SKEÇLER

22 02 2007

DİĞER TİYATROLAR VE SKEÇLER İÇİN TIKLAYIN

Arzuhalci Hasan Efendi
ŞAHISLAR
HASAN EFENDİ (Arzuhalci) — ZEYNEP (Arzuhalci Hasan Efendinin eşi) — HACI MEHMET EFENDİ — (Kumaşçı) — DURMUŞ (Çoban) — KADI EFENDİ — ZABTİYE, Mübaşir ve halk.
I. PERDE(Sokak. Sahnenin solunda kumaşçı Hacı Mehmet efendinin dükkânı. Bu dükkân, üst katı sokağa doğru sundurulmuş bir evin altında. Dükkânın önünde sıra tahtalarının üstünde de birçok kumaş topları var.)

1. SAHNE
Hasan Efendi — Zeynep

HASAN EFENDİ — Zeynepçiğim, benim zavallı karıcığım. İnceden inceye düşündüm, her çareye, hatta her hileye başvurdum, gene de hiç bir Tanrı kulu bana iş için gelmiyor. Ne yapmalı? Halbuki bu diyarda bilgili, becerikli iki kişi varsa birisi mutlaka benim.
ZEYNEP — önceleri müşterilerin kapımızı aşındırırlardı, sokağa çıktığın zaman, etrafını alırlardı. Hâlbuki şimdi işsizlikten sinek avlıyorsun. Nerde ise dileneceğiz. Yiyip içecek, giyinip kuşanacak bir şeyimiz de kalmadı. Biz böyle aç açık dururken senin bilgili, becerikli olman ne işimize yarar, a kocacığım?
HASAN EFENDİ — Ha! Giyinip kuşanmak dedin de aklıma geldi; gerçekten ihtiyacın varsa bir elbiselik alayım.
ZEYNEP — Alayın tam sırası!
HASAN EFENDİ — Senin bildiğin gibi değil canım! Allem edip kallem edip mutlak birisini kafese koyacağım. Söyle? Sana hangi renk daha gider? Yeşil mi, gök mavisi mi?
ZEYNEP — Meteliğe kurşun atarken bana yaraşacak rengi sormaktan ne çıkar? İşte buna leyleğin ömrü laklakla, ördeğin ömrü de vakvakla geçer derler!
HASAN EFENDİ — Üzülme, sen hemen eve git de beni bekle. Biraz sonra ikimiz için de en iyi kumaşı alıp getirmez-sem, bana da arzuhalci Hasan Efendi demesinler!
ZEYNEP — İyi ama parasını kim verecek?
HASAN EFENDİ — Onu hiç düşünme. Elbette bir gün öderiz.
ZEYNEP — Ben gidiyorum, sen bildiğini yap! (Zeynep uzaklaşır.)
HASAN EFENDİ (Kendi kendine) — Ey Hasan efendi. Gayret sana düştü. Kendini göster bakalım! (Biraz yürüdükten sonra) İşte sana bir kumaşçı!

2. SAHNE
Hasan Efendi — Hacı Mehmet Efendi

HASAN EFENDİ — Merhaba Hacı Mehmet efendi! Nasılsınız? İyi misiniz? Hoş musunuz?
HACI MEHMET EFENDİ — Hamdolsun… İyiyim. Siz ne haldesiniz?
HASAN EFENDİ — Teşekkür ederim… İşleriniz nasıl gidiyor?
HACI MEHMET EFENDİ — Şöyle böyle. Dostlar alışverişle görsün!
HASAN EFENDİ — Allah ticaret edenleri sever. Sabırlı olmalı, gün olur ayı besler, ay olur günü besler… Hacı efendi, sizi görünce rahmetli babanızı hatırladım. O ne iyi, ne eli açık adamdı. Vaktiyle karım için ondan bir kumaş almıştım. Gösterdiği âlicenaplığı hiç unutamam. Deminden beri nurlu, sevimli yüzünüze bakıyorum. Emin olun, sizi o mübarek ve muhterem zattan ayırt edemiyorum.
HACI MEHMET EFENDİ (Hasan efendiye bir iskemle göstererek) — Buyurun Hasan efendi, oturun. HASAN EFENDİ (Oturmadan devam eder) —Hakikaten, çehreleriniz bir elmanın yarısı gibi birbirine benziyor. Babanız, çok anlayışlı, derin düşünceli, ileriyi gören, eli öpülecek bir zattı. Söylediği birçok şeyler aynen çıkmıştır. Onu her zaman derin bir saygı ile anarım.
HACI MEHMET EFENDİ (İskemleyi Hasan efendiye yaklaştırarak) — Rica ederim oturun.
HASAN EFENDİ (Oturarak) — Hayır! Hayır! Dünyada sizin kadar babasına benzeyen bir adama rastlamak mümkün değil. Bu ağız onun ağzı, bu burun onun burnu, bu gözler onun gözleri!.. (Bir kuması eliyle okşayarak) Rahmetli ne kadar da hoşsohbetti. Allah şahit, bu diyarda onun bir eşi daha yoktur, A! bu mavi kumaşın yünü ne kadar da yumuşak. İnsanın elini okşuyor.
HACI MEHMET EFENDİ — Koyunlarımın yünlerinden dokuttum.
HASAN EFENDİ (Kumaşı göstererek) — Kim bilir elbisesi ne güzel olur! Demek, bu cici kumaşlar, koyunlarınızın yünlerinden dokundu, öyle mi?
HACI MEHMET EFENDİ — Evet!
HASAN EFENDİ — Sağlamlığına da diyecek yok.
HACI EFENDİ — Eşi bulunmaz bir kumaştır!
HASAN EFENDİ — Gerçekten pek güzel! İnsanın hemen alıp kaçacağı geliyor. Ne yapsam. Hazırda biraz param var ama… Bu gibi ihtiyaçlarımı yıllık gelirimle sağlıyorum… Fakat kumaş o kadar hoşuma gitti ki gelirimi bekleyemeyeceğim.
HACI MEHMET EFENDİ — Beklemenize lüzum yok.
HASAN EFENDİ — Bundan karıma ve kendime birer elbiselik alabilsem!..
HACI MEHMET EFENDİ — Ne kadar lazımsa vereyim. İsterseniz topu ile alın. Artan da bir gün işinize yarar. Parasını düşünmeyin. Hiç vermeseniz de olur.
HASAN EFENDİ — Teşekkür ederim. Sağ olun, var olun. Hacı efendi!
HACI MEHMET EFENDİ — Beğendiğiniz bu mavi kumaş, değil mi?
HASAN EFENDİ — Evet. Yalnız, arşım kaçtan?
HACI MEHMET EFENDİ — Sizden kâr almam.
HASAN EFENDİ — Yani?
HACI MEHMET EFENDİ — Yüz onbeş lira.
HASAN EFENDİ — Pahalı değil mi?
HACI MEHMET EFENDİ — Bana mal olduğu fiyatı söylüyorum. Bu kış koyunların çoğu soğuktan kırıldı. Piyasada yün pek azaldı.
HASAN EFENDİ — Arşınına yuvarlak hesap yüz lira versem olur mu?
HACI MEHMET EFENDİ — Bir kuruş dahi kırsanız ziyan ederim. Eskisine göre fiyatlar bir hayli yükseldi. HASAN EFENDİ — Peki! Size inanıyorum hacı efendi. ölçünüz.
HACI MEHMET EFENDİ — Ne kadar istiyorsunuz?
HASAN EFENDİ — Benim için dört, karım için beş buçuk arşın yetişir sanıyorum.
HACI MEHMET EFENDİ (Kumaşı ölçtükten sonra) — Tam on arşın! Fazla mal göz çıkarmaz! Güle güle giyin!
HASAN EFENDİ — Sağ olun!
HACI MEHMET EFENDİ — Paranızı almak için evime kadar gelmez misiniz?
HACI MEHMET EFENDİ — Şimdi gelmem.
HASAN EFENDİ — Gelmezseniz çok üzülürüm. Çekinecek bir şey yok. Acı bir kahvemizi içerdiniz.
HACI MEHMET EFENDİ — Burada verebilseydiniz daha çok memnun olurdum.
HASAN EFENDİ — Dükkânın dışında alacağınız paranın sizce bir değeri yok mu? Hem evde kaz kızartması hazırlanıyor. Bir kanadını da size ikram ederiz.
HACI MEHMET EFENDİ — Eh mademki ısrar ediyorsunuz, gidelim… Âdeta beni büyülediniz! (Hasan efendi kumaşa uzanır.) Bırakın da ben götüreyim.
HASAN EFENDİ — Müsaade edin, ben koltuğumun altına alayım da göğsümü gere gere eve gireyim.
HACI MEHMET EFENDİ — Size zahmet olmasın.
HASAN EFENDİ — Hayır, hayır, olmaz… Ben sizden önce gideyim. Hem yemeğe bakayım, hem de bir kahve hazırlatayım.
HACI MEHMET EFENDİ — Azizim her şeyden önce parayı hazırlayın.
HASAN EFENDİ (Kumaşlar koltuğunda giderken, kendi kendine) — Para!., evet! Senden çok bana lâzım. Bana kumaş satarak para kazanacağını sanıyorsan aklına şaşarım. (Uzaklaşır.)
HACI MEHMET EFENDİ (Kendi kendine) — Budala! Dediklerime tamamıyla inandı. Hem kumaşı tatlıca sattım, hem de kaz ziyafetine konacağım!

