MASAL TEKERLEMELERİ

5 04 2007

MASAL TEKERLEMELERİ

    Masalların başında sözcüklerin ses benzerliğinden yararlanılarak söylenen yarı anlamlı, yarı anlamsız söz dizileri vardır. Bunlara “tekerleme” denir.

    Masal tekerlemeleri birbirleriyle pek ilgisi olmayan, ancak dinleyicinin ilgisini masala çekmek için bir araya getirilmiş sözlerden oluşur. Tekerlemenin asıl güzelliği de, birbirleriyle ilgisiz gibi görünen bu tür sözlerin bir düzen içinde sıralanmasındadır. Bu da bir söz ustalığını gerektirir. Bu ustalık masal anlatanın, yani masalcının ustalığına bağlıdır.

    Aslında tekerlemenin masalla hiçbir ilgisi yoktur. Sadece dinleyicinin ilgisini çekmek ve onu masal dünyasına girişe hazırlamak için söylenir. İşte masalcının söz ustalığı da burada başlar. Söylediği tekerlemeyle dinleyenleri neşelendirir. Anlatacağı masala ilgi çeker. Masalının dikkatle ve heyecanla dinlenmesini sağlar.

    Kimi masal tekerlemeleri de bilinenlerden birkaçının birleştirilmesinden oluşur. Araya yeni deyim, benzetme ve sözcükler eklenerek yeni biçimlere sokulur.

    Gelin şimdi de söz ustalığının en güzel örneklerinden biri olan masal tekerlemelerinden sizin için seçtiklerimizi okuyalım. Onları ezberlemeye çalışalım. Anlatacağımız masallara bu tür tekerlemelerle yeni renkler katalım.

* * * 


    Evvel zaman iken, deve tellal iken, saksağan berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. İp koptu, beşik devrildi. Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndürdüler dört köşeyi. Dar attım kendimi dışarı… Kaç kaçmaz mısın… Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye. Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye… Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye. Tozu dumana kattım, Edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye. Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye. Bereket inandılar, tutup beni saldılar. Neyse uzatmayalım, masala başlayalım…

* * *

    Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellal iken, horoz imam iken, manda berber iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken… Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, babam düştü beşikten, alnını yardı eşikten… Annem kaptı maşayı, babam kaptı küreği, gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi… O öfke ile Tophane minaresini cebime sokmayayım mı borudur diye… O öfke ile Tophane güllesini cebime doldurmayayım mı darıdır diye… Orada buldum iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı Eyüb’e…

    Eyüb’ün kızları haşarı… Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı… Orada gördüm bir kız… Adı Emine, gittim yanına… Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık… Bir tarafta boyacılar boya boyuyor renk ile… Bir tarafta demirciler demir dövüyor denk ile… Bir tarafta Mehmet Ali Paşa cenk ediyor şevk ile… Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden… vardım masal iline.(Naki TEZEL’den) 

* * *

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Ben deyim şu ağaçtan, siz deyin şu yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu; kuş uçmadı, Gümüş uçtu. Gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı, uçmaz mı demeye kalmadı; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten… Biri kaptı maşayı, biri aldı meşeyi; dolandım durdum dört köşeyi…

    Vay ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe; bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi, diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası!.. Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı!..

    Az gittim uz gittim… Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!..

    Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına, demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, Zümrüdüanka dedikleri değil mi? Kafdağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele! Yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal!..

* * * 

    Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde… Bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok… Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle… İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlam uğratmasın iftiraya nazara…

    Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan! Kendisi akça pakça, eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe! Kırk gündür kaynatırım kaynamaz.

    Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk; kırkımız kırk ateş yaktık!… Kırk gündür kaynatırım kaynamaz. Baktım ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne kaynattık ne kaynattık… De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı!..

    Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana! Kanadını kaldırıp uçan uçana! Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı. Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı, sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle! Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu sabırtaşı! Verilecek kuluna vermiş, bize de versin Yaradan; haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi…

* * *

Evvel zamanda, yoksullar handa
Beyler, konağında yaşarmış.
Buna öfkelendim
Bir hayli söylendim
Aldım başımı çıktım dışarı
Görmeyin gidişimi
Bakmadan sağa sola
Düştüm bir yola.
Az gittim, uz gittim
Dere tepe düz gittim
Çayır çimen geçerek
Arpa buğday biçerek
Soğuk sular içerek
Altı ay bir güz gittim
Yürüdüm yürüdüm vardım bir bağa
Daldım bir konağa
Vay sen misin dalan
Kimi kolumdan tuttu kimi bacağımdan
Attılar beni bir dağa
Zoruma gitti başladım ağlamaya
Karşıma çıktı bir derviş
Derviş amca dedim bu ne iş?
Kuru idim ıslandım sel beni neyler
Bulut oldum uslandım
Yel beni neyler?
Vay gidi dünya
Kimi güler, kimi söyler
Kulak verin bu masala
Keloğlan ne iş tutar, n’eyler* * *

    Handadır handa, bir kara manda
Üç yüz yaşındaydım evvel zamanda
Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş
Vurdum karıncaya palanı
Kırk yerinden bağladım kolanı
Sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı
Vardım pazara
Vay ne pazar ne pazar, güzeller durmaz gezer
Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar

Buldum bir köşe, başladım işe
Soğan sarmısak satarken
Terazimin kolu kırıldı bir güzele bakarken
Kurbağa kanatlandı gitti gelin getirmeye
Gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa
Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı

* * *

    Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde… Odunun biri bir odun vurdu kafama… Kafam koptu kalktı gitti sarmısak pazarında sarmısak satmaya… Durur muyum ya, ben de arkasından koştum. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim; derken arkasından yetiştim ama, bak şu kafaya:
    – Ben senin kafan değilim, demesin mi?
    – Kafamsın!
    – Değilim!
    – Kafamsın!
    – Değilim!

