Türkiye’de Meskûn Yerler Kılavuzu, 2 cilt, yayımlayan T.C. İçişleri Bakanlığı, Ankara, 1946; Mülkî idare Bölümleri, yayımlayan T.C. İçişleri Bakanlığı, Ankara, 1968; Köylerimiz, yayımlayan T.C. içişleri Bakanlığı, Ankara, 1968. 126 başı, Boğazcık, İçboğaz, Yukarıboğaz gibi pek çok köy adı karşımıza çıkıyor. Belcik, Beldağı, Beldibi gibi adları oluşturan bel sözcüğü ve bunun türevi belen (50′den fazla yerleşim merkezinin adıdır) yine çok yaygındır. Göz sözcüğü ve bunu türevleriyle yapılmış Göztepe, Gözpınarı, Göze/i, Gözce, Gözlüku-yu, Gözkaya, Gözenek, Sugözü, Sugöze gibi adlar da çok sık rastlanan örneklerdendir. Aynı tutumu baş sözcüğünde (Subaşı, Çayırbaşı, Çaybaşı gibi örneklerde), ayrıca ağız, kol, yüz, boyun sözcüklerinde de görüyoruz. Anadolu ağızlarındaki, insanla ilgili sözcüklerin birer aktarmayla doğadaki nesneler için kullanılışına tanık olan örnekler arasından belli bir kavrama yönelecek olursak ilginç adlandırmalarla da karşılaşırız. Örneğin yukarıda yerebatan, yerege-çen, yerekaçan, kızılot gibi karşılıklarına değindiğimiz ‘ha-vuç’un gelinparmağı (Eskişehir, Çankırı, Ankara… DS, VI), kı-nalıparmak (Konya, DS, XII), heybegüzeli (Afyon, DS, VII) gibi adları bu sebzeyle ilgili birçok addan yalnızca birkaçıdır. 2) Doğayla ilgili sözcüklerin insana uygulanması: İnsanların çeşitli niteliklerinin, tutum ve davranışlarının dile getirilmesinde, yine, anlatıma güç vermek üzere, doğadaki nesnelerden yararlanılması, yazı dilinde de gördüğümüz bir deyim aktarması türüdür. Anadolu ağızlarında bu açık iğretileme olayının özgün örnekleriyle karşılaşıyoruz. Örneğin yoğurt, pekmez, su gibi sıvıların kaplarından sızan son damlalara Anadolu ağızlarında verilen sırkıntı adı (Aydın, Eskişehir, Tokat, Kars, İçel dolayları, DS, XI), Konya dolaylarında ‘tortu’ anlamına gelirken İçel dolaylarında ‘yaşlanmış erkeğin son çocuğu’ anlamında kullanılır ki (DS, X), yazı dilindeki tekne kazıntısına benzeyen bir aktarmanın belirtisidir. Aynı tutumla, ‘hayvanların, içinde yem yediği, su içtiği kap’ demek olan yalak ve bunun değişik biçim- 127 r leri ‘geveze, boşboğaz, söz taşıyarak ara bozan’ (Afyon, İzmir… DS, XI) anlamına gelmektedir. Yukarıda geçen, ‘büyük taneli tespih’ ve ‘ses veren oyuncak’ demek olan şakşak sözcüğü de aynı türden bir aktarmayla ‘geveze’ yerine kullanılmaktadır (Kütahya, Tokat, Eskişehir, Ankara… DS, XI). ‘Zamk’ anlamına gelen yapışkan sözcüğüyle de aynı eğilimle, ‘uyuşuk, tembel’ kavramı yansıtılıyor. (Niğde, İsparta, Bolu… DS, XI) Bunun tam tersi, ‘çok gezen, sürtük’ diye nitelenen kimseler için de yalaka (İsparta, DS, XI) sözcüğüne başvuruluyor. Yapışkanın aynı zamanda ‘arsız, sırnaşık’ anlamına da -tıpkı yazı dilinde olduğu gibi- rastlıyoruz (İsparta, Bolu, Muğla, aynı yer). Ayrıca, bir çeşit yapışkan ota verilen yapışak adı (İsparta, Denizli, Muğla… DS, XI) yine ‘arsız, sırnaşık’ anlamını yansıtmak üzere kullanılıyor. Ağızlardaki ilginç bir aktarma da ‘genç, taze, deneyimsiz’ kimseleri anlatmada başvurulan koruk sözcüğüdür (Niğde, İçel… DS, VII). Yazı dilinde yontulmamış biçiminde anlatım bulan ve görgü kurallarından yoksun, toplum yaşamına uymayan kimseler için kullanılan sıfatın yontulmadık ve yonulacak biçimlerine ise yine Anadolu’da rastlıyoruz (Afyon, İsparta, Burdur, Denizli… DS, XI). Bunların yanı sıra ezgin sıfatı ‘paraca durumu bozuk kimse’ (Burdur, Denizli, Kütahya… DS, V) yangın yangılı, yangunlu, yanık sözcükleri ise ‘sevdalı’ (İsparta, Denizli, Aydın, Eskişehir… DS, XI), anlamında göze çarpıyor. Kaba bir niteleme olarak da ‘bağırsak gazı’ anlamındaki ye/Jeme’nin ‘terbiyesiz, yüzsüz’ yerine kullanıldığı görülüyor (Çorum, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize… DS, XI). Yine doğadaki nesneler için kullanılan aşağıdaki eylemlerin insanlara aktarıldığını belirtmeliyiz: yeşillenmek: ‘cinsel isteklerini davranışlarıyla belli etmek’ (Afyon, İsparta, Burdur… DS, XI) 128 sürekten çıkmak: (süreyhden çıhmah) eylemi, saygısızca, utanmadan bağırıp çağıran kadınlar için kullanılmakta, ‘hayvan sürüsü’ anlamındaki sürek sözcüğüyle kurulmuş bulunmaktadır. (Bayburt, Kars… DS, X) kurtlanmak ‘kıskanmak, çekememek’ (Afyon, İsparta, İzmir, Çanakkale, DS, VIII) nodullamak9® ‘uyarmak, hatırlatmak’ (Kocaeli, Zonguldak, Samsun, DS, IX) gibi. 3) Duyularla ilgili kavramlar arasında aktarmalar: Bu türün Türkiye Türkçesi yazı dilinde gördüğümüz tatlı söz, acı söz, tatlı konuşmak… gibi örnekleri ağızlarda da geniş biçimde kullanılır. 