II. PERDE

1. SAHNE
Hasan Efendi — Zeynep

HASAN EFENDİ (Koltuğunun altında kumaşla koşarak gelir.) — Nasıl?.. Gördün mü? Dediğimi yaptım mı?
ZEYNEP — Ne demek istiyorsun?
HASAN EFENDİ (Gülerek ve sıçrayarak) -— İşte sözünü tutmak da buna derler! Hâlâ, bu dilenci kıyafetiyle gezmekten sıkılmıyor musun?
ZEYNEP — Gene neyin var? Benimle alay mı ediyorsun?
HASAN EFENDİ — Daha anlayamadın mı?
ZEYNEP — Söyle canım! Üzerinde ne var ki yerinde duramıyorsun?
HASAN EFENDİ — Param yok ama, kumaşım var, kumaşım! (Gururla kumaş parçasını açar.) ZEYNEP — Ah! Ulu Tanrım! Bunu kim ödeyecek?
HASAN EFENDİ — ödendi bile, Zeynep! Merak etme. Bunu satan tüccar, pek yaman bir adam. Yani bir budalanın dörtte biri bile değil.
ZEYNEP — O halde nasıl ödedin? Yoksa aklını mı oynattın sen?
HASAN EFENDİ — Bir kuruş dahi vermeden Hacı Mehmet Efendiden kopardım. Ben daima bu biçim alışveriş ederim. Kendisi şimdi buraya gelecek. Belki biraz da gürültü patırdı eder, fakat eline bir şey geçmez. Ona babasının güler yüzlü, anlayışlı, mübarek bir adam olduğundan; kendisinin de rahmetliye çok benzediğinden dem vurdum. Halbuki babası da kendisi kadar ahmaktı… Sonra onu evimize davet ettim. Kahve ikram edeceğimi, pişirmekte olduğum kazın bir kanadını yedireceğimi söyledim. O sevinedursun, kumaşı koltuğuma sıkıştırdığım gibi soluğu burada aldım… Kumaş da pek güzel!
dökerek elde ettin? (Kahkaha ile güler) Hacı Mehmet efendi e bizim gibi gülüyor mu bakalım? Doğrusu böyle bir alışve- rişe hiç aklım ermiyor. Adam neredeyse gelecek. Ayıkla bakalım pirincin taşını!
MASAN EFENDİ — Zeynepçiğim, vakit geçirme de hemen yatağımı hazırla. O geldiği zaman yorganın altında zangır zangır titrer, kendime hasta süsü veririm. Sen de acıklı bir tavır takınırsın. Aylardan beri hasta yattığımı söyler, biraz ağlamaklı bir sesle konuşursun. ZEYNEP — Ya adamın hakkı ne olacak?
HASAN EFENDİ — Sen aldırma. Dediğimi yap. Alt tarafını bana bırak. İşimiz düzelince elbet öderiz. (Acele soyunur, gecelik takkesini giyer, bu sırada kapı çalınır. Hasan efendi telâşla kumaşı yatağın altına saklar.) Çabuk olalım, kapı çalınıyor. Aman yakayı ele vermeyelim! (Yatar ve çekilen perdenin arkasında kaybolur.)

2. SAHNE
Hacı Mehmet Efendi — Zeynep — Hasan Efendi

HACI MEHMET EFENDİ (Dışarıda güm güm kapıyı döver) — Ey! Hasan Efendi! Ben geldim.
ZEYNEP (İhtiyatla kapıyı açar) — Aman yarabbi! Bu nasıl kapı vuruş! Ne istiyorsunuz? Yavaş söyleyin!
HACI MEHMET EFENDİ — Hemşire hanım, ben kumaşçı Hacı Mehmet efendiyim.
ZEYNEP — Anladım, yavaş konuşun.
HACI MEHMET EFENDİ — Siz onun ailesi değil misiniz?
ZEYNEP — Kimin ailesi? Ne demek istiyorsunuz? Buraya niçin geldiniz.
HACI MEHMET EFENDİ — Kocanızı görmeye geldim, hanım.
ZEYNEP — Beni kimin karısı sanıyorsunuz?
HACI MEHMET EFENDİ — Kimin mi? Allah Allah. Siz Hasan efendinin, Arzuhalci Hasan efendinin karısı değil misiniz? O, bu evde oturmuyor mu?
ZEYNEP — Evet! Fakat son dakikalarını yaşıyor!
HACI MEHMET EFENDİ — Nerde?
ZEYNEP — Yatağında! İki aydan beri inim inim inleyen, ateşler içinde yanan bir adamı rahatsız etmek, doğrusu saygısızlıktan başka bir şey değil.
HACI MEHMET EFENDİ — Kimden bahsediyorsunuz?
ZEYNEP — Kimden olacak? Zavallı kocam Hasan efendiden! (Ağlar.)
HACI MEHMET EFENDİ — Nasıl olur, daha biraz önce beraberdik.
HASAN EFENDİ (Perde arkasında) — Of! ölüyorum, ilâcımı getirin.
HACI MEHMET EFENDİ — Hangi ilâçtan bahsediyorsun? Ben paramı almaya geldim.
ZEYNEP —- Rica ederim, yavaş söyleyin.
HACI MEHMET EFENDİ — Yavaş! Yavaş! Ne yapayım? Dilimi mi yutayım? Alacağımdan mı vazgeçeyim?
ZEYNEP (Bağırarak) —- ölüm döşeğinde yatan bir hasta ile alay etmeyin, rica ederim.
HACI MEHMET EFENDİ — Kendi sesiniz dokuz mahalle öteden işitilirken, bana ağız bile açtırmak istemiyorsunuz.
ZEYNEP — Söyledikleriniz şakaysa da ciddiyse de yetişir artık!
HACI MEHMET EFENDİ — O halde paramı verin.
ZEYNEP — Ne parası?
HACI MEHMET EFENDİ — Kumaşımın hanını, kumaşımın!
ZEYNEP — Amma tutturdunuz ha!
HACI MEHMET EFENDİ — Hasan efendinin evinde değil miyim? Alacağımı kim verecek? ZEYNEP — Siz işi çok ileri götürmek istiyorsunuz.
HACI MEHMET EFENDİ — Rica ederim! Ya borcunuzu verin, ya kumaşı!
ZEYNEP — Şimdi kocam ağır hasta. Bir alacağınız varsa, sonra bir çaresine bakarız.
HACI MEHMET EFENDİ — Hemşire hanım. Beni budala yerine koymayın. Daha yarım saat önce kocan dükkânıma geldi. Bir hayli konuştuk. Sonra beğendiği kumaştan kestirdi, koltuğuna alıp koşa koşa buraya geldi.
ZEYNEP — Son dakikalarını yaşayan bir adamın koşmasına imkân var mı?
HACI MEHMET EFENDİ — Hattâ aldığı kumaş on arşındı, rengi de maviydi.
ZEYNEP — Kumaşınızın rengi maviymiş, yeşilmiş, beni ilgilendirmez. Ben yalnız şunu bilir, şunu söylerim: Kocam iki aydır evden dışarı çıkmıyor.
HACI MEHMET EFENDİ — Çıldırmak işten değil.
ZEYNEP — Ah! Ne kadar da yüksek sesle konuşuyorsunuz! Rica ederim, daha yavaş söyleyin. Perişan bir halde yatan hastaya azıcık olsun acıyın, ne olur.
HASAN EFENDİ (Perdenin arkasından) — Yastığımı biraz kaldırın, ıhlamur getirin, gürültü etmeyin. HACI MAHMUT EFENDİ — Hasan efendi. Verdiğiniz söz üzerine kumaş parasını almağa geldim. (Hasan efendi inleyerek bazı hareketler yapar, yatağında sıçrar.)
ZEYNEP — Ah! Zavallı kocacığım. (Hacı efendiye hitaben) görüyorsunuz ya, nasıl sıçrıyor.
HACI MEHMET EFENDİ — Allah Allah! Gerçekten hasta mı?
ZEYNEP — Amma da taş yüreklisiniz. Bu kadar da işkence.
HACI MEHMET EFENDİ — Ah! şimdiye kadar kimseye veresiye vermemiştim!..
HASAN EFENDİ (Daima perdenin arkasından) — İlâcımı verin!
ZEYNEP — Görüyorsunuz ya. Ne olur, biraz merhamet edin de, susun.
HACI MEHMET EFENDİ — Ama biraz önce kendisine on arşın mavi kumaş satmıştım. Uzun uzadıya da pazarlık etmiştik, fakat şimdi iş değişti!.. Peki ocakta kaz kızartması olduğu da yalan mı?
ZEYNEP — İlâhi, Hacı efendi! Biz kim, kaz kızartması kim? Doğrusu bu sözünüze hiç diyecek yok! Canınız kaz eti istiyorsa başka yerde arayın, bizimle de daha fazla alay etmeyin.
HACI MEHMET EFENDİ — Kızmayın hemşire hanım, kızmayın. Söylediğim hakikatin ta kendisidir, ne eksiği var, ne de fazlası. Ama ne fayda! Hasan efendi ecelle pençeleşiyor, siz de olup bitenden habersiz görünüyorsunuz. Zihnim altüst oldu. Kim bilir belki de yamlıyorum. Bir defa daha kumaşlarımı elden geçireyim. (Çıkar.)