    Diye atıştık, vuruştuk. Son sonu kadının kapısında buluştuk. Buluştuk ya, bak şu püsküllü belaya, kadı evde yokmuş, mercimek ağacına çıkmış da mercimek topluyormuş…

    Ağacın tepesinden bize bağırdı:
    – Sizin davanız büyük dava!.. Kuş kanadı kalem olsa, derya deniz mürekkep; gene ne yazılır, ne biter… Hele kırk tomar kâğıt, kırk kucak kalem getirin de ötesini düşünürüz, dedi.

    Bir dediğini iki eder miyiz? Aldık getirdik, bulduk getirdik. Merdiveni de aradık taradık, götürüp mercimek ağacına dayadık, dayadık ya, kadı inerken kırılıvermesin mi mübarek!..

    Kadı öldü, kafam da bana döndü: Ah kafa, nah kafa; ne çekersem senin elinden çekiyorum…

* * * 

    Var varanın, sür sürenin… Baykuşu çoktur viranenin… Destursuz bağa girenin, geçmez para ile dükkâna girenin, hokka çömleğini başında patlatır Bekri Mustafa… Hak dost, veli dost… Babamdan kaldı bir eski post… Ben dikerim, o sökülür… Arasına bit, pire sokulur… Ufacığı bakla gibi, büyüceği toklu gibi… Tuttum pireyi, İstanbul’a yolladım. Bekledim, bekledim gelmedi. Ardından uşak yolladım.

    Kırk kişiyiz… Onumuz odun yarar, onumuz kav çakar, onumuz su taşır, onumuz ateş yakar… Bir de baktık kaz kafasını kaldırmış, kazandan bize bakar… Fare takla tukla… Ne nohut bıraktı bu yıl, ne de bakla… Kahveci kutuyu sakla, tiryaki olmuş o güdük fare…

    Fare ovada yedi başağı, sıyrıldı çıktı direkten… Somunu kaptı kürekten… Gözleri büyük çörekten… Dişleri iri oraktan…

    Tavandan teker meker… Gözlerime toz döker… İhtiyara bakmaz geçer. Bir oh çekmez mi bizim güdük fare? Tavanda koptu patırtı… Çömlek başına atıldı… Çektim tüfeği avludan… Yah ettim dokuz kilo soğan.

    Derken efendim, baldıranlığa daldı kurudur diye… Boz eşek attı çifteyi geri dur diye. Ben tuttum kuyruğundan ileri diye…

    Kalktı sıçradı kürek sapına… Gözünü dikmiş çocuk hakkına… Seksen kiloluk pekmez küpüne…

    Reçel olup gitti bizim güdük fare… Efendimin ağası… Sivridir külahisi… Uzatmayalım biz bu sözü, başımıza gelir daha belası…

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir memleket padişahının kırk oğlu varmış…

* * *

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

    – Tutun da, vurun da! diye bir gürültü kopmaz mı?

    – Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, dayımı uyutmazlar.

    İki kalktım, bir hopladım. Yüz ayak merdiveni bir çırpıda atladım.

    Baktım; bir kuru kalabalık.

    – Nereye gidiyorsunuz böyle? dedim.

    – Hak aramaya gidiyoruz, dediler.

    Neyse, katıldım ben de içlerine, vardık koca şehrin birine. Aradık taradık, hakkımızı bulduk. Meğer o da pire değil miymiş?

    Bindim pireye, vardım Tire’ye. Pire gider çatır çutur, hak sahibine balta getir. Bak şu pirenin işine, yular bağladım dişine. Gören şaştı, duyan şaştı, Üsküdar vapuru Beşiktaş’ı aştı.

    Tuttum pirenin birisini, kırdım ufağını irisini, davula geçirdim derisini, kaytan yaptım kuyruğunu.

    Sonra sırtına vurdum palanı, altından çektim kolanı, dinleyin bakalım bendeki koca yalanı…(Eflâtun Cem GÜNEY’den) 

* * *

Çıktım tavan arasına bir kırık sandık buldum.
Açtım baktım: İçinde bir kırık altın
Almayacaktım ama, aldım
Sarıdır diye,
Ordan gittim İstanbul’a bir kâse yoğurt aldım
Durudur diye,
Dokuz yüz doksan testi su kattım
Borudur diye,
Tophane güllelerini cebime doldurdum
Darıdır diye,
Nacağı aldım Kapalıçarşı’ya daldım
Korudur diye,
Akdeniz’e girdim
Kıyıdır diye,
Ortasına bastım
Kuyudur diye,
Selimiye Camii’nin duvarına dayandım
Yalıdır diye,
Ahırdağı’na bir tekme vurdum
“Geri dur!” diye,
Üçlük beşlik verdiler beğenmedim
İridir diye,
Sade Osmanlı lirası verdiler almadım
Sarıdır diye,
Beni aldılar tımarhaneye götürdüler
Delidir diye,
İki adam geldi şahitlik etti
Veli oğlu velidir diye,
Tımarhaneyi dürdüm katladım sırtladım
Halıdır diye,
Beş on copa vurdular
Yeridir diye,
Beni padişaha bildirdiler
Delidir diye,
Padişahtan ferman çıktı
“Bırakın onu eski huyudur!” diye,
Ferman aldım cadde boyu gidiyordum
Bir boz eşek gördüm
Takıldım peşine
Eşek bana bir tekme vurdu
Geri dur diye.(Pertev Naili BORATAV‘dan) 