    e) Ad Aktarması ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri Aktarmalı deyimlerin bir bölümü, çok eskiden beri bir söz sanatı olarak konuşma dilinde, şiir dilinde ve genellikle etkilemeye yönelik anlatımda kullanılan ad aktarması” adındaki anlam olayından yararlanarak konuyu dile getirir. Deyim aktarmaları gibi, yine aktarmaya başvuran ve kimi zaman onunla karışan bu anlatım yolunda bir kavramı doğrudan doğruya değil, onunla ilişkili bulunan ya da onu dolaylı yoldan ortaya koyan, betimleyen kavram ya da kavramlarla anlatmak söz konusudur. Örne- 98) Nodul, üvendirenin ucundaki sivri demire verilen addır. Nodullamak ‘hayvanı üvendire ile dürtmek1 anlamındayken bir somutlaştırman deyim aktarmasıyla buradaki anlamı da kazanmıştır. 99) Ad aktarması Yunanca metonümia bileşik sözcüğünden gelme Fr. metonymie, Alm. Me-tonymie, Ing. nnetonomy terimleriyle anlatılan bir retorik ve stilistik terimidir. Osmanlıcada mecâz-ı mürsel tamlamasıyla karşılanan bu kavram için eğretileme, iğretileme sözcükleri de kullanılmıştır. Ad aktarması konusunda geniş bilgi için bkz. Doğan Aksan, Anlambilimi ve Türk Anlambilimi, s. 131-133; 157-158. 129 r ğin ‘ağlamak’ yerine gözyaşı dökmek, ‘yaşlanmak’ anlamında yaşını başını almak, hatta nükteli bir aktarma olan nüfus kâğıdı eskimek bu türden anlatım biçimleridir. “Hastalanmak’ yerine yatağa düşmek, ‘susamak’ yerine hararet basmak, acele etmek’ yerine elini çabuk tutmak, ‘dinlemek’ yerine kulak vermek, “büyük bir dikkatle dinleme’yi anlatmak üzere de kulak kesilmek yine ad aktarmasından yararlanılmasının tanığıdır. Güçlü bir anlatım sağlamaya yönelik olan bu söz sanatının her dilde görülen örnekleri arasında yakınlıklar da bulunmaktadır. Örneğin Türkçedeki, yukarıda geçen kulak kesilmek deyiminin Farsçadaki benzeri gûş şuden (“kulak olmak”) yine aynı anlamı yansıtmakta, Fransızcada monter sur le tröne ‘tahta çıkmak’ deyiminin ‘kral olmak’ anlamına gelişi gibi Türkçedeki tahta çıkmak da yine kral olmayı anlatmaktadır. İngilizcedeki to hold one’s tongue deyimiyle Türkçedeki dili tutulmak ‘konuşamayacak duruma gelmek’ kavramı aynı doğrultuda söze dönüştürür. Hele çok zayıf kimseleri anlatmak üzere kullandığımız bir deri bir kemik deyimine skin and bones biçiminde, İn-gilizcede de rastlanmakta olması, İngilizcedeki to have one fo-ot in the grave ve Almancadaki mit einem Fuss schon im Grab stehen deyimlerinin dilimizdeki bir ayağı çukurda olmak ile aynı anlamda, aynı yönde dile getirilmiş olması ilgi çekicidir. Öte yandan, bir bütünün yerine onun bir bölümünü, parçasını anmak; bölüm, parça yerine de onun bağlı bulunduğu bütünü dile getirmek biçimindeki bir başka aktarma olayı daha vardır. Yunancada sünekdokhe adıyla anılan bu türde,100 örneğin, köyde kırda yetişmiş, eğitim görmemiş kimseyi anlatmak üzere çarıklı deyiminin, hekimler için beyaz gömlekliler, din adamları ve profesörler için kara cüppeliler, Kuva-yı Milliye’den 100) Fransızcada synecdoque, synecdoche, Ingilizcede synecdoche, Almancada synekdoche. Olay Latincede pars pro toto (bütün yerine parça) ve totum pro parte (parça yerine bütün) biçiminde formülleştirilmiştir. 130 olanlar için de Kalpaklıların kullanılışı, bütün yerine parçanın anıldığı bu tür adlandırmalardır. ‘Oy vermek’, ‘seçime katılmak’ kavramının sandı/c başına gitmek biçiminde dile getirilmesi, yelkenli tekneden söz ederken onun yerine yelkenin kullanılması (Yarışa dokuz yelken katıldı gibi), tenis oyuncusu için de raket sözcüğünün kullanılması (Yabancı raketler yarışıyor gibi) aynı yoldan anlatım biçimleridir. Parça yerine bütünden söz edilmesine dayanan bir anlatım yolu da yine aynı aktarmalardandır: Beethoven’u dinledik (dinlenen, bestecinin bütün yapıtları değildir), Dün akşam Reşat Nuri’yi okudum ya da Bu mutlaka bir