3. SAHNE
Hasan Efendi — Zeynep

HASAN EFENDİ (Perdenin arkasından kafasını uzatarak) — Gitti mi?
ZEYNEP— Sus!..
HASAN EFENDİ — Nasıl kandı, gördün ya?
ZEYNEP — Aman sus! Tekrar gelebilir.
HASAN EFENDİ — Fakat bir dakika daha kalsaydı patlayacaktım. (Kalkar ve gecelik elbisesiyle görülür) Müdafaa güç oldu. Mübareği bir türlü inandıramadık! (Her ikisi de kahkaha ile gülerler) Mavi kumaşından ne de yanık yanık bahsediyordu!.. Aman karıcığım. Bu işte sonuna kadar dayanmak lâzım! (Kapının çalınmasıyla kahkahalar kesilir.)

4. SAHNE
Aynı Şahıslar ve Hacı Mehmet Efendi

(Hasan efendi yatağına girmeye vakit bulamadığından eline geçen eşya ile biçimsiz şekilde giyinir. Bir saplı süpürgenin üzerine “ata biner gibi” biner, bir kulplu tencereyi başına geçirir, odanın içinde sağa sola koşmağa başlar. Zeynep kapıyı Hacı Mehmet efendiye açar ve kahkaha ile gülmekten kendini zor alıkor.)
HACI MEHMET EFENDİ — Yüzüme karşı gülüyorsunuz da paramı niçin vermiyorsunuz?
ZEYNEP (Hazin çehresini tekrar takınarak) — Görüyorsunuz ya! İyice delirdi.
HASAN EFENDİ — Bu hafta Aslan beyin kızıyla evleneceğim! Davullu, zurnalı düğün isterim. Otuz tane oğlum olacak! Fenerleri yakın!
HACI MEHMET EFENDİ — Saçmalarınızı dinlemeğe gelmedim. Borcunuzu verin.
ZEYNEP — A! Hâlâ ısrar mı ediyorsunuz? Zavallının halini görmüyor musunuz? (Hasan efendi bin bir çeşit gayri tabiî tavırlarla konuşmakta devam eder.)
HACI MEHMET EFENDİ — Nöbeti üstünde… Fakat, hiç şüphem yok, kumaşımı alan da bu idi. Ne tuhaf hasta!.. (Hasan Efendi şarkı söyler.)
ZEYNEP — Şimdi de bir şarkı tutturdu!
HACI MEHMET EFENDİ — Bin bir dereden su getirerek en güzel kumaşımı aldı, koltuğunun altında götürdü. Burada kahve içecek, kaz eti yiyecektik. Hepsinden vazgeçtim; fakat kumaşıma yanıyorum.
HASAN EFENDİ — Çık dışarı!.. Bu hödük de ne istiyor? Hangi telden çalıyor?
HACI MEHMET EFENDİ — Doğrusu bu maskaralıklarınıza hiç diyecek yok Hasan efendi.
ZEYNEP — Ne yaptığını bilmiyor, ağzına geleni söylüyor.
HASAN EFENDİ (Anlaşılmaz şekilde şarkı söyler):
İçmeden oldum sarhoş
Gönlüm dolu, elim boş
Ben bülbül bekliyorum
İstemiyorum baykuş
HACI MEHMET EFENDİ — Dilinden bir şey anlıyor musunuz? Boyuna saçmalıyor.
HASAN EFENDİ — Kara hummaya tutuldum. Beni yengeç ısırıyor. Pazara gideceğim. Kızılcık şerbeti içeceğim!..
HACI MEHMET EFENDİ — Durmadan, dinlenmeden saçmalar savuruyor.
ZEYNEP — Çılgınlığı gitgide artıyor, zavallı kocacığım!
HASAN EFENDİ (Şarkı söyler):
Rüzgârlar esmez oldu Dişlerim kesmez oldu Benzim sarardı soldu Gözlerim yaşla doldu
HACI MEHMET EFENDİ — Sana hak veriyorum. Gerçekten hasta. Söyledikleri anlaşılmıyor, ne dediğini bilmiyor.
ZEYNEP — Hiç arasız sayıklıyor!..
HACI MEHMET EFENDİ — Paramı almağa gelmiştim. Bir zır deli ile karşılaştım. Kumaşımı cinler periler almış olacak. Affedin, hemşire hanım. Sizi hastanızla baş başa buakıyo-rum. Allah size sabır versin. (Çıkar.)

5. SAHNE
Hasan Efendi — Zeynep

HASAN EFENDİ (Hacı Mehmet efendi çıktıktan sonra) — Uğurlar olsun Hacı efendi, inşallah yine görüşürüz. Hamdolsun bu vartayı da atlattık. (Gizlendiği yerin perdesini açar.) Çok yorulduk ama, kumaşı da sağlama bağladık. (Zeynep kumaşa sarılır, bir ucundan da Hasan efendi tutar.)
ZEYNEP — Yünü de ne yumuşak! Kadife gibi!..

III. PERDE
(Birinci perdedeki dekorun aynı. Yalnız Hacı Mehmet Efendinin dükkânı kapalı. Sahnenin ortası biraz yükseltilerek sandalye veya koltuk konulmuş. Buraya Kadı oturacak ve açık havada hükmünü verecektir.)
1. SAHNE
HACI MEHMET EFENDİ (Kapının önünde yalnız) — Bu ne iş! Hep aynı masal! Aynı martaval! Bu gidişle yerimi yurdumu da elimden alacaklar. Herkes beni soymaya çalışıyor. Dün birisi karşıma çıkar kumaşımı alır, savuşur. Bugün çobanım Durmuş beni aldatır… Artık bu vurgunculuklara bir son vermek gerek… (Çoban Durmuş görünür.)

2. SAHNE
Hacı Mehmet Efendi — Çoban Durmuş
HACI MEHMET EFENDİ — Ettiklerin yetişir hesaplaşmak zamanı geldi. Beni aldatmanın ne demek olduğunu sana göstereceğim ve sana yol vermekle işe başlayacağım, anladın mı, hilekâr herif!..
ÇOBAN DURMUŞ (Köylü şivesiyle heceleri uzatarak) — Kuzum Hacı efendi. Aramızda bir anlaşmazlık olduğunu sanıyorum. Benden şikâyet ettiğini öğrendim. Kadı efendinin huzuruna çıkacakmışım. Başıma hiç böyle bir iş gelmedi; şimdiye dek kimseyi aldatmak da aklımdan bile geçmedi.
HACI MEHMET EFENDİ — Kendini doğru bir adam olarak satmağa kalkışma. Koyunlarımı döve döve öldüren, sonra etlerini kasaba satan sen değil misin? Bu hayinliğini yanına bırakmayacağım. Seni ipe çektirinceye kadar uğraşacağım!
ÇOBAN DURMUŞ — Kuzum Hacı efendi! Beni boğazımdan mı astıracaksın?.. Sana yalvarırım. Şunun bunun lâfına kulak asma. Namuslu, emektar çobanına acı.
HACI MEHMET EFENDİ — Ya! Mallarımı kırıp geçirirsin değil mi? Fakat Kadı’mn huzurunda on arşın kumaşımı, hayır koyunlarımı ödemeğe mahkûm olacaksın. Uğursuz herif! Senelerden beri bana açtığın zararları düşündükçe aklımı oynatacak gibi oluyorum.
ÇOBAN DURMUŞ — Şeytana uyup da düşman sözüne inanma Hacı efendi. Hastalıktan ölen koyunların eti nasıl satılabilir?
HACI MEHMET EFENDİ — Defol buradan. Yaptığın iş meydanda seni astırmadan rahat edemeyeceğim. (Soldan evine girer.)