* * * 

    Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, devler top oynarken eski hamam içinde… Bir havladık, hoyladık; cümle âlemi topladık. Allah’ın kışı tandırın başı olur da kim gelmez? Haylanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi, ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru kadı geldi… Kadıyı, dayıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi… Ördeği, kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, kör Memiş’in kızı geldi… Ne etti, ne etti, arkası sökün etti: Kambur Ese, Sarı Köse geldi; biri saltanata, biri süse geldi… Bunları duyar da durur mu ya! Hımhımınan burunsuz, birbirinden uğursuz geldi… Bu iki uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz geldi… Daha daha, sarı çizmeli Mehmet ağa geldi, geldi dertlere deva, gönüllere sefa geldi… Derken efendim, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç, kimi tok; geldi, toplandı. Toplandı ya, hepsi de başını kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı; başladı her biri bir maval okumaya… Kimi ince eğirip sık dokudu; kimi yukarıdan atıp, aşağıdan tuttu… Kimi tavşana kaç, tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi… Kimi kâh nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu… Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp birbiriyle yarıştı… Kimi akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı ceviz kırkı geçti… Kimi kırkından sonra kaval çaldı; kimi de benim gibi ellisinden sonra masala daldı… Bir var ki, hangisine ne denir? Allah her kuluna bir çene, her çeneye bir gene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama, sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine korlar; bari ben de birini çekip, çekiştireyim dedim ya, ne haddime! Yetmiş iki millet burada, sade bir Keloğlan yok ortada… Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim ya, ben de tuttum Keloğlan’ın yakasından; bakın ne deyip durdum arkasından:

    Bir varmış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış. Develer tellal iken, keçiler berber iken, bir memleketin birinde bir kocakarı, kocakarının da bir kel oğlu varmış

* * *

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde… Dırıltıydı, mırıltıydı, raftan fincan düştü kırıldıydı, hem de ne fincan ya! Dedemin dedesinin dedesinden kalma kulpu kırık, kenarı yok, şu ahım şahım fincan… O akşam ne cezveyi köpürdetebildim, ne kahveyi höpürdetebildim. Bakın hele, şu ettiği yetmiyormuş, kırdığı kırkı geçmiyormuş gibi, bir de karşıma geçip oh çekmez mi ya bizim güdük fare!.. Kızmayın benim canım efendim, bu farenin derdinden bittim, tükendim. Benim gibi bir yalınkat adam değil, kambur felek, kadife yelek bile dayanamaz buna. Bir gece değil, beş gece değil, her gece bu, kuyruğunu yay ediyor, unu bulguru pay ediyor, yağı kıymayı zay ediyor… Öyle ya, hani han, hani harman? Evimizin ardı tarladır, ekini kor, bize zorlatır, karanlıkta göz parlatır ama gelgelelim, kaçak dövüşüne metin, ne var ne yok teslim ettik bütün, bacamızdan çıkmaz oldu tütün, gayri ya bu fare durur, ya biz. Bu gece düşündüm taşındım, tatlı tatlı kaşındım, baktım ki olur gibi, olacak gibi değil, ne yapıp yaptım yine, telli pullu bir arzuhal yazdım kediye; dilediğim yerini bulursa kilerde nöbet bekleteyim diye…

* * *

    …Koştum, eve vardım: “Baban doğdu” dediler, kucağıma bir yumurta verdiler. Yumurta elimden düştü, içinden kocaman horoz çıktı, sokağa kaçtı.

    Kovalamaya başladım. Taş attım değmedi. Ceviz attım… Cevizden bir kocaman ağaç bitti. Üstündeki cevizleri düşüreyim diye taş attım, değmedi. Toprak attım; ağacın başı tarla oldu. Kimi dedi: “Buğday ek”, kimi dedi: “Karpuz ek.”

    Karpuz ektim. Öyle karpuz verdi ki tarla, develer taşıyamadı. Karşıma bir adam çıktı: “Karpuzundan versene” dedi. Bir karpuz verdim, bir ordu yedi, yarısı arttı… Ben de bir karpuz keseyim, dedim. Keserken çakım içine kaçıverdi. Elimi soktum, alamadım. Gözümü soktum, göremedim. Kendim girdim, yedi sene aradım, bulamadım. Yedi sene gezdim, dolaştım, sonunda karpuzun kapısına ulaştım.

    Vay anam karpuz, evin köyün yıkılası karpuz…

    Bir yanı sazlık samanlık
    Bir yanı tozluk dumanlık
    Bir yanında demirciler demir döver denk ile,
    Bir yanında boyacılar boya boyar binbir çeşit renk ile,     Bir yanında Osmanoğlu cenk eder top ile tüfenk ile…

* * *

Masal masal maniki
Yolda saydım on iki
On ikinin yarısı
Tilki çakal karısı.
Masal masal martladı
İki fare atladı
Kurbağa kanatlandı
Tos vurdu bardağa
Çocuk çıktı çardağa.
Masal masal maniki
Kuyruğu var on iki
Kuyruğunda beni var
Kulağında çanı var.
Masal masal matatar
Dil okur, damak tadar.