Picasso’dur gibi. Türkçede, eskiden beri ad aktarmalarının ilginç örnekleriyle karşılaşıyoruz. Bugün de bir yandan özel adlarda (Atatürk yerine Büyük Önder, Büyük Kurtarıcı, Ulu Önder; Fatih Sultan Mehmet için İstanbul Fatihi; İstanbul için Yedi Tepe, T.C. Cumhurbaşkanlığı için Çankaya… gibi kullanımlarda) karşımıza çıkan tutumun, dilin öteki öğelerinde de kimi nükteli ve alaylı bir anlatımın tanığı olan pek çok örneği göze çarpmaktadır. Örneğin parmağı ağzında kalmak deyimi şaşmayı gösteren bir jestle şaşma olayının kendisini anlatmaktadır. Ağzı kulaklarına varmak çok sevinçli olmayı, sürekli gülmeyi anlatır. Kınalar yakmak (yakınmak) bir olaydan büyük sevinç duymayı, bunu belli etmeyi; takkesini (külahını) havaya atmak, özellikle beklenmedik, umulandan daha iyi bir sonuç karşısında ya da bu olasılık düşünüldüğünde aşırı sevinç belirtisi göstermeyi dile getirir. Yüreği yağ bağlamak’ta ise, özellikle, kin duyulan bir kimsenin kötü duruma düşmesi karşısında duyulan sevinme ve rahatlık açıklanır. Bu deyimlerle anlatılanın tam tersi, ağzını bıçak açmamak deyiminde ortaya çıkar. Ad aktarması, sözvarlığını geliştiren, genişleten bir etken olarak bir kavramın birçok anlatım biçimini de dile kazandırır. 131 Örneğin ‘ölmek’ kavramının, ilgili başka kavramlarla dile getirilişini gösteren can vermek, iki eli yanına gelmek (İki elim yanıma gelecek gibi), gözünü kapamak, vadesi yetmek, vadesi tamam olmak, öbür dünyaya gitmek, öbür (öteki) dünyayı boylamak, dört kolluya binmek, namazı kılınmak deyimleri, başka başka kullanım yerleri olan, ama hepsi de aktarmalardan yararlanan anlatım biçimleridir. Yine aynı kavram alanındaki, yukarıda geçen bir ayağı çukurda (olmak) deyimi ölmeye yakın oluşu, yaşlılığı dile getirirken, yere bakmak, gözlerini toprağa dikmek deyimleri de aynı kavramı anlatmaktadır. Özellikle, kendi kabahatleri nedeniyle bir kimsenin ölümünün ya da kötü sonunun yaklaştığını belirtmek üzere kullanılan suyu ısınmak deyimi yine aynı kavram alanındadır. ‘Konuşmakla ilgili kavram alanındaki çene çalmak ‘gevezelik etmek’, ‘sohbet etmek’ kavramını yansıtırken çene yarıştırmak karşılıklı, çoğunlukla tartışmalı olarak konuşmayı; çenesi açılmak, durmadan konuşmayı; çenesini yormak, nefes tüketmek, bir kimseye bir şeyi anlatmak, öğretmek üzere yorucu bir biçimde konuşmayı; çenesini tutmak sır saklamayı dile getirir. Bunlara laf etmek, söz etmek gibilerini de ekleyebiliriz. Değişik kavram alanlarından, başka örnekleri de göstermeye çalışalım: ‘Beklemek’ kavramını yansıtmak üzere, değişik değerlerle kullanılan yoluna bakmak, yolunu gözlemek, kulağı kirişte olmak; kovmak’ için kapı dışarı etmek; ‘azarlanmak, paylanmak’ için laf işitmek; ‘bağımsız, başına buyruk olmak’ kavramını yansıtan karışanı görüşeni olmamak; hakkında iyi düşünmediği halde bir kimseye iyi davranmayı anlatmak üzere yüz (ün)e gülmek; ‘evlendirmek’ yerine başını bağlamak ve (kız için) kocaya vermek yine aynı türden örneklerdendir. Ayrıca, yukarıda değindiğimiz kimi örneklerde olduğu gibi, bir olayı, bir davranışı, onunla ilgili bir jesti, bir mimiği anarak 132 anlatma biçimindeki aktarmaları da burada söz konusu edebiliriz: ‘Çağırmak’ için el etmek; ‘bir kimseye, aralarındaki anlaşmayı hatırlatmak, yakınlık göstermeye çalışmak’ anlamında göz kırpmak; bir işe başlamak eylemini dile getirmek üzere kolları sıvamak, paçaları sıvamak; ‘girişimde bulunmak, bir işe girişmek’ anlamında el atmak, ele almak aynı olayın belirtilerin-dendir. Öte yandan, kalıplaşmış birtakım anlatım biçimleri, deyimler, temelde yine ad aktarmasından yararlanmaktadır. Örneğin ‘ileri dönemde gebe’ anlamında karnı burnunda, ‘oldukça önemli, önemli’ demek olan hatırı sayılır, ‘görünüş, giyim kuşam’ anlamında kalıp kıyafet gibileri de buraya eklenebilir. 