3. SAHNE
Çoban Durmuş — Sonra Arzuhalci Hasan Efendi

ÇOBAN DURMUŞ. (Yalnız) ~ Bu belâdan biran önce kurtulmak için bir arzuhalci bulmalı. (Sağdan Hasan efendiyi görür.) Affedersin efendim. Koyunlarımı kırda bıraktım da geldim. Beni kurtaracak bir adam arıyorum.
HASAN EFENDİ — Ben arzuhalciyim. Derdin ne ise söyle.
ÇOBAN DURMUŞ — Bir iftiraya uğradım. Bundan kurtulmak için her şeyimi vermeğe hazırım.
HASAN EFENDİ (Kendi kendine) — Bize iyi bir kısmet çıktı. Çobanın budalalığına bakılırsa elimiz biraz para görecek, galiba!
ÇOBAN DURMUŞ — Kadı’ya ne diyeceğimi bana öğretir misiniz?
HASAN EFENDİ — İşini anlat bakayım.
ÇOBAN DURMUŞ — Aramızda kalsın ama. Olduğu gibi anlatmak, doğru olur mu?
HASAN EFENDİ — Elbette. Olduğu gibi söyleyeceksin.
ÇOBAN DURMUŞ — Peki anlatayım. Ben kumaşçı Hacı Mehmet efendinin çobanıyım. Beni Kadı’ya şikâyet etmiş, astırıncaya kadar yakamı bırakmayacakmış. Hâlbuki benim hiç bir suçum yok. Yalnız, güttüğüm koyunlarından seksenini aksilik ettikleri için öldürmüştüm. Bir gün Hacı Efendi köye geldi. Koyunların neden kırıldığını sordu; ben de “sakağı”dan öldüklerini söyledim. “O halde ölenleri uzakça bir yere göm. Hastalık diğerlerine bulaşmasın” dedi. Ben neden öldüklerini bildiğim için etlerini bir kasaba satıyordum. Böylece birer ikişer sürüyü tükettim. Hacı efendiye de tekmil haberini verdim.
HASAN EFENDİ — Seni bu işten kurtaracağımı sanıyorum. Yalnız Hacı efendinin şahitleri var mı?
ÇOBAN DURMUŞ — On kişiden fazla!.. Darağacına gitmekten korkuyorum!..
HASAN EFENDİ — Suçun çok büyük. Fakat ben seni beraat ettirmeğe çalışacağım. Yalnız, davayı kazandırırsam bana ne verebilirsin?..
ÇOBAN DURMUŞ — Altı sarı lira, belki daha da fazla verebilirim.
HASAN EFENDİ — Sözlerimi iyi dinler ve göstereceğim yoldan gidersen bu davayı yüzde yüz kazanırsın. Beni Kadı’nın yanında gördüğün zaman tanışıklık gösterme. Hacı efendi söylerken de hiç sesini çıkarma. Sıra sana gelince bütün sorulara koyunların gibi “Meee!” diye karşılık ver. Bunu kolaylıkla yapacağını sanıyorum. “Oyun yapıyor, mahkeme ile eğleniyor, kendini hayvanlarının yanında sanıyor” derler, sen bu sözlere hiç kulak asma ve daima “Mee!” diye cevap ver; anladın mı?
ÇOBAN DURMUŞ — Hay hay! dediklerini yapacağım. Bana ne sorarlarsa sorsunlar, anlamamış gibi davranacağım; yalnız, koyunlar gibi meleyeceğim.
HASAN EFENDİ — Böylece Hacıyı alt edeceğimizi sanıyorum. Fakat sonunda hakkımı vereceksin ha!
ÇOBAN DURMUŞ (Israr ederek) — Ne demek efendim, paranın sözü mü olur? Hiç merak etme sen.
HASAN EFENDİ — Pekâlâ! Biraz sonra, ayrı ayrı yoldan gelerek burada birleşelim.
ÇOBAN DURMUŞ — Baş üstüne. (Mübaşir, Kadının mahkemeye başlayacağını ilân eder.) HASAN EFENDİ — Mübaşir haber veriyor. Kadı yerine oturmak üzere. Çabuk buradan uzaklaş! (Her biri bir taraftan çıkar.)

4. SAHNE
(önde mübaşir, arkasında zahtiye ve halk olduğu halde Kadı gelir, çok işi olan bir adam tavrıyle sahnenin ortasında, yüksekçe bir yere konulan koltuğa kurulur. Hasan efendi sağdan, Çoban Durmuş da soldan girerler.)
Halk — Kadı — Hasan Efendi — Sonra Hacı Mehmet Efendi ve Çoban Durmuş

HASAN EFENDİ (Kadı gelirken önüne çıkarak) — Hoş geldiniz, safa geldiniz Kadı efendi. Allah ömrünüzü artırsın! Nasılsınız?
KADI EFENDİ (Çok işi varmış gibi bir tavırla) — Hoş bulduk Hasan efendi. Siz de iyi misiniz?.. Davanız varsa çabuk olun! Burada çok kalmayacağım.
HACI MEHMET EFENDİ (Telâşla ve zor nefes alarak içeri girer) — Biraz bekleyin Kadı efendi, şimdi gelecek.
KADI EFENDİ — Kim gelecek?
HACI MEHMET EFENDİ — Müdafaamı yapacak adam.Rica ederim bir dakika müsaade buyurun.
KADI EFENDİ (Sabırsız bir tavırla.) — Beni başka işler
için bekliyorlar. Fazla duramayacağım. Hasmın buradaysa kâfi. Davanı söyle?
HACI MEHMET EFENDİ — Çobanım Durmuş bir sürü koyunumu döve döve öldürdü. KADI EFENDİ — Pekâlâ! Suçluyu getirin.
HACI MEHMET EFENDİ (Gizlice giren ve halk arasına karışan Çoban Durmuş’u göstererek) — İşte burada, dinleyiciler arasında gizlenmiş, asılmak korkusuyla tir tir titriyor, ağzını bıçak açmıyor!
KADI EFENDİ (Cam sıkılmış) — İkiniz de karşıma gelin. (Hacı Mehmet efendiye.) Şikâyetin ne ise anlat.
HACI MEHMET EFENDİ — Kimsesiz bir çocuktu. Acıdım, yanıma aldım ve çoban olarak yetiştirdim.
KADI EFENDİ — Aylıkla mı yıllıkla mı?
HASAN EFENDİ (Bu sırada halk arasından çıkarak ilerler ve Hacı Mehmet efendi tarafından tanınmamak için eliyle yüzünü kapatır.) Aylık, yıllık vermeden nasıl çalıştırabilir?
HACI MEHMET EFENDİ (Hasan efendiyi tanıyarak) — Bu, muhakkak Hasan efendidir. Sesiyle, tavrıyle ta kendisi!
KADI EFENDİ (Hasan efendiye) — Yüzünüzü niçin kapatıyorsunuz, dişleriniz mi ağrıyor?
HASAN EFENDİ — Evet efendim, rüzgâr, çok rahatsız ediyor.
KADI EFENDİ — Hasan efendi, şu işi bir an önce bitirmek gerek.
HACI MEHMET EFENDİ (Hasan efendiye) — Geçmiş olsun Hasan efendi.
KADI EFENDİ (Hacı Mehmet efendiye) — Konuşmayın. Yoksa davanızı bırakırım. Mahkemede lâubalilik olmaz.
HACI MEHMET EFENDİ (Daima Hasan efendiye) — On arşın kumaşımı sana satmıştım, değil mi? KADI EFENDİ — Hangi kumaştan bahsediyorsunuz?
HASAN EFENDİ — Yanılıyor efendim. Hasmına sor. Belki bir şey anlaşılır. Bana söz düşmez. (Birdenbire anlamış bir tavırla.) Aa! Söylemek istediği şey şu olsa gerek! Güya sırtımdaki elbisenin kumaşı onun koyunlarının yününden yapılmışmış. Bunu da bu zavallı adam çalmışmış. Sözün kısası, böyle karışık dava görmedim.
KADI EFENDİ — Bana da öyle göründü! Efendiler sözünüzü tamamlayın.
HASAN EFENDİ (Gülerek) — İstemeyerek gülüyorum. Onu sadece davet etmek lâzım.
KADI EFENDİ (Hacı efendiye) — Rica ederim. Koyunlarımıza ait şikâyetinize devam edin.
HACI MEHMET EFENDİ — Bu adam benim kumaşımı almadıysa asılmaya razıyım. Geri versin. Her şeyi anlatacağım.
KADI EFENDİ — Hacı efendi! Şu koyunlarınızı anlatın. Kaç koyununuzu aldı?
HACI MEHMET EFENDİ — On!
KADI EFENDİ -— Bizi ahmak, budala yerine mi koyuyorsunuz? Yetişir artık. Siz böylece saded halicine çıkarsanız davaya son vereceğim.
HASAN EFENDİ — Elbette Kadı efendi. Bu hakarete katlanılamaz. Bu adam bizi düpedüz deli edecek. Münasip görürseniz susmasını emredin, biraz da hasmını dinleyin.
KADI EFENDİ — Hakkınız var! (Çoban Durmuş’a) Buraya gel! Sen söyle bakalım.
ÇOBAN DURMUŞ — MeeL
KADI EFENDİ — Ee! Bizimle eğleniyor musun?
HASAN EFENDİ — Ya deli, ya inatçı, yahut da kendisini koyunları arasında sanıyor.
HACI MEHMET EFENDİ (Hasan efendiye) — Kumaşımı alıp götüren sendin. (Kadı’ya dönerek) Ya bunun hilesini bir bilseniz, Kadı efendi!
KADI EFENDİ — Kumaş işini koyun davasına karıştırmayın, sadede gelin. Yoksa kalkıp gidiyorum.
HACI MEHMET EFENDİ (Çabuk çabuk söyleyerek) — Lütfen beni dinleyiniz. Asılacağımı da bilsem ben doğruyu söylerim. Bir hilekâr da beni dolandırdı. Fakat bu davaya karışmayacağım. Kadı efendi! Kumaşımın alındığını söylüyorum! Affedersiniz. Koyunlarımı demek istiyorum. Çok heyecanlıyım, beni mazur görün. Tekrar ediyorum. Bu Hasan efendi, Çobanım, sürünün başında iken!.. Evinde bana 1150 lira vereceğini söyledi. Hayır, yanılmıyorum. Nihayet hulâsa edeyim… 3 sene evvel çobanımla sözleştik. İyi niyetle çalışacak, kusursuz, hilesiz koyunlarımı güdecekti. Kumaşımı aldı. Şimdi beni tanımak istemiyor! Bedelini kimden alacağım! Uzun zamandan beri koyunlarımı otlatıyordu. Bu hain, yünlerimi çaldı ve sapasağlam koyunlarımı “bulaşık hastalığa tutuldu” diyerek birer birer yok etti!.. Kumaşımı koltuğunun altına sıkıştırdıktan sonra parasını almak üzere evine gelmemi söyledi; kaçtı, gitti.
KADI EFENDİ (Ümitsiz işaretler yaparak onu hayretle süzdükten sonra) — İpi sapı olmayan sözlerim dinlemekten bıktım, usandım. Sen kumaşı koyuna karıştırıyorsun. Hiç bir şey anlamıyorum. Ne demek istediğini kısaca söyle de bu işi neticeye bağlayalım.
HASAN EFENDİ — Bence zavallı çobanın hakkını vermek istemiyor herhalde.
HACI MEHMET EFENDİ — Pekâlâ! öyleyse çobanın hakkını kumaşın bedelinden çıkarın!
KADI EFENDİ — Kim isterse dinlesin. Ben bir şey anlamıyorum. (Omuzlarını kaldırır ve koltuğun içinde çalkalanır.)
HACI MEHMET EFENDİ — Benim aldatılmama razı olur musunuz? Elbisesine dokunulmasın. Fakat kumaşın bedelini ödesin.
KADI EFENDİ (Hiddetle ayağa kalkarak) — A!.. Artık kafa şişirdin. Mademki çobanındır, hakkını vereceksin, adalet bunu emrediyor.
HASAN EFENDİ (Çoban Durmuşu göstererek) — Zavallı köylü bir şey söylemeye cesaret edemiyor. Savunmasını üzerime aldım. Lütfen beni dinleyin Kadı efendi!
KADI EFENDİ — Doğrusu acınacak bir zavallı. Aklı gibi parası da olmasa gerek.
HASAN EFENDİ — Sizi temin ederim ki, bir ücret mukabili değil. Onu sırf acıdığım için müdafa ediyorum. (Çoban Durmuş’a.) Haydi! Durma orada, biraz yaklaş. Korkmadan, çekinmeden söyle.
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Hakkında yapılan şikâyete verilecek cevabın bu mu? Ya evet, yahut hayır de. ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Boyuna “mee, mee!” diye bağırıyorsun. Burası melenecek, eğlenecek yer değil. Sorulara karşılık veer.
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — A! (Yavaşça) İyi, çok iyi. Böylece devam et! (Yüksek sesle) Diyecek başka şeyin yok mu?
KADI EFENDİ — Durmuş’un anadan doğma budala olduğu anlaşılıyor. Fakat bunun aleyhine dava açmak da akıl kân değil.
HACI MEHMET EFENDİ — Evet, orası öyle! Fakat benim de karakuşÃ® hükümlere aklım ermiyor!
KADI EFENDİ — Sus! Bir kadıya karşı saygısızlık göstermenin ne demek olduğunu biliyor musun?
HACI MEHMET EFENDİ — Peki! Ama, biri kumaşımı aşırdı, biri de koyunlarımı kırdı. Bunlara bir şey yapılmayacak mı?
KADI EFENDİ — Kırk yıllık kadıyım, böyle dava görmedim! Mütemadiyen saçmalıyorsun. Abuk sabuk sözlere daha fazla tahammül edemem. Durmuş sürüsünün başına gitsin. O ancak koyunlarıyla anlaşabilir. Hasan efendi sizi de Tanrı’ya emanet ederim. (Kadı kalkar, gider, mübaşir, zaptiye ve halk kendisini takibeder.)