ANADOLU AĞIZLARI

1 04 2007

    d) Anadolu Ağızları Bugün Anadolu ağızlarımız yazı diline oranla birkaç kat daha geniş bir sözvarlığına sahiptir. Bu kavram zenginliğinin oluşmasında gerek doğayla iç içe yaşama, tarım ve hayvancılıkla uğraşma sonucunda çok çeşitli somut kavramların belirmesi, gerekse Türk’ün duygu ve düşünceleri, değişik durum ve davranışları ayrıntılı bir biçimde dile getirme eğiliminin ürünü soyut kavramların oluşması önemli rol oynamıştır. Çok önemli bir başka etken ise daha önce de değindiğimiz gibi, Anadolu ağızlarının çağlar boyu Türkçenin bütün anlatım yollarından, türetme kurallarından yeterince yararlanmış olmasıdır. Burada önce, 69 Türkçedeki türetme yollarından yararlanan ağızların nasıl yepyeni kavramlar yarattığını, belli köklerden ne çok türetmeler yaptığını birkaç örnekle göstermek istiyoruz:38 Yazı dilimizde çok eskiden beri kullanılan um- kökünden türeme umgu, ağızlarda ‘umut, iyi dilek’ demektir; umma ise ‘özenme bundan dolayı duyulan üzüntü’ ve ‘özenilen şeyin ele geçmemesinden dolayı lohusada meme, erkekte üreme organında olan şişlik, acı’ anlamına gelir. Aynı anlamda, ağızlarda ummaca, ummağ, umsuluk, umsunluk, umsunuk, umsuruk, umaca, umma olmak, umsuluk olmak, umsunmak, umsunuk olmak, umunmak, ummaya uğramak öğelerine rastlıyoruz. Ummaca aynı zamanda ‘düş kırıklığı’ demektir. Ayrıca umarsız ‘çaresiz’, umaysız ‘düşüncesiz, saygısız’, umsalak ‘umutsuz’ ve ‘her gördüğünü isteyen’, umucu ‘bir şey isteyen, bekleyen’, umulcama ‘umulan’, beklenen, olması istenen’, umsundurmak ‘umutlandırmak’ gibi ilgi çekici örnekler göze çarpıyor. Aynı kökten, bunların dışında daha 10 kadar türev vardır. Anadolu ağızlarında em- kökünden türetilmiş aşağıdaki sözcükler yine türetme ve kavramlaştırma eğiliminin ilgi çekici örneklerindendir: embici ‘küçük çocuğa, annesinin emzirirken söylediği söz’; emecan ‘tülbente sarılarak küçük çocukların ağzına verilen lokum’; emecen ‘hayvanları emen bir çeşit yılan’, ‘ballıbaba’, ‘sigara ağızlığı’; emeç ‘henüz memeden kesilmemiş buzağı’; emegen ‘suyu çabuk emen madde’; emelek ‘memeden kesilmemiş (çocuk)’, emer (aynı anlamda); emicek ‘meme emme zamanı geçtiği halde emmeye devam eden kuzu ve oğlakların ağzına takılan burunsalık’, ayrıca ‘besin, gıda, azık’ ve ‘gelir kaynağı’; emi-cikılı ve emicikök ‘fidanların ucundaki ince kökler’; emilcen ‘ineklerin memesini emen bir çeşit kertenkele’; emilik ‘bir hafta- 38) Bu bölümde verilen örneklerin Anadolu’da kullanıldıkları yerler için bkz. Derleme Sözlüğü I-XII. ciltler (Derleme Sözlüğü, DS olarak kısaltılmıştır). Anadolu ağızlarının anlatım özellikleri şu yazımızda da kimi örnekleriyle incelenmiştir: Türkçenin anlatım gücü ve anlatım yolları: 50. Yıl Konferansları (AÜDTC Fakültesi), Ankara, 1976, s. 79-89. 70 lık keçi yavrusu’; emişçi (ve emlikçi) ‘kuzu ya da oğlakları annelerine emdiren adam’; emişi/c ve emişme ‘süt kardeş’, ayrıca ‘sağmal koyun ya da keçilerin oğlak ve kuzularıyla otlamaya gitmesi; emişken ‘meme emmeye düşkün çocuk’; emiştirmek ‘koyun, keçi, sığır yavrularını annelerinin yanına birakıp emdirmek’; emiş yakış ‘süt kardeşlik’; emlek ‘anası ölen kuzuları başkasına emzirme’ ve ‘süt kuzusu’; emlik ‘süt emmekte olan insan ya da hayvan yavrusu’, ‘zamanından daha geç doğan kuzu ya da oğlak’; emlik kuzu ‘henüz ot yememiş, yalnız anasını emen kuzu’, emlik oğlak ‘iki üç aylık keçi yavrusuna verilen ad’… gibi. Arapçadan gelme muhacir ya da bunun Türkçeleştirilmiş biçimi olan göçmen sözcüğüyle anlatım bulan kavram için Anadolu ağızlarında gelinti, gelek, gelme, girinti karşılıklarına rastlanmakta, çok gezen kimse için de gezegen, gezek, gezen-çi, gezenti, gezgen, gezgiç, gezeğenti, gezenki gibi birçok sözcükle karşılaşılmaktadır. Yine Arapça kökenli olup yazı dilinde yerleşik bulunan takip etmek bileşik eyleminin yanı sıra son 15-20 yıldır yazı dilimizde izlemek sözcüğü de yerleşmiştir. Ağızlarda aynı anlamda ve art sözcüğünden türeme aralamak, ardılmak, ardınlamak öğeleri ve arkalamak sözcüğü kullanılmaktadır. Ortak dilimizde çağlayan ve Arapçadan gelme şelale sözcükleriyle anlatım bulan kavramı karşılamak üzere, ağızlarda su-düşen, suçurum, suuçan, sutuğlen, sutüğülen, sutüvlen, sütüydü, sutüyen, suuçtu, suuçtuğu, uçarsu gibi öğelere rastlamaktayız. Aşağıda vereceğimiz başka örneklerde de görüleceği gibi ağızlar türetme sırasında bu öğelerde olduğu gibi birleştirme yoluna da gitmekte, bileşik sözcüklerle yeni yeni karşılıklar ortaya koymaktadır. Aşağıda, Anadolu ağızlarının sözvarhğındaki öğelerden bir bölümünü, somut ve soyut kavramları ayrı ayrı ele alarak, gözler önüne serdiği söz zenginliği açısından incelemek istiyoruz:





ANLATIM BOZUKLUKLARI

30 03 2007

 Her cümle belli bir düşünceyi, duyguyu aktarmak için kurulur. Bu cümlenin, ifade edeceği anlamı açık ve anlaşılır bir biçimde ortaya koyması gerekir. Ayrıca cümle mümkün olduğunca gereksiz unsurlardan arındırılmış olmalıdır bu cümle. İşte bu özelliği göstermeyen cümleler, anlatım bakımından bozuktur.