    f) Anadolu Ağızlarında Ad Aktarması Yazı dilimizdeki ad aktarmalarının Anadolu ağızlarında da değişik türleriyle ve kendine özgü örneklerle yaşadığına tanık oluyoruz. Gerek doğadaki nesneleri dile getiren somut kavramlarda, gerekse soyut kavramların anlatımında ağızlarda da ad aktarmalarına başvurulmaktadır. Ortak dilimizde Farsça kaynaklı ayna yerleşik olarak kullanılırken ağızlarda bunun Türkçe kökenli değişik karşılıklarına rastlanır ki, kavramı ayrı ayrı anlatım yollarından dile getirir: Kıhkhk (Aydın, İzmir, DS, VIII), bakanak (Kütahya, İstanbul, Kayseri, DS, II), bakar ve bakbakı (aynı yerler), yüzgörgü (yüz-görgüsü, yüzüngör, yüzgü, yüzüngü) (Bursa, Tekirdağ, DS, XI), bunların yanında, çok eski bir sözcük olan gözgüm (Afyon, İsparta, Bursa, Eskişehir… DS, VI), bunun gözgeç, gözgör, gö-zünge, gözüngü, gözünke gibi biçimleri, seçence (Malatya, DS, X), düzünge, düzenge, düzüngü (İstanbul, Kırklareli, Bur- 101) Daha, Eski Türkçe döneminde, Uygur metinlerde geçen ve bugün birçok lehçede yaşayan sözcük Divan’da közüngü (III, 45, 132) ve közngü (III, 379) olarak görülmektedir. 133 sa, Muğla, DS, IV) ve daha başkaları.102 ‘Kuşak, kemer’ kavramı için belbağı (İsparta, Burdur, Denizli, Ordu, DS, II); ‘perde’ için tutku (Konya, DS, XII); ‘fotoğraf için kılık, ‘fotoğrafçı’ için kılıkçı (Antalya, DS, VIII); ‘topaç’ için döndirek (Balıkesir, Çanakkale, DS, IV) ve döndürük, döndürek, döndön ve döndür-geç gibi değişik biçimleri (DS, IV); ‘bisiklet’ için el arabası (Sivas, DS, V) ve cansız at (İsparta, Burdur, Erzurum… DS, III); Farsça kökenli ‘girdap’ için döneğen (Bolu, Çankırı, DS, IV) ve dönek, dölenbeç, dölenk, dömbeç, dönme, dönük gibi değişik biçimleri (aynı yer) örneklerin yalnızca birkaçıdır. Anadolu ağızlarında hayvan adları arasında ad aktarmalarından yararlanan ilginç örnekler de vardır. Eski Anadolu Türk-çesinde örü ‘kalkıp, dik’ sözcüğüyle yapılan kuyruğuörü birleşik adı ‘akrep’ için kullanılmaktaydı (Tarama Sözlüğü, IV). Aynı sözcüğü bugün kuyröğlü, kuyrölü, kuyruğölü, kuyrugörü bi-çimleriyle İsparta, Denizli, Aydın, İzmir, Konya, Niğde çevrelerinde yaşar görüyoruz (DS, VIII). Bu örneğe, yukarıda 2.e. bölümünde değindiğimiz çeşitli hayvan adlarını da ekleyebiliriz: Teknelibağa ‘kaplumbağa’; karanlıkkuşu ‘yarasa’; ışı/böceği, ışıldakböcü, ışıldayık, ışlakböce ‘ateşböceği’ gibi. Bunların yanı sıra, yılana verilen adlar arasından, aynı zamanda birer güzel adlandırma (euphemismus) örneği oluşturan uzun, uzunböcü, uzunoğlan, uzungelin (Erzincan, Elazığ, Antalya ve öteki bölgelerde, DS, XI) sözcükleri de sayılabilir. Sebze adlarından ‘havuç’ karşılığı olan yerebatan, yereka-çan, kızılot; ‘gökkuşağı’nın pek çok karşılıkları arasından alye-şil kuşak, alakuşak ve bulutların yağmur yağacak biçimde oluşunu anlatan emzikleme (Sivas, DS, V) yine ad aktarması örneklerindendir. Soyut kavramların anlatımında kullanılanlara örnek olarak “da ‘başsağlığı’ için, yazı dilinde taziye(t) varken Anadolu’da karşımıza çıkan ölgülük (Muğla, DS, XII), ‘cimri’ kavramını yansıtan tutak (Manisa, Balıkesir, Kütahya, DS, X), sıkçıl (Afyon, İsparta, Balıkesir… DS, X) ve yukarıda geçen kısırgan, kıskıç, kısnak, kıskıs sözcükleri, ‘yadigâr’ karşılığı anacak, andaç, ‘tahammül’ için götürüm, ‘mütehammil’ için götürümlü, ‘lezzetli’ yerine kullanılan içimli (İzmir, DS, VII), ‘mola’ anlamındaki diğ-nek (Kayseri, DS, IV) sözcükleri de ad aktarması niteliği göstermektedir. ‘Susmak, susmayı uygun bulmak’ kavramını dile getiren dili dibine çekmek (Niğde, Bölge I) de ilgi çekici bir örnek oluşturuyor. Bu gibi örneklerin daha pek çoğu gösterilebilir. Kalıp sözlerdeki ad aktarmalarına, ayrıca değineceğiz. 102) Aynı kavramın burada değinmediğimiz başka karşılıkları da vardır.