5. SAHNE
Hacı Mehmet Efendi – Hasan Efendi-Çoban Durmuş

HACI MEHMET EFENDİ — İkiniz de ceza görmediniz. Bu nasıl olur? 1150 liralık kumaşım ne olacak? Koyunlarımı kim ödeyecek? Kadı’nın verdiği bu hükme hiç aklım ermedi! Adalet bu mu? (Hasan efendiye) Ya sen! Hilekâr adam. Hani evinde hasta yatıyordun?
HASAN EFENDİ — Ne sayıklıyorsun! Bir yanlışlık olsa gerek.
HACI MEHMET EFENDİ — Ne yanlışlığı. Yüzde yüz sendin.
HASAN EFENDİ (Müstehzi) — Sahi mi söylüyorsun? Sakın
bir başkasına benzetmiş olmayasın?
HACI MEHMET EFENDİ — Hayır seni tanımayacak kadar aptal değilim. Evinde şeytan gibi zıplıyor, hezeyanlar savuruyor, acayip sesler çıkarıyordun.
HASAN EFENDİ — Bir defa daha git; bakalım, hâlâ evde miyim?
HACI MEHMET EFENDİ — Pekâlâ. Doğru gidiyorum.
(Çıkar.)

6. SAHNE
Hasan Efendi — Çoban Durmuş

HASAN EFENDİ — Durmuş! Buraya gel, beni dinle. Hacı Mehmet efendi davayı kaybetti. Biz de işin içinden tertemiz çıktık.
ÇOBAN DURMUŞ.— Mee!..
HASAN EFENDİ — Canım melemeyi bırak. Hacı Mehmet efendi gitti.
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Nafile kendini yorma. Kadı efendi de onun şikâyetlerine kulak asmadan buradan uzaklaştı. Görüyorsun ya, dediklerim çıktı, artık insan gibi konuşabilirsin.
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Hilenin yeri kalmadı oğlum! Ücretimi vermenin zamanı geldi.
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Ya!.. Çok güzel! Fakat ben seni namuslu bir adam biliyordum. Paramı ver. Boş yere meleme.
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Evlâdım, bu koyun dilini bırak. Hacı Mehmet Efendinin saçma sapan sözlerini, senin soğukkanlı-ğın çürüttü. öğütlerimi çok iyi tuttun. Hakkımı ver de güzellikle ayrılalım.
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Aklını başına topla. İlk konuştuklarımızı hatırla, ve son sözünü söyle. ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ — Bana yaklaş. Bu çirkin şakayı bırak. Paramı ver de defol!
ÇOBAN DURMUŞ — Mee!..
HASAN EFENDİ (Hiddetlenerek) — Budalalığın lüzumu yok. Sana kıyamete kadar mele demedim ki! Paramı almak için başka çarelere mi başvurayım? Beni kimin yerine koyuyorsun? Dur hele, benimle alay etmenin ne demek olduğunu sana göstereyim. (Çobana vurmak için etrafında bir şey arar.)
ÇOBAN DURMUŞ — Yakalayabilirsen, elinden geleni yap! (Sahnenin dip tarafından kaçar ve gözden kaybolur.)
HASAN EFENDİ (Yalnız, meyus) — Görüyorsun ya Hasan efendi!.. Çoban da borcunu senin usulünle ödedi! Şu hakikate artık iyice inandım: Bu dünyada insan, ettiğini buluyor ve ektiğini biçiyor.
Avni YUKARUÇ

skec.jpg

Ben Senin Yaşındayken

BABA: Oğlum gel bakalım buraya!
ÇOCUK: Buyur baba!
BABA: Bu hafta yapılan sınavda kaçıncı oldun?
ÇOCUK: 25. oldum baba.
BABA: Ama nasıl olur! Daha geçen hafta 21. idin. Nasıl dört sıra birden geriledin? Tembel herif.
ÇOCUK: Ne yapayım baba? Sınıfa dört tane yeni öğrenci daha geldi. Dolayısıyla 21.likten, 25.liğe geriledim. Hem bana kızmaya senin hakkın yok.
BABA: Bak şu bacaksıza! Bu kadar tembel olacaksın ve benim sana kızmaya hakkım olmayacak, öyle mi?
ÇOCUK: Tabii… Demek ki mükemmel bir çocuk dünyaya getirememişsiniz. El âlem öyle çocuk yapıyor ki! Hepsi süper zekâ.
BABA: Kızdırma beni alırım ayağımın altına bak. Sınıfta kalmış abuk subuk, aptal saptal konuşuyor.
ÇOCUK: Niye kızıyorsun baba? Sınıfta kaldıysak ne olmuş! Daha iyi ya!
BABA: Neresi iyi bunun?
ÇOCUK: Sürekli maddi sıkıntıdan bahsediyordun, düşünsene yeni sınıf için yeni kitaplar almak zorunda kalacaktın. Şimdi buna gerek kalmadı. Aynı kitapları yeniden kullanacağım.
BABA: Yahu şu karneye bak.Bütün dersler bir, bir, bir…. Allah aşkına bir tane bile iki yok. Yuh sana, nasıl becerdin bunu?
ÇOCUK: Hepsi bir mi, emin misin baba?
BABA: Bir de utanmadan şaşırma numarası yapıyor. Utan, utan! Al da kendi gözlerinle bir daha bak karneye.
ÇOCUK: Allah, Allah! Ver bakalım şu karneyi. Hepsi bir olmamalıydı…
BABA: Şunun söylediğine bak. Doğru hepsi bir olmamalıydı. Sıfır olmalıydı.Bir sene boyunca yattın tabi… Bir bile fazla sana. Ben senin yaşındayken sınıfın en iyisiydim. Karnemde bütün notlarım “5” idi, “5”….
ÇOCUK: Yapma baba. Bu benim karnem değil. Dün bu karneyi tavan arasında buldum. Senin karnen bu. Neee! Benim karnem mi? Hadi canım…Ver bakiiimL.Aaa! Sahi ya… Eee… Şeeey yani. Diyecektim ki!..
ÇOCUK: Demek bütün notların beşti haa… İşte bak bu da benim karnem. İtiraf et baba, ben senden daha çalışkanım.
BABA: Tamam, tamam anladık, para istiyorsun. Söyle ne kadar vereyim?
ÇOCUK: Şeey! Ne desem bilmem ki! 500 yeter. Ama şimdilik…
BABA: Ne 400 mü? 300 neyine yetmez? Al şu 200´ü 100´ ünü geri getir.
ÇOCUK: Ama baba…
BABA: Aması maması yok. Al şunu! Dur bakim, senin eline ne oldu böyle?
ÇOCUK: Önemli değil baba
BABA: Nasıl önemli değil oğlum? Avuçların kıpkırmızı olmuş. Ne oldu?
ÇOCUK: Öğretmen dövdü.
BABA: Öğretmen mi dövdü? Hangi çağdayız? Dağ başı mı burası? Ben ona sorarım.
ÇOCUK: Dur, dur! Dur baba. Tabiki burası dağ başı değil. Ama galiba kabahat bendeydi.
BABA: Niye, ne oldu ki?
ÇOCUK: Arkadaşım öğretmenin sandalyesine raptiye koymuştu.
BABA: Raptiye koyan arkadaşınsa seni niye dövdü? Onu dövseydi ya!
ÇOCUK: Asıl olay ondan sonra.
BABA: Nasıl yani?
ÇOCUK: Ben de öğretmen raptiyenin üzerine oturmasın diye, tam oturacağı sırada sandalyeyi çektim. Hooop! Gümm! Tabiki…
BABA: Hak etmişsin. Bu gün okulda ne yaptınız?
ÇOCUK: Bu gün okulda dinamit yaptık.
BABA: Peki yarın ne yapacaksınız okulda?
ÇOCUK: Hangi okulda? Dinamit yaptık yaptık diyorum, okul falan kalmadı ortada