1. Gereksiz Sözcüklerin Kullanılması Cümlede gereksiz sözcük kullanılması anlatım bozukluğuna yol açar. Bir cümlede gereksiz sözcük bulunduğunu anlamak için, sözcük cümleden çıkarılır. Bu durumda cümlenin anlam ve anlatımında bir bozulma oluyorsa o sözcük gerekli, olmuyorsa gereksizdir. “Satıcı burnu havada, kendini beğenmiş biri.” cümlesinde “burnu havada” sözünün verdiği anlamla “kendini beğenmiş” sözünün verdiği anlam aynıdır. Öyleyse bu cümlede bu iki sözden biri gereksizdir. Cümleden çıkarılmalıdır. “Yaklaşık beş yıl kadar bu Edirne’de oturduk.” cümlesindeki “yaklaşık” sözcüğü ile “kadar” sözcüğü cümleye aynı anlamı katmıştır. Bu nedenle bu iki sözcükte biri cümleden çıkarılarak anlatım bozukluğu giderilmelidir. Bir cümlenin anlamı içinde bulunan başka bir sözü cümlede kullanmak da gereksiz sözcük kullanımına girer. Cümlede böyle bir sözcük varsa, o cümle de anlatım bakımından bozuktur.  “Dışarı çıkmak istediğini kulağıma alçak sesle fısıldadı.” cümlesindeki “fısıldadı” sözcüğü zaten “alçak sesle” yapılan bir eylemdir. Bu nedenle ayrıca bir “alçak sesle” sözüne gerek yoktur. Bu nedenle bu söz cümleden çıkarılarak anlatım bozukluğu giderilmelidir. “Eve arkadaşı ile birlikte geldi.” cümlesindeki ile edatı cümleye birliktelik anlamı kattığı için ayrıca bir birlikte sözcüğüne gerek yoktur. Bu nedenle bu sözcük cümleden çıkarılarak anlatım bozukluğu giderilmelidir.

2. Sözcüklerin Yanlış Anlamda Kullanılması Bazen sözcükleri yanlış şekilde başka bir anlama gelen bir sözcüğü o anlamının dışında kullanırız. Bu tür kullanımlar cümlenin anlamını etkiler. “Futbolcu, attığı muhteşem golle takımının galip gelmesine neden oldu.” cümlesindeki “neden olmak” eylemi daima olumsuz anlamlar verecek biçimde kullanılır. Oysa maçın kazanılması olumlu bir durumdur. Öyleyse “neden oldu” sözü bu cümlede yanlış kullanılmıştır. Bunun yerine cümle “…gelmesini sağladı.” şeklinde bitirilebilir. “Tanımadıkları bir ortama gelen kişiler ilk başlarda çekimser olur.” cümlesindeki “çekimser” sözcüğü yanlış anlamda kullanılmıştır. Bu sözcük görüş bildirmekten çekinmek anlamındadır. Oysa cümlede verilmek istenen anlam “ürkek, sıkılgan”dır. Öyleyse bu cümlede “çekingen” sözcüğü kullanılmalıdır.

3. Deyim Yanlışlığı Bir cümlede deyimin yanlış yerde kullanılması da cümlenin anlamını bozar. “Başarılı çalışmalarıyla kısa sürede yöneticilerinin gözüne batmayı bilmişti.” cümlesinde “göze batmak” deyimi yanlış kullanılmıştır. Çünkü bu deyim “başkalarının çekemeyeceği bir yüksekliğe erişmek veya görünüşüyle başkalarını tedirgin etmek” anlamındadır. Yani olumsuz durumları anlatmakta kullanılır. Oysa cümlede, kişinin olumlu bir özelliği anlatılmaktadır. Öyleyse cümlede “çalışkanlığı, becerikliliği ile büyüğünün sevgi ve güvenini kazanmak” anlamına gelen “gözüne girmek” deyimi kullanılmalıydı.

4. Sözcüklerin Yanlış Yerde Kullanılması Bazen sözcük doğrudur ancak cümlede bulunduğu yer doğru değildir. Bu durum cümlenin anlamını bozar. “Yeni durağa varmıştım ki otobüs geldi.” cümlesinde “yeni” sözünün yeri anlatımda bozukluğa yol açmıştır. Çünkü burada söylenmek istenen, durağın yeniliği değil, durağa varmanın yeni, henüz yapıldığıdır. Cümlenin doğrusu: “Durağa yeni varmıştım ki otobüs geldi.” şeklinde olmalıdır.

5. Anlamca Çelişen Sözcüklerin Kullanılması Anlamca çelişen sözcüklerin aynı cümlede kullanılması anlatım bozukluğuna yol açar. “Şüphesiz Türkiye geleceğin süper bir ülkesi olabilir.” cümlesindeki “şüphesiz” kelimesi kesinlik anlamında olmasına rağmen; “olabilir” sözcüğü olasılık, ihtimal anlamındadır. Bu nedenle ülkemiz hakkındaki kişinin görüşünde bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Bu iki sözcükten biri cümleden çıkarılarak anlatım bzoukluğu giderilebilir.

6. Tümleç Eksiklikleri Cümlede, kullanılması gereken bir ögenin bulunmaması, anlatım bozukluğuna yol açar. Bu, daha çok ortak kullanılan ögelerde görülür. Çünkü Türkçe’de her fiil, ögeleri aynı eklerle kendine bağlamaz. “Türkçe öğretmeninin yanına gitti, bir soru sordu.” cümlesindeki ögeleri inceleyelim: “gitti” ve “sordu” yüklemdir. Giden ve soran kişi yani “o” gizli öznedir. Yani “o” ögesi her iki yüklemin ortak ögesidir. Bu ortak ögeyi yüklemlerle kullanalım. “Türkçe öğretmeninin yanına gitti.” doğrudur; ancak “Türkçe öğretmeninin yanına soru sordu.” denemez, “Türkçe öğretmenine soru sordu veya ona soru sordu.” olmalı. Yani ikinci cümleye bir dolaylı tümleç gerekmektedir. “Bebeğe sevgiyle baktı, sevdi.” cümlesinde nesne eksikliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Bu bozukluk ikinci cümleye “onu” sözcüğü getirilerek giderilir: “Bebeğe sevgiyle baktı, onu sevdi.” Sıralı isim cümlelerinde ekfiilin kullanılması da bazen bozukluğa yol açar. “Kardeşimin boyu uzun, kilosu fazla değildi.” cümlesinde iki yargı vardır: Kardeşimin boyunun uzun olduğu, aynı zamanda kilosunun fazla olmadığı, yani kilosunun az olduğu. Oysa cümlede “uzun” sözcüğü yüklem gibi kullanılmadığından “değildi” edatına bağlanıyor ve böylece çocuğun uzun boylu olmadığı anlamı çıkıyor. Bunu düzeltmek için “uzun” sözcüğü “uzundu” şekline getirilmelidir.

7. Özne – Yüklem Uyumsuzluğu Türkçe’de bazı özneler olumlu, bazıları olumsuz anlamlar verir. Buna göre yüklemlerin de olumlu, olumsuz çekimlenmesi gerekir. “Kimse gelmemiş, maça gitmiş.” cümlesinde “gelmemiş” olanlar ile “gitmiş” olanlar aynı ancak “kimse” olumsuz bir öznedir ve yüklemi daima olumsuz çekimlenir. Oysa “gitmiş” olumlu bir çekimdir. Yani ikinci cümle özneyle uyum sağlamamıştır. Buna “hepsi” şeklinde bir özne getirilmelidir. Cümlede öznenin ifade ettiği şahıslarla yüklemin bildirdiği şahıs arasında bir uyum olmalıdır. “Bu soruyu ancak ben ve sen çözebiliriz.”
(biz)
“Ödülü sadece ben ve sınıf arkadaşım kazanmıştık.”
(biz)
“Sen ve kardeşin hangi okulda okuyorsunuz?”
(siz)
“Sen hatta hepiniz bana yardım edin.”
(siz)
“Sen ve arkadaşların beni iyi dinleyin.”
(siz)
“Kardeşim ve annem okula gitti.”
(onlar)
cümleleri buna örnektir. Öznenin insan ya da başka varlıklar olması da yüklemin tekil veya çoğulluğunu etkiler. Eğer özne bitkiler, hayvanlar, cansız varlıklar ya da soyut kavramlarsa, yüklem daima tekil olur. İnsanlar çoğul özne olduğunda ise yüklem tekil veya çoğul olabilir. “Kuşlar ağaçlarda ötüyorlar.” değil, “Kuşlar ağaçlarda ötüyor.” olmalı. “Korkular üzerine gidildikçe azalırlar.” değil “azalır.” olacak. “Öğrenciler öğretmeni dinliyor.” şeklinde de doğrudur, “dinliyorlar.” şeklinde de. Türkçe’de sıfatlar çoğul anlam verirse isimler çoğul eki almaz. Bu özellik genellikle belgisiz sıfatlarda görülür. “Birçok insanlar bu kitabı beğendi.” cümlesinde “birçok” sıfatı çoğul bir anlam verdiği hâlde “insanlar” sözü de çoğul eki almıştır. Cümleden çoğul eki çıkarılmalıdır. 





PROGRAMLAR

23 03 2007
Programın Adı: İstiklal Marşı
Versiyonu: Beste
İşletim Sistemi: -
Açıklama: Mehmet Akif Ersoy’un kaleminden dökülen, kendi ifadesiyle “benim milletime en kıymetli hediyem…” diye nitelediği İstiklal Marşımız’ı buradan indirip dinleyebilirsiniz.
 
   
Programın Adı: Ad-Aware SE Personal
Versiyonu: 1.06
İşletim Sistemi: Windows
Açıklama: Ücretsiz bir program olan Ad-aware, izinsiz olarak gelişmiş izleme sistemleri sayesinde bilgisayarınıza kurulu bulunan çeşitli programları bulmaya ve bunları yok etmeye yarar.
 
   
Programın Adı: Mozilla Firefox (Türkçe)
Versiyonu: 1.5
İşletim Sistemi: Windows
Açıklama: Windows ortamında kullanılabilecek en iyi internet tarayıcısı. (Ücretsiz)
 
   
Programın Adı: Flash Player (Linux)
Versiyonu: 7.0
İşletim Sistemi: Linux
Açıklama: Linux işletim sistemindeki internet tarayıcılarının Flash animasyonlarını görüntüleyebilmesini sağlayan ücretsiz program.
 
   
Programın Adı: Opera
Versiyonu: 8.54
İşletim Sistemi: Windows
Açıklama: Windows ortamında çalışan ücretsiz bir internet tarayıcısı
 
   
Programın Adı: Opera 8.51 için Türkçe Yama
Versiyonu: 8.51
İşletim Sistemi: Windows
Açıklama: Opera tarayıcısını Türkçe’ye çevirmek için yama.( Yüklemek için bağlantıya sağ tıklayıp farklı kaydedin daha sonra Opera’ dan Tools > Preferences > General > Details >Choose şeklinde dil paketini yüklediğiniz yerden kurun)
 
   
Programın Adı: Winrar
Versiyonu: 3.51tr
İşletim Sistemi: Windows
Açıklama: Winzip’e alternatif bir sıkıştırma programı.
 
   
Programın Adı: Winzip
Versiyonu: 10.0
İşletim Sistemi: Windows
Açıklama: Popüler bir sıkıştırma programı.
 
   




ANLATIM BOZUKLUKLARI

22 03 2007

 





ÇANAKKALE DE DÜĞÜN

22 03 2007

Oyunda bulunan kişiler.-17 kişi-

ÇOLAK HASAN, Çavuş,iki asker, muhtar, /Elif,Mehmet,Huriye ana, Recep kayınço/ Ahmet, Zeynep/ Mustafa,Ayşe- bayrağın doğuşu için ikisi küçük 4 öğrenci.
Köyde düğün vardır.ÇOLAK HASAN davulla ilan yapmaktadır. Karşıdan ise üç asker gelmektedir.
ÇOLAK HASAN: Duyduk,duymadık demeyin..herkes akşama düğün yemeğine davetlidir…
…………..davulu çalar……………
———- askerler ÇOLAK HASANın yanına gelir. ——-
ÇOLAK HASAN: Hoş geldiniz beyim.hayrola bir şey mi var
Çavuş: Köyün muhtarını görecektik. Bizi yanına götürür müsün
ÇOLAK HASAN: Ne demek beyim, emrin olur.zaten evi aha şurda,yakında.

——eve doğru giderler. Kapının önünde durunca ÇOLAK HASAN kapıyı çalar——
Muhtar: Kim o
ÇOLAK HASAN: Muhtar emmi,benim ÇOLAK HASAN. Cenderme geldi.seni istiyo,bi bakıver hele.
Muhtar: Dışarı çıkar- hoş geldiniz,içeri buyrun.
Çavuş: Yok gelmeyelim muhtar.acelemiz var. Memlekette olanlardan haberin var mı.
Muhtar: Daha geçen duydum .harp olacakmış dediler.
Çavuş: Doğru duymuşsun.düşman Çanakkale’ye dayandı. Seferberlik var. Eli silah tutan herkesi istiyorlar. Benim birlikte de senin köyden iki kişi var.hem onları alayım dedim.hem de Sizin köylü bir Mehmet vardı. Balkanda vuruştuyduk Cepheden arkadaş. Gelmişken onu da bir göreyim dedim.
Muhtar: Tanıdım,hele bi içeri buyrun,bi soluklanın hele.
Çavuş: Muhtar, düşman dayandı diyom,durmak zamanı mı
Muhtar: Haklısın çavuş,varın gidelim.Mehmet daha demin yanımdaydı. Şimdi evdedir.gitmeden Mustafa’ya da uğrarız. Allah’ın işine bak Garibin bugün düğünü var..
Çavuş : Neylersin muhtar. Demek ki düğün Çanakkale’ye nasipmiş.
Askere döner
Oğlum koş,düğün evine haber ver. Biz köy çıkışında bekleyeceğiz.
Asker: Emredersin komutanım.
-Koşarak sahneden çıkar-Mehmet’in evine gelir,kapıyı çalarlar-

–Mehmet,elif,huriye ana, recep kayınço içerde yemek sofrasındadır.—
elif : Hayırdır inşallah.—-kocasına bakar,yerinden kalkıp kapıyı açar—- buyur muhtar emmi,
Muhtar: Hayır ola kızım. Mehmet’e baktım. Misafiri var. evde mi.
Elif: Haber vereyim.—içeri girer- bey dışarıda muhtar emmiyle beraber iki asker var; seni isterler.
Mehmet: -yerinden hızla kalkar,kapıya çıkar- hoş geldiniz, -çavuşa bakar, tanır- vay çavuşum. Şükür kavuşturana – sarılırlar- içeri buyrun.
Çavuş: Gelmeyelim Memet. Köyden asker almaya geldim. Düşman Çanakkale’ye dayandı. Seferberlik var. Gelmişken seni de bir göreyim dedim.
Mehmet: Seferberlik mi, ben de geleyim.
Çavuş: Ne desem ki Memedim. Ben iki asker için geldim amma, kendin bilirsin. Gitmek var,lakin belki dönmek olmaz.
Mehmet: Şunun lafına bak. Kaç yıl balkanda vuruştuk.ölümden korkan kim, bekleyin silahımı alıp geliyorum.
Çavuş: Gördün mü muhtar. Bu hep böyle. Balkanda da terhis ettikleri zaman illa yemene gidecem diye tutturduydu.
Mehmet: Hanım şu silahımı getir. Çanakkale’ye düşman dayanmış, ben harbe gidiyorum.
Elif: Gözün arkada kalmasın bey,bizi düşünme,var git düşman üstüne…
Huriye ana: Kalır mı elbette benim oğlum. Ben onu ak sütümle büyüttüm. Durma oğul, var yetiş. Babanda Rus harbinde şehit oldu. Şehit oğluna durmak yaraşmaz.
Mehmet: Ana hakkını helal et. Gidip de dönmemek var. Elifim sana emanet.
——–eşiyle ve annesiyle helalleşir,dışarı çıkarlar——-
Recep kayınço: Enişte ben de geleyim, ne olur beni de götürün.
Muhtar: Ulen Recep, sen daha küçüksün oğlum.sen evde kal, evdekilere göz kulak olursun.
Huriye ana: Sen ne diyon muhtar. Vatan yolunda savaşın küçüğü büyüğü olur mu, varsın o da gelsin. Bize göz kulak olmaya ne hacet. Daha ben ölmedim.
Recep kayınço: Ver elini öpeyim ana, inşallah şehit olursam, benim için sakın ağlama. Bil ki şehitler ölmez.
–huriye ananın ve yengesinin elini öper, ayrılırlar-
ÇOLAK HASAN: Şuraya bak çavuş. Ahmet tarladan geliyor. Aramaya gerek kalmadı.

—-karşıdan Ahmet ile Zeynep gelmektedir.ellerinde çapa vardır,yanlarına gelince Ahmet selam verir.-
muhtar: Ahmet .çavuş sizi almaya gelmiş. Çanakkale için sefer emri çıkmış. Lakin bekleyecek vakit yok. Tez olman lazım.
Ahmet: Vatan için can feda muhtar. Hemen geliyom.-koşarak uzaklaşırlar.-eve gelince silahını kuşanır. Hanımının alnından öper. –Zeynep’im yavrumu sana,seni de Allah a emanet ediyorum. Hakkınızı helal edin.
Zeynep: Helal olsun yiğidim. –ayrılırlar, Ahmet ve Mustafa koşarak arkadaşlarının yanına gelir.yola çıkarlar. Sahne kapanır, Bu esnada fondan Çanakkale türküsü söylenir.-

İKİNCİ SAHNE

GELİNLER HEP BERABER
Dilimiz tatlı, kınamız kutlu, şavaşımız mübarek olsun.
Zeynep/ kına yaktım,kekil kestim a komşular,
Gönül buruk lakin,çanakkaleyi arzular,
Mehmedime cephane taşısam yeter,
Vatan semasında bir dumanım tüter.
Elif / ak duvaklar bölük,bölük büküle,
Şehitler örtüsü,ak duvaktır geline,
Düşman basmışken ak toprak üstüne,
Bize durmak yaraşmaz, baş koymuşuz ölüme.
Ayşe/ al kınadır ellerim,taze gelinim.
Yiğitler can verirken,ben nasıl gülerim
Baş ola yiğidim,yürüye düşman üstüne.
Vatan sevdası bu,bin canım olsa yine veririm.
Zeynep/ çanakkale candan öte davamdır,
Düşman dururken,bize uyku haramdır.
Elif/ bayrak için kan vermeye gittiler.
Zeynep.- vatan için can vermeye gittiler.
Ayşe/ cennet yoluna baş koymaya gittiler.
GELİNLER BERABER
Gittiler de,şahadete erdiler.

Zeynep/ toprak namustur,adıdır vatan.
Boşuna mı can verdi,binlerce kefensiz yatan.
Ayşe/ o vatan ki,ana yurdum,ata yurdum
Bin canım versem, yine feda olurdum.
Elif/ bu topraklar öz be öz Türk ün yurdu verilmez,
Türk evladı canın verir,vatanını çiğnetmez.
——————perde kapanır,tekrar açılır.——-
——sahnede askerler siper halindedir. Fondan silah sesleri gelmektedir.——
Çavuş- yiğitler,biliyorum mermimiz kalmadı. Lakin düşmana geçit vermemek gerek. Süngüden başka çaremiz yok. Hep birlikte şahadete kavuşacağız. Gün bugündür arkadaşlar. Son bir hücuma geçeceğiz. Haydi ya ALLAH.
—hep birlikte hücuma geçerler, birer birer şehit olurlar.-fondan makber türküsü çalınır-
Zeynep/ ——sahneye girer, şehidinin yanına gelir——
aman deyip diz çökmeli tüm kafirler,
Türk ordusu olmalıdır muzaffer.
——–söyledikten sonra şehidinin yanında diz çökerek kapanır——
Ayşe/ ——sahneye girer, şehidinin yanına gelir——
ey bu toprak için can veren asker,
Gökten ecdad inip öpse,o pak alna değer.
——–söyledikten sonra şehidinin yanında diz çökerek kapanır——
Elif/ ——sahneye girer, şehidinin yanına gelir——
sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim gel seni tarihe desem,sığmazsın.
——–söyledikten sonra şehidinin yanında diz çökerek kapanır——
Ayşe/ —ayağa kalkar—
Yiğitler şehit oldu. Vatan yolunda yine şehit gerek..bizim de bu uğurda verilecek bir canımız var.Bugün bizim düğünümüz kuruldu.Şehidimin kanı,elimin kınası oldu. Durmayın bacılar, haydi düşman üstüne..
——ayşe şehidinin silahını alır ,hepbirlikte hücuma geçerler.şehit olurlar.——
———-fondaki müzikte fahir atakoğlu—–
———iki çocuk kırmızı bezi açar, iki küçük çocuktan biri ay ı, diğeri yıldız ı, karşı köşelerden getirerek fondaki bezin önünde birleştirir, Türk Bayrağı oluşturulur……onuncu yıl marşıyla sahne kapanır..—–
_________________





ELBİSESİ YETİYORDU…

22 03 2007

   

19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlar’daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.Mektupta şöyle denmektedir:“Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet’in dehalifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.”Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:“Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir.”Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar’ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:“Osmanlılar’dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir.”Bu olay, Mülhaymli’lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym’a bağlı Karlsruher Müzesi’ne koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip, hadiseyi temsilen kutlarlar. 

88 YIL SONRA TÜRK ASKERİNİ GÖREN İNSANLARIN TEPKİSİ MUHTEŞEM








Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.