ANLAM OLAYLARINA SÖZ SANATLARINA TANIK ÖRNEKLER 82 DİLDE BENZETME VE BENZETME ÖRNEKLERİ

6 04 2007

    ANLAM OLAYLARINA SÖZ SANATLARINA TANIK ÖRNEKLER 82 DİLDE BENZETME VE BENZETME ÖRNEKLERİ

 Bütün dillerde görülen ortak bir tutum, anlatıma güç kazandırmak üzere benzetmelere başvurmaktır. Bu benzetme işi ya doğrudan doğruya, niteliği anlatılmak istenen nesnenin bir başka nesneye dayanılarak, onunla benzerliği ortaya konarak anlatılması yoluyla olur (Türkçedeki buz gibi, sakız gibi, fidan gibi, aslan gibi, kıyamet gibi örnekleri, kabak çiçeği gibi açılmak, suyu çekilmiş değirmene dönmek, ağzı çiriş çanağına dönmek… örnekleri burada düşünülmelidir); ya da aşağıda uzun uzadıya ele alacağımız çeşitli aktarma’larla gerçekleşir. Biz önce, doğrudan doğruya, benzetmelere değinelim: Türkçenin eldeki en eski belgelerinde de bugün kullanılan benzetmelere rastlandığı gibi çok değişik, özgün benzetmelerle de karşılaşılır. Örneğin Uygur metinlerinde50 geçen yıd yıpar teg ‘misk gibi’ anlamına gelir ki, bugün mis gibi biçiminde, aynı benzetmenin kullanıldığını görüyoruz. Köktürk yazıtlarındaki şu benzetmeler de gerçekten, ilgi çekicidir: “Ten’ri küç birtük üçün karnın kağan süsi böri teg ermiş, yağısı koyn teg ermiş” (Kültigin, doğu, 12. satır) (Tanrı güç verdiği için babam hakanın askeri kurt gibiy-ş; düşmanı koyun gibiymiş) Bkz. Bang-v. Gabain, Analytischer lndex. 85 “İnim Kültigin kergek boldı. Özüm sakındım. Körür közüm körmez teg, bilir biligim bilmez teg boldı” (Kültigin, kuzey, 10. satır) (Küçük kardeşim Kültigin öldü. Kendim üzüldüm. Görür gözüm görmez [kör] gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu) XI. yüzyılın ünlü dil ve edebiyat hazinesi Kutadgu Bilig’de geçen şu benzetme de gerçekten, özgün ve güzeldir: “Kişi kirmedük ilke kirşe kah Kelin teg bolur er ağın teg t ili” (494. beyit) (Kişi, girmediği [yabancı] bir ülkeye girse, gelin gibi olur; dili de dilsiz gibi) Türkçenin değişik dönemlerinden, bu örneklerin daha bin-lercesini gösterebiliriz. Biz burada, Türkiye Türkçesinde yaşayan özgün ve ilgi çekici benzetmelerden bir bölümünü sıralamak istiyoruz: dalyan gibi ay parçası gibi filinta gibi peri gibi çakı gibi II tasvir gibi dağ gibi bebek gibi aslan gibi taşbebek gibi tığ gibi gül gibi fitil gibi süt dökmüş dut gibi IV kedi gibi zil gibi sütçü beygiri gibi bulut gibi kukumav gibi dilenci vapuru gibi 86 sakız gibi süt gibi V kaymak gibi kömür gibi katran gibi burun kanı gibi pancar gibi Yukarıdaki örnekler gözden geçirilecek olursa, bunlardan I. öbekte yer alanların yalnızca, fiziksel yapıları övülmek istenen erkekler, delikanlılar için kullanıldığı, II. öbektekilerin ise doğrudan doğruya genç kız ve kadınların güzelliklerini belirtmede başvurulan benzetmeler olduğu ortaya çıkar. Bu örneklerin yanı sıra, eğer biraz daha derinleşecek olursak, yalnızca kimi organların,’vücut bölümlerinin nitelenmesinde kullanılan benzetmelerle de karşılaşırız. Örneğin lepiska gibi, mısır püskülü gibi, sırma gibi benzetmeler sadece saçları betimlemede kullanılanlardır. III. öbekteki örnekler doğrudan doğruya çok sarhoş erkekleri anlatmakta yararlanılan, özel sayılabilecek olan benzetmelerdir; aynı kavram alanındaki deyim aktarmalarıyla birlikte bunlara da başvurulur. IV. öbektekiler, ayrı ayrı kavramları canlandıran özgün birtakım benzetmelerdir. Bunlardan birincisi, bir suç, bir kabahat işlemiş kimsenin duruşunu dile getirirken, ikincisi, aşırı yorgun bir kimsenin görünümünü, üçüncüsü ise tek başına kalan, tek başına yaşayan kimsenin durumunu anlatmaktadır. Dilenci vapuru gibi benzetmesi, pek çok yere uğrayarak bir yere gitmeyi, kapıdan kapıya dolaşmayı yansıtır. V. öbekte verilen benzetmeler, nesnelerin renklerini yansıtmada başvurulan ve pek değişik kavramlardan yararlanan anlatım biçimlerinin tanığıdır. Bunlardan ilk üçü beyazlığı, sonraki ikisi kapkara nesneleri, son ikisi de kırmızı renkleri betimlemede kullanılır. Ancak bunlardan burun kanı gibi benzetmesi, nesnelerin kıpkırmızı, tam kırmızı 87 rengini anlatırken pancar gibi örneği doğrudan doğruya insanların bir olay karşısında utanmadan kaynaklanan kızarmalarını dile getirmede başvurulan özel bir benzetmedir. Bu örneklerin tümü, betimlenmek istenen şeyin bir başka nesneye yaklaştırılması, onunla ilgi kurulması yoluyla daha canlı ve etkileyici bir biçimde anlatılmasına yönelen öğelerdir. Bunların büyük çoğunluğunda yalnızca benzeyen ve kendisine benzetilen öğeler bulunur: Çakı gibi delikanlı, bulut gibi sarhoş, sakız gibi beyaz ya da sakız gibi çamaşırlar… Ancak pancar gibi örneğinde ve IV. öbekteki benzetmeler kullanılırken birer eylem gerekli olmakta, bunlar eylemlerle birlikte, deyim niteliği kazanmaktadır. Aşağıda, bu türden örneklere yer veriyoruz: kedi ciğere bakar gibi (bakmak) tereyağından kıl çeker gibi (kurtulmak, sıyrılmak…) kör değneğini beller gibi (hep aynı işi yapmak) sebilhane bardağı gibi (dizilmek, sıralanmak) dolap beygiri gibi (dönüp durmak) pişmiş kelle gibi (sırıtmak) çorap söküğü gibi (gitmek) arpacı kumrusu gibi (düşünmek) nalıncı keseri gibi (kendine yontmak) Gibi ilgeciyle, kalıplaşmış olarak kullanılan bu öğelerin yanında, dönmek eylemiyle kurulmuş şu örnekler de dikkat çekicidir: ağzı çiriş çanağına dönmek iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek dut yemiş bülbüle dönmek eşekten düşmüş karpuza dönmek suyu çekilmiş değirmene dönmek 88 Eğer dikkat edilirse, bu örneklerin her birinde, bir fiziksel ¦yapıyı, bir niteliği, bir durumu anlatabilmek, betimlemek için ‘ yapılan benzetmelerin son derece özgün ve bir buluş sayılabilecek kadar ilgi çekici olduğu görülecektir. Örneğin çok içmiş, adamakıllı ‘sarhoş bir kimseyi anlatmak üzere kullanılan fitil gibi benzetmesinde, sarhoşluğun ölçüsünü belirtebilmek için bir fitilin bir sıvıyı, örnek olarak bir lamba fitilinin gazyağını emip sırılsıklam ıslak duruma gelişi göz önüne getirilmiş, biraz abartmalı da olsa, değişik, hoşa giden bir birleştirmeden yararlanılmıştır. Dut gibi de aynı anlama yönelen, dutun yumuşak, çoğu kez ıslak oluşundan yararlanan güçlü bir benzetmedir. Arpacı kumrusu gibi düşünmek, herhangi bir üzüntü, bir işte karara varamama ve özellikle parasızlık nedeniyle derin derin düşünen bir insanı betimler. Bu betimleme sırasında bir kumrudan, herhalde fazla yem bulduğu için daha ağır, daha uykulu görünen, arpacının kumrusundan yararlanmak bizce çok özgün ve güzel bir benzetmedir. Bu türden, değişik ve çekici benzetmeleri öteki örneklerde de görüyoruz. İnsanların sıra sıra dizilişini anlatan sebilhane bardağı gibi dizilmek’te eski bir Türk-İslam geleneğini yansıtan sebilhanelerdesı bardakların yan yana dizilişiyle bir ilişki kurulmuştur. Kedi ciğere bakar gibi bakmak, büyük istekle, çok istenen, insanı çok çeken bir şeye bakmayı dile getirirken kedi-ciğer ilişkisinden yararlanan güçlü bir anlatım biçimidir. Suyu çekilmiş değirmene dönmek, iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek örneklerinde de başarılı benzetmelerle karşılaşıyoruz. Pişmiş kelle gibi sırıtmak, eşekten düşmüş karpuza dönmek gibilerinde de çekici buluşlar ve imge gücünün yanı sıra ince bir alay, sanatlı bir aşağılama vardır. 51) Hayır için içme suyu dağıtılan, çoğunlukla cami yanlarında kurulmuş yer. 89 nan sıcak bir ses, tatlı söz, çiğ bir renk gibi kullanımlar da bir tür deyim aktarmasıdır.54 Ayrıca, ad aktarması adını verdiğimiz, aşağıda ayrıca incelenecek olan olay ve benzerleri de aktarmaların çerçevesi içine girer.





Anadolu Ağızlarında Soyut Kavramlar

6 04 2007

    f) Soyut Kavramlar Anadolu ağızlarımız soyut kavramlar yönünden de büyük bir zenginlik gösterir. Bu zenginliği aşağıda, değişik kavram alanlarında örneklerle dile getirmek istiyoruz. Yazı dilimizde yadigâr (Far.), hatıra (Ar.) gibi yabancı öğelerle anlatım bulan kavram Anadolu ağızlarında anacak (Bursa, Çorum), andaç (Balıkesir, İçel, Samsun, Manisa, İstanbul, Konya, Çankırı, Bolu, Seyhan, Kırşehir), angı (Manisa, Çanakkale), angaç (Ankara, Bolu) gibi sözcüklerle anlatılır (DS, I). Yazı dilinde bir olaydan, bir kimsenin davranışından ötürü duyulan hafif gücenme duygusu genellikle aktarmalı olarak kullanılan alınmak, incinmek sözcükleriyle anlatım bulur. Anadolu ağızlarında bunlara ek olarak ağrınmak40 (Burdur, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, Sivas, Kayseri) sözcüğüyle karşılaşıyoruz. 39) Bu adlar ve bunların dışındaki adlandırmalar için DS’ye bakılabilir. Yılansalıncağı biçimi Antalya’dan derlenmiştir (DS, XI). 40) DS, I. 77 Aynı anlam Kütahya dolaylarında yanıfcmafc41 biçiminde dile getirilir ki, her ikisi de güçlü ve özgün bir anlatımın tanıklarıdır. Bunların yanı sıra Ürgüp ve Niğde dolaylarında yine ağrın kökünden türetilen ağrıngın42 sıfatı da vardır ki ‘hatırı kırılan, dargın’ anlamındadır. Ağrısmmak43 (Denizli) ise ‘ağırına gitmek, hakaret saymak’ demektir. Farsça kökenli dert sözcüğünden türetilme derdikmek™ de ‘dertlenerek ağlamaklı olmak’ (Kayseri, Niğde) anlamında kullanılır. Gü/esime/c45 ise ‘güleceği gelmek, canı gülmek istemek’ demektir. Türkçede herkesin bildiği, kullandığı aşk, sevda gibi yabancı sözcüklerin yanı sıra sevgi ve sevi (eski) gibi öğeler de vardır. Ancak Anadolu ağızlarında rastladığımız ağın46 sözcüğü, ilgiyi çeken bir niteliktedir. Polatlı, Ankara dolaylarında derlenen bu sözcük sevgi denen duyguyu değişik bir yoldan dile getirmiş, bir aktarmayla, ağmak eyleminden yararlanarak anlatmıştır. Öte yandan yine Anadolu ağızlarındaki akınmak47 da ‘özenmek, meyletmek, gönül vermek, sevmek’ demektir. Akkın48 ise ‘istekli, gönüllü, tutkun’ anlamındadır; yine aktarmalı bir anlatımın tanığıdır. Kastamonu dolaylarında rastlanan yangı49 yanmak’tan türetilen bir sözcük olup yine ‘aşk’ anlamındadır. Aynı sözcüğün türevi yangı/ı da ‘âşık, yüreği yanık’ demektir. Adana dolaylarından derlenen yangına kalmak deyimi, aynı duyguya sahip olma olgusunu çok güçlü bir biçimde dile getiren bir deyimdir. Türkçede. yazı dilinde bol ürün veren bir toprağı anlatmak üzere, Arapçadan alınan münbit ve Arapça-Farsça karışımı mahsuldar sözcükleri Türkçe verimli’nın yanı sıra, sıkça kulla- 41) SDD, III. 42) DS, I 43) DS, I. 44) DS, IV. 45) DS, VI. 46) DS, I. 47) DS, I. 48) DS, I. 49) Bu sözcük ve aynı kökten türevler için bkz. DS, XI. 78 nılırken Anadolu ağızlarında doğrudan doğruya bit- kökünden : türetilen şu sözcüklerle karşılaşıyoruz: Bitnel (Alanya, Nallıhan), bitmel (Ayancık), bitner (Sinop), bitek (Bilecik, Afyon, Denizli, Manisa, Çorum…), bitirim (Kırşehir), bitelge (Samsun, Malatya, Ordu, Tokat), bitkelli (Elazığ), bitirgen (Çorum) (DS, II.) Anadolu ağızlarında, yazı dilinde anlatım bulmamış birtakım sözcüklere de rastlıyoruz ki, bunlar aynı zamanda ağızların kavramlaştırma eğiliminin tanığıdırlar. Bu duruma birçok örnek gösterilebilir: sevindirik ‘birden duyulan sevincin verdiği coşku’ (Burdur, Tokat, Eskişehir, DS, X) pusunç ‘suçluluk duyarak konuşmama’ (Kütahya, DS, IX) seze/c ‘duyarlı, tez sezen’ (Samsun, Amasya, Ordu… DS, X) sezeklemek ‘bilmek, anlamak istemek’ (Kütahya, DS, X) sezgin ‘duygulu’ (Gaziantep, DS, XII) sargın ‘candan, sıkıfıkı’, ayrıca ‘girgin’ ve ‘tutkun’ (İsparta, Manisa, Tokat, DS, X) sınık ‘kırgın, dargın’ (Muğla, DS, X) utancak ‘utangaç’ (Eskişehir, Çorum, Çankırı, Samsun… DS, XI) öğrek ‘eğitilmeye elverişli’ ve ‘koşuma alıştırılmış hayvan’ (İsparta, DS, IX) öğreğe gelmek ‘tosun, çifte koşulmaya alışık duruma gelmek’ (Adana, DS, IX) öğrencelik ‘ilk yapılan iş, deneme, temrin’ ve ‘öğrenme ücreti’ (İsparta, Denizli, Amasya… DS, IX); ayrıca öğrence, öğ-rencek gibi sözcükler (DS, IX) ağlak ‘vara yoğa ağlayan, sulu gözlü’, ‘oyunbozan, mızıkçı’ (Bursa, Çorum, Amasya, DS, I); ağlaç, ağlağan, ağlah, ağlam-sak, ağlamsık, ağlamsuk, ağlamuk, ağlarca, ağlarcı, ağlaz biçimleri de vardır (DS, I). Bu sözcükler içinde ağlarca, Adana 79 dolaylarında ‘olduğundan az gösterip açındıran’ anlamında kullanılır (DS, I) ağhmsamak ‘ağlayacak duruma gelmek’ (Balıkesir, DS, I) aldanca ‘avutacak, kandıracak, gönül alacak şey, söz’ (Edirne, Tokat, DS, I); aldak, aldancak, aldangaç, aldangeç, aldangıç, aldanguç biçimleri de vardır (değişik illerde, DS, I) azmtı ‘yoldan çıkmış, azmış, uslanmayan kimse’ (Mardin, Niğde, Gaziantep… DS, XII, DS, I) bağdaş ‘içli dışlı arkadaş’ (Denizli, Sakarya, Eskişehir, DS, II) bağdaşı/c ‘sınıf ve ders arkadaşı’ (Antalya, DS, I) bağdaşmak ‘ant vermek, birbirine bağlanmak’ (Afyon, İsparta, Manisa… DS, II) gemalmaz ‘söz dinlemeyen, inatçı’ (Burdur, Denizli, Balıkesir, DS, VI) dikdurukluk ‘inatçılık, serkeşlik’ (Samsun, DS, IV) ‘ ağızlık ‘lâf etme, düzgün konuşma’ (Denizli, DS, I) evsinmek ‘ısınmak, alışmak, evi gibi saymak, yabancılık çekmemek’ (Malatya, Elazığ, Ankara, DS, V) sanıtmak ‘anlamsızca, bön bön bakmak’ (Burdur, Çorum, Kayseri, DS, X) uçlandırmak ‘saklı tutulmuş bir olayı açıklığa kavuşturmak, yiten bir nesnenin izini bulmak’ (Kütahya, DS, XI) Yazı dilinde yabancı sözcüklerle anlatım bulan kimi kavramlar için de ağızlarda değişik, ilgi çekici pek çok karşılık bulunduğunu görüyoruz: “tahammül” için: götürüm (Çorum, Gümüşhane, Artvin, DS, VI) “mütehammil” için: götürümlü (İsparta, Gümüşhane, Artvin, DS, VI) “gaflet” için: dalgı (Ankara, DS, IV) “terbiyesiz” için: baskısız (İsparta, Burdur, Aydın, DS, II) 80 “pişman” için: ütümen (Konya, DS, XII) “cesaret”, “cür’et” ve “kudret” için: atar (Tokat, Eskişehir, ^Gaziantep, DS, I) “hafıza” için: güdüyeri (Bursa, DS, VI) ve anak (Balıkesir, Adana, DS, I) “cazibe” için: albeni (yazı dilimizde son yıllarda yerleşmeye başlamıştır; Balıkesir, Çanakkale, Bursa; DS, I) “sarhoş” için: esrik (daha eski dönemlerden kalmadır; Ankara, DS, V) “rica, minnet etmek” için: abanmak (Uşak, DS, I) “samimi” için: içtenli (yazı dilinde ‘samimiyet’ karşılığı iç-tenlik yerleşmiştir; Kayseri, DS, VII) “tembel” için: üşencek (Kars, Çankırı, Yozgat, DS, XI) ve üşenci, üşengeç, üşengen sözcükleri için aynı yere bkz. “cimri, pinti” için: kısırgan (İzmir, Bolu, Samsun, DS, VIII), ayrıca kıskıç, kıskıs, kısnak biçimleri aynı yerde görülüyor. “cömert” için: elbaydan (Gümüşhane, DS, V), eliselek (DS, V) “mübalağa” için: abartı (yazı dilimizde yerleşmiş; konuşulan dilde de yaygınlaşmıştır; Malatya, DS, I) “mübalağa ve i’zam etmek” için: abartmak (yazı diline ve konuşma diline yerleşmiştir; Afyon, İsparta, Denizli, DS, I) “kusur, ayıp” için: ağman (Afyon, İsparta, DS, XII) “işgüzar” için: başarath (Amasya, Konya, İçel, DS, II) “tamam, tamamen” için: bitev (Kars, Van, DS, II) ve bitevi, bitürem, bütüley, bütürem, bütürüm biçimleri (aynı yere bkz.) “merasim, tören” için: kurgu (Ankara, DS, VIII) “defa, kere” için: salım (İzmir, Tokat, Eskişehir… DS, X) ve geliş, gelim (Denizli, Balıkesir, Bursa, DS, VI) “namzet, nişanlı” için: aday (yazı dilimizde bütünüyle yer-•eşmiştir; Kütahya, Bolu, Kars, DS, I) 81 “takat” için: çekim (Ankara, DS III) “muktesit, tutumlu” için: evcimik (Denizli, Balıkesir, Çanakkale, DS, I) Deyim aktarmalarından yararlanan aşağıdaki deyimler de ilgi çekicidir: dili güllü ‘yüze karşı iyi konuşan, niyeti kötü olan kimse’ (Mersin, İçel, DS, IV) dili zifir ‘gönül inciten’ (Konya, DS, IV) dilbezeği, dilbezek ‘tatlı dilli, hoşsohbet’ (Ordu, Niğde, Konya, DS, IV) Bu örneklere ek olarak, kimi eylemlerin yazı dilinde kullanılmayan değişik çatı ve türetme eki almış biçimlerine de rastlanmaktadır: acışmak ‘üzülmek, acı duymak, birinin acısına ortak olmak1 (Mardin, Hatay, Konya, DS, I) adıkmak ‘iyi ya da kötü ad edinmek’, ‘ünlenmek’ (Kars, Sivas, Çorum, Konya, DS, I) paysınmak ‘bir işe önem vererek istekle ve özenle işe başlamak’ (Bursa, Eskişehir, İstanbul, DS, IX) gibi.








Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.