skec.jpg

Bir Garip Dava

MUHAFIZ:Padişahım üç adam geldi. Bir davaları varmış. Huzurunuza çıkmak istiyorlar.
PADİŞAH:Gelsinler bakalım.
MUHAFIZ: Geçin bakalım şöyle. Padişahımız sizi bekliyor.
PADİŞAH:Hoşgeldiniz ağalar. Anlatın bakalım derdinizi.
SAKALLI: Efendim biz üç arkadaştık. Üçümüz beraber bir iş yaptık. Ve iyice bir para kazandık. Birbirimize de hiç güvenmiyorduk.
PADİŞAH: Ee…
PALABIYIK: “Paramızı hepimizin güveneceği birine verelim” dedik ve bu arkadaşa teslim ettik.
PADİŞAH: Sonra ne oldu peki?
SAKALLI: Parayı bu arkadaşa emanet ederken « üçümüz birlikte gelmedikçe parayı hiçbirimize verme » diye sıkı sıkı tembih ettik.
PALABIYIK: Tembih etmemize rağmen emanete ihanet etti bu adam.
SAKALLI: Evet ihanet etti. Parayı tek başına gelen diğer arkadaşımıza verdiğini söylüyor.
PADİŞAH: Doğru mu söylüyor bunlar efendi?
KESE: Doğru efendim ama eksik anlattılar.
PADİŞAH: Nasıl yani?
KESE: Evet, bunlar bana bir kese para bıraktılar. „Üçümüz birlikte gelmedikçe parayı hiçbirimize verme.“ dediler.
PADİŞAH: E niye verdin o zaman paraları diğer adama?
KESE: Ama padişahım, henüz elli adım bile gitmemişlerdi ki içerden biri geri geldi ve paraları istedi. Bu ikisine uzaktan bağırdım. “Bakın bu arkadaşa veriyorum.” dedim.
PADİŞAH: Bunlar ne yaptı peki?
KESE: Vallahi ikisi de kafa sallayıp “Tamam ver” dediler.
PADİŞAH: Siz söyleyin bakalım, bu beyefendi doğru mu söylüyor?
SAKALLI: Valla padişahım, keseyi emanet edip gidiyorduk ki şimdi burada olmayan arkadaşımız aniden durdu. “Akşam yiyeceğimiz yemeğin parasını alalım.” dedi. Biz de “yemek parası al gel, bekliyoruz dedik..” Meğer adam tüm parayı almış.
PADİŞAH: Demek arkadaşınız parayı alıp kaçmış ha?
PALABIYIK: Evet ama bu emanetçiye “Biz üçümüz birlikte gelmezsek, hiçbirimize parayı verme” demiştik. O da kabul etmişti. Vermeseydi. Versin bizim paramızı…
PADİŞAH: Ne diyorsun efendi? Adamlar paralarını istiyorlar.
KESE: Doğru, paralarını vermem gerekiyor ama anlaşmaya bağlı kalıyorum ben. Bu yüzden şu an paralarını vermem.
PADİŞAH: Ne demek o?
KESE: Şu demek padişahım. Anlaşmaya göre, bunlara parayı vermem için üçünün birlikte gelmesi gerekiyordu. Getirsinler diğer arkadaşlarını da vereyim paralarını!
PADİŞAH: Doğru. Hadi bakayım, getirin üçüncü arkadaşınızı, alın paranızı!Bir daha da güvenmediğiniz insanlarla iş yapmayın.

skec.jpg

Gerçek Zenginlik Sağlıktır

ÖĞRETMEN: Çocuklaar! Piknik sona erdi. Hava kararmak üzere… Toparlanın okula yetişmeniz lazım.
ALİ: Biz hazırız öğretmenim.
ÖĞRETMEN: Haydi bakalım, geldiğimiz yoldan geriye dönüyoruz…
VELİ: Öğretmenim şuraya bakın! Ne kadar güzel bir köşk burası…
ÖĞRETMEN: Aaa! Gerçekteeen! Harika bir ev bu! Kimin acaba çocuklar?
CAN: Bilmem…. Ama keşke bu evin sahibinin oğlu olsaydım…
ÖĞRETMEN: Niye?
CAN: Niye mi? Baksanıza, boğaz manzaralı, yem yeşil bahçesi olan olağanüstü bir ev bu.
Kimbilir içinde neler neler vardır.
ÖĞRETMEN: Eğer sen bu evin sahibinin oğlu olsaydın neler yapardın?
CAN: Sizleri evime davet ederdim.
ALİ: Öğretmenim ne olur şu evin bahçesine bir girelim.
ÖĞRETMEN: Niye, ama geç kalıyoruz çocuklar.
VELİ: Ne olur öğretmenim! Hemen geri çıkarız.
ÖĞRETMEN: İzinsiz olmaz. Bir bakalım kim var içeride?
ALİ: Öğretmenim bakın orada bir kadın var.
ÖĞRETMEN: Evet gördüm. Heey! Bakar mısınız?
BAKICI: Buyrun, ne istemiştiniz?
ÖĞRETMEN: Şeey! Ben öğretmenim. Bunlarda Gümüş İlköğretim Okulu öğrencileri. Sınıfça buraya
pikniğe gelmiştik. Dönerken bu köşkü gördük. Kime ait olduğunu merak ettik. Bu köşk
kimin acaba?
BAKICI: Bu köşk ülkemizin en zengin insanına ait.
CAN: Öğretmenim orada bir çocuk var. Tekerlekli sandalyede oturuyor.
BAKICI: Bir dakika onu buraya getireyim.
ALİ: Aa! Çocuk hasta galiba.
BAKICI: Bu çocuk da bu köşkün sahibinin oğlu. Gördüğünüz gibi tekerlekli sandalyeye mahkum. Bende onun bakıcısıyım.
ÖĞRETMEN: Yaa! Demek bu çocuk bu köşkün sahibinin oğlu ha.. Çocuklar! Az önce “Keşke bu köşkün sahibinin oğlu olsaydım.” diyen kimdi?
CAN: Şey bendim öğretmenim…
ÖĞRETMEN: Şimdi ne düşünüyorsun?
CAN: Şeey, ne diyeceğimi bilemiyorum…
ÖĞRETMEN: Bakın çocuklar zenginlik sandığınız gibi mal ve varlık yönünden her şeye sahip olmak
değildir. Gerçek zenginlik gönülle olur. Eğer gönlünüz huzur doluysa siz dünyanın en
zengin insanısınız demektir.
ALİ: Nasıl yani öğretmenim?
VELİ: Gönlün huzur dolu olması ne demek öğretmenim.
CAN: Gerçek zenginlik nedir öğretmenim?
ÖĞRETMEN: Çocuklar, sizler hepiniz aslında milyardersiniz. Örneğin sen çocuğum, sana 100 milyar
verseler gözlerini satarmısın?
ALİ: Hayır, kesinlikle satmam. Gözlerim olmadıktan sonra parayı ne yapayım?
ÖĞRETMEN: Ya kalbini 100 milyara satar mısın?
ALİ: Olur mu öğretmenim? Kalbim olmazsa ben nasıl yaşarım?
ÖĞRETMEN: Peki sana 500 milyar verseler bir ayağını satar mıydm?
VELİ: Hayır…
ÖĞRETMEN: Peki 500 milyara bir kolunu satar mısın?
VELİ: Hayır…
ÖĞRETMEN: Gördüğünüz gibi hiç biriniz milyarlarca paraya rağmen bir organınızı bile satmıyorsunuz. Demek ki bu organlarınızın değeri çok çok fazla. Örneğin çok çok zengin olan bir insan ölmek üzereyken, birazcık daha yaşamak için, bütün servetini vermeye razı olur. Yani anlıyacağınız önemli olan sağlıktır. Sağlık ve huzur! Nice insanlar vardır ki, servet içinde yüzüyorlar, ama mutsuzlar!
CAN: Teşekkür ediyorum öğretmenim. Bana gerçek zenginliğin ne olduğunu gösterdiniz.
Demek ki ben çok çok zengin bir insanmışım.
(Cengiz Tan – Yürek Hikayeleri´nden Uyarlanmıştır.)

skec.jpg

MİLLET MALI

KOMUTAN: Hey, durun bakalım.
GELİN: Buyur kumandan.
KOMUTAN: Ne yapıyorsunuz burada?
GELİN: Cepheye, Türk ordusuna cephane taşıyoruz..
KOMUTAN: Allah emeğinizi zayi etmesin bacım, sizin hakkınızı bu millet nasıl öder?
GELİN: Şu düşmanı yurdumuzdan bir atalım da kumandan,boş ver sen bizim hakkımızı..
KOMUTAN: İnşallah bacım, bu düşmanın hepsini atacağız yurttan. Söyle bakalım, sen kaç yaşındasın?
GELİN: Şeeey, 18 yaşındayım.
KOMUTAN: Allah´ım, görüyorsun, genciyle yaşlısıyla, çocuğuyla kadınıyla hepimiz seferber olduk. Sen bizi muzaffer kıl..
GELİN: Amiiin..
KOMUTAN: Bacım, bu yaşlı teyze kim?
GELİN: O benim ninem. Oğlunun biri savaşta şehit oldu.
KOMUTAN: Peki şu oturan delikanlı niye bize hiç bakmıyor?
ANA: O benim oğlum evladım. Abisi savaşta şehit oldu.
KOMUTAN: Niye bize ilgi göstermiyor, yoksa bizi küçük mü görüyor?
ANA: Estağfurullah evladım, olur mu öyle şey?
KOMUTAN: Peki niye ayağa kalkmıyor da öyle gururla kurulmuş oturuyor…
ANA: Gururundan değil evladım, o da abisi gibi savaşa gitmişti, ama bir bacağını kaybetti cephede.. Ayağı iyileşir iyileşmez hemen tekrar cepheye gidip savaşmak istedi. Ama almadılar onu askere “bir bacağı takma” diyerek…

KOMUTAN: Yaaaa….
ANA: Şu 18 yaşında olduğunu söyleyen taze gelin ve kucağındaki bebek de onun…
KOMUTAN: Niye konuşmuyor, dilsiz mi yoksa?
ANA: Hayır dilsiz değil. Konuşabiliyor. Ama vatanımız düşman işgalindeyken askere alınmamak ona öyle ağır geldi ki o gün bu gündür tek kelime etmedi kimseye…
KOMUTAN: Dur bakalım nine. Bir konuşalım bu Anadolu aslanıyla.
ANA: Boşuna yorma kendini evladım. Selamını bile almaz kimsenin.
KOMUTAN: Delikanlı, duyduğuma göre savaşta bir bacağını vatan uğruna vermişsin. Adın ne senin?
DELİKANLI:
KOMUTAN: Bu ne haldir bre…! Sen ne biçim askersin ki, karşında bir Türk komutanı var ve sen kılını dahi kıpırdatmadan oturuyorsun. Kalk ayağa!
DELİKANLI:
KOMUTAN: Bak yiğidim. Acını anlıyorum. Hangi Türk istemez ki bu zor zamanda cephede olmayı? Hangi Anadolu delikanlısı düşmana karşı şehitlik sevdasıyla coşmasın? Seni anlıyorum. Haklısın. Üzülmekte haklısın. Ama
yanıldığın bir şey var. ASLAN YARALI DA OLSA ASLANDIR… Bu topal halinle hiçbir işe yaramadığını sanıyorsun. Yanılıyorsun. Koşamasan da ata binebilirsin. Haydi kalk. Cepheye gidiyoruz.
DELİKANLI: Doğru mu? Bu söylediklerin doğru mu kumandanım? Sahiden beni yeniden cepheye götürecek misin?

KOMUTAN: Evet, sana, senin gibi bir kahramana çok ihtiyacımız olacak.
DELİKANLI: Bu topal halimle mi?
KOMUTAN: Bir ayağın yok ama kanatların var ya… Bu yiğidi ata bindirin. Benim tüfeğimi de verin eline. Toparlanın gidiyoruz. Sağlıcakla kalın nine.
DELİKANLI: Şükürler olsun… Allah´ım sana şükürler olsun. Ana, ana kal sağlıcakla. Sen., sen de yavruma iyi bak köylü kızı. Ona babasının ve amcasının nasıl bir asker olduğunu anlat bir gün… Sen de hakkını helal et. Ben artık komutanımla gidiyorum.
ANA: Uğurlar osun evladım….
GELİN: Gittiler ana. Haydi biz de yola koyulalım.
ANA: Doğru, yola koyulalım artık. Ama bu bulutlar da ne! Kızım yağmur yağacak. Cephaneler ıslanacak şimdi. Ne yapacağız? Yanımızda bir örtü de yok…
GELİN: Dur nine!
ANA: Kızım ne yapıyorsun? Bebeğin üstündeki örtüyü niye çıkarıyorsun? Hava soğuk! Üşütecek, hasta olacak zavallı…
GELİN: Bebeğin örtüsünü cephanenin üstüne örteceğim.
ANA: Ama bebek? Ya hasta olur, ölürse…
GELİN: Nine, nine! Bebek, benim bebeğim. Ama bu cephane millet malıdır. Ne yapayım ölürse! Vatan sağolsun!

skec.jpg

KAYBOLAN SİLAH

PAŞA: Firdevs Bacı!
FİRDEVS BACI: Buyrun efendim.
PAŞA: Herkese söyle, saat 10´da salonda hazır bulunsunlar!
FİRDEVS BACI: Baş üstüne efendim.
PAŞA: Unutma çok önemli!
FİRDEVS BACI: Unutmam efendim.
(Ev halkı gelir)
PAŞA: Oturun, ayakta kalmayın. Şimdi beni iyi dinleyin. Hepimiz bir tabancam olduğunu bilirsiniz. Her zaman çekmecemde durur.
EV HALKI: Biliyoruz Paşa Hazretleri!
PAŞA: Bu sabah tütün tabakamı almak istediğimde tabancam yerinde yoktu. Ev boş kalmadığına göre ve hırsız giremeyeceğine göre mutlaka biriniz aldınız.
EV HALKI: Estağfirullah paşa hazretleri!
PAŞA: Susun! Bu evden ve sizden ben sorumluyum. Bir cahillik etmenizden korkuyorum. Ben sağ oldukça kimse kılınıza bile dokunamaz. Allah büyüktür. Bu günler de geçer. Karanlık gecelerin sabahı yakındır.
EV HALKI: İnşallah paşa hazretleri!
PAŞA: Zeynel Çavuş sen mi aldın?
ZEYNEL ÇVŞ.: Paşam, eski bir asker olarak hemen belirteyim ki, eğer tabancayı ben almış olsaydım, hiç çekinmeden söylerdim.
PAŞA: Ya sen Firdevs bacı, sakın sen almış olmayasın?
FİRDEVS BACI: Niye alayım ki paşam?
PAŞA: Hemen alınma öyle! Hani demez miydin “Bu düşman askerlerini bir kaşık suda boğasım geliyor. Bunların ne işi var vatanımızda?” diye?
FİRDEVS BACI: Paşam, paşam, elbette öldüresim geliyor. Eğer iş bana kadar düşerse cephedeki nişanlımdan geri kalmam.Fakat yemin ederim ki ben almadım.
PAŞA: Peki, peki sana inanıyorum. Sen işinin başına dönebilirsin.Bırak ağlamayı! Betül kızım, bak gelinimsin.Şehit kocanın hatırı için doğruyu söyle.Sen mi aldın tabancayı?
BETÜL: Paşa Hazretleri, hani geçen akşam kapı çalınmıştı ya…
PAŞA: Evet.
BETÜL: Düşman subayları kapıya dayanmıştı ya…
PAŞA: Eee…
BETÜL: Konağı boşaltmamızı istemişlerdi hani…
PAŞA: İyi ama daha sonra vaz geçmişlerdi.
BETÜL: Biliyorum. Ama ben sokaklarımızı pis çizmeleriyle kirleten düşmanların evimize göz dikmeleri yüzünden üstlerine bütün kurşunları boşaltmayı düşünmüştüm.
PAŞA: Ve bunun için aldm silahı öyle mi?
BETÜL: Hayır Paşa hazretleri! Alacaktım ama yerinde yoktu.Benden önce birisi almış.
PAŞA: Allah aşkına kim aldı öyleyse?Kızlarım, sadece siz kaldınız.Hadi getirin şu silahı!
KIZLAR: Biz mi?
PAŞA: Tabii ki siz.Başka kim kaldı?Hadi utanmayın, inanın affedeceğim.
BÜYÜK KIZ: Fakat baba ben almadım. KÜÇÜK KIZ: Ben de!
PAŞA: Tepemi attırmayın.Güzellikle getirin şunu çabuk!
KIZLAR: Seni nasıl inandırabiliriz?
PAŞA: Tabancayı getirmekle…
KIZLAR: Ama biz almadık ki…
PAŞA: Hanım, ne dersin sen bu işe?
HANIM: Vallahi Paşam, benim de aklım karıştı.Alsalardı açık verirlerdi.
PAŞA: Yahu herkes sorguya çekildi mi?
HANIM: Tabi bey, hepimiz buradayız.
PAŞA: Tabi ya, nasıl da unutmuşum.Şimdi hatırladım.
HANIM: Gördün mü bey, herkesin boş yere günahını aldın.Demek tabancayı koyduğun yeri hatırladın.
PAŞA: Hanım, hanım! Yine mı bana “unutkan”dıyorsun7
HANIM: Canım sen demedin mi ´hatırladım”diye?
PAŞA: Dedim ama sandığın gibi değil!
HANIM: Yaa!
PAŞA: Herkes salonda toplansın dememiş miydim?
HANIM: Demiştin.
PAŞA: Peki sevgili torunum niye gelmedi?
HANIM: Ne? Şimdi de el kadar çocuğa mı iftira ediyorsun?
PAŞA: Göreceğiz, çabuk çağır gelsin!
HANIM: Tamam tamam, sakin ol.Şimdi çağırırım.
PAŞA: Sizler gidebilirsiniz.
FAZIL: Bir şey mi var dedeciğim? Beni istemişsiniz.
PAŞA: Hanım, sen de çıkabilirsin.
FAZIL: Dedeciğim, neden dik dik bakıyorsun?
PAŞA: Gel yanıma şöyle. Nasılsın bakalım?
FAZIL: Babama ve ordumuza duacıyım dedeciğim.
PAŞA: Aferin sana. Bak oğlum, sonunda İstanbul işgal edildi.
FAZIL: Defolup gitsinler!
PAŞA: Merak etme geldikleri gibi gidecekler zaten.
FAZIL: Ne zaman?
PAŞA: Her şeyin zamanı var oğlum. Hele bir Anadolu kurtulsun.Ondan sonra inşallah.
FAZIL: İnşallah dedeciğim.
PAŞA: Fazıl!
FAZIL: Buyur dede.
PAŞA: Tabancamı sen mi aldın?
FAZIL: Şey,neden alayım ki?
PAŞA: Ne bileyim, baban gibi şehit olmak isterdin hep.
FAZIL: İsterim tabi!
PAŞA: Bunun için silah gerekmez mi?
FAZIL: E-e-evet!
PAŞA: Tabancamı sen aldın değil mi?
FAZIL: Evet!
PAŞA: Hala getirmeyecek misin şu tabancayı?
FAZIL: Ama dedeciğim, ben onunla düşmanları vuracaktım!
PAŞA: Aslan oğlum benim. Sen henüz küçüksün. Önünde vatana hizmet edecek uzun yıllar var. Kuvayı milliye boş durmuyor. Adım adım zafere gidiyoruz. Sabırlı olmalıyız. Bütün Anadolu, başlarında Mustafa Kemal ile şahlandı.
FAZIL: İyi ama dedeciğim, onlar koştururken biz burada eli kolu bağlı…
PAŞA: Oğlum, İstanbul da boş durmuyor. Burada herkesin kalbi Anadolu için atıyor. Hadi artık ağlamayı bırak.
FAZIL: Peki dedeciğim.
PAŞA: Aferin sana. Hadi şimdi getir tabancayı…

skec.jpg

Güzel Gören Güzel Düşünür

HULUSİ: Allah´ım bu ne sıkıcı bir hayat böyle! Her günüm adeta zehir, her akşamım cehennem gibi geçiyor. Ben artık dayanamayacağım. Bunca yıl çalışıp didindim, elde avuçta bir şey yok. Hala yamalı elbiselerle dolaşıyorum. Çorabımın ucu delik, gömleğimin düğmeleri yok. Allah´ım ölmek istiyorum artık!
CEVDET: Hayırlı sabahlar amca!
HULUSİ: Böyle hayırlı sabah mı olur be adam?
CEVDET: Niye, hayrola ne oldu? Canını sıkan olay nedir?
HULUSİ: Şu kılığıma kıyafetime bir bak. Dilenci gibiyim. Fakirlik beni kahrediyor. Çoraplarım bile yamalı, delik deşik
CEVDET: Üzüldüğün şeye bak! Haline şükretsene yahu. Bak benim ayaklarıma, çorapları bırak, ayaklarımda ayakkabım bile yok. Ama senin gibi halimden şikayetçi değilim.
HULUSİ: Peki niye mutlusun?
CEVDET: Ben halime şükrederim.
HULUSİ: Şükredecek neyin var ki, baksana bir ayakkabın bile yok.
CEVDET: Bak beyim şu gelen adamı görüyormusun? O benim kardeşimdir. Bak onun ayakkabıları değil, ayakkabı giyecek ayakları bile yok. En azından benim ayaklarım var. Ya ben de onun gibi olsaydım. Bu yüzden Allah´a şükrediyorum. Çünkü kardeşim gibi sürünerek yaşamıyorum.
ŞEHMUZ: Merhaba Abi!
CEVDET: Merhaba kardeşim. Hoş geldin.
ŞEHMUZ: Hoşbulduk abi. Ne o, arkadaşınla tanıştırmayacak mısın?
HULUSİ: Şeey ben Hulusi. Duvar ustasıyım.
ŞEHMUZ: Memnun oldum. Ben Şehmuz. Ben de şu gördüğün tartı aletiyle geçinip gidiyorum işte.
Kazancım az-maz ama buna da şükür. Kimseye muhtaç olmadan yaşamam için yetiyor. HULUSİ: Halinden memnun musun yani?
ŞEHMUZ: Niye memnun olmayacakmışım ki? Bak elim, kolum tutuyor. Ayaklarımdan başka bir eksiğim yok ki. Gerçi ayaklarım da olsaydı daha iyi olurdu ama, ne yaparsın işte kader. Trafik kazasında kaybettim onları. Yaşadığıma şükrediyorum.
HULUSİ: Yahu hala şükredecek neyin kalmış ki.
ŞEHMUZ: Aaa, öyle deme. İnsan şükretmek için hep daha aşağıdakilere bakmalı. Bak, bak, bak. Bizim Cemal de geliyor. Kör Cemal derler ona. Gözlerini daha 6 yaşındayken kaybetmiş. Anlıyacağm dünyası kapkaranlık. En azından benim dünyam aydınlık. Ya onun yerinde olsaydım.
HULUSİ: Pes doğrusu!
ŞEHMUZ: Heey Cemal, bu taraftayız! Direğe dikkat et. Gel, gel de seni yeni arkadaşla tanıştırayım. CEMAL: Merhaba.
HULUSİ: Hoşgeldiniz, ben Hulusi.
CEMAL: Ben de Cemal. Kör Cemal derler bana. Üzülürüm öyle demelerine ama ne yaparsın, körüz işte. Adamlar haklı. Ama ben mi seçtim ki kör olmayı? Ben de istemez miydim dünyayı doyasıya seyretmeyi. Kuşları, böcekleri, insanları izlemeyi. Kimbilir şuradaki çiçekler ne kadar güzeldir. Öyle değil mi?
HULUSİ: Eee, evet gerçekten o çiçekler çok güzel ama nasıl farkettiniz o çiçekleri.?
CEMAL: İnsan sadece gözleriyle görmez dünyayı Hulusi bey. İşte ben bunun için halime şükrediyorum ya. Dokunabiliyorum, tadabiliyorum ve en önemlisi koku alabiliyorum. Orada çiçek olduğunu kokusundan anladım. Sahi sen farketmemiş miydin onları?
HULUSİ: Şeey, yani siz deyince farkına vardım tabi.
CEMAL: Yazık, çok yazık. Oysa Allah o güzelliği sizin gözleriniz için yaratmıştır. Siz gözleriniz sapasağlam olmasına rağmen farkedemiyorsanız hayattan nasıl lezzet alıyorsunuz peki?
HULUSİ: Be, be, ben evet ben mutsuz biriyim. En azından az öncesine kadar mutsuz biriydim. Mutsuz oluşumun sebebini fakirlik sanıyordum, oysa mutsuzluğumun sebebi kör olmammış.

CEMAL: Bakın beyefendi, kimse görmeyi bilmeyen kadar kör olamaz. Doğru, benim gözlerim görmez ama mantığımın gözleri çok keskindir. Asla, keskin sirke olup da küpüme zarar vermem. Ve halime şükrederim.
HULUSİ: Sen de mi haline şükrediyorsun, niye?
CEMAL: Niyesi var mı? Ya yatalak hasta olsaydım. Felçli olsaydım. Yoo, öyle bile olsam mutlu olmak için bir sebep bulurdum. Şimdi halime bir kere daha şükrediyorum. Çünkü ya sizin gibi olsaydım. O zaman benim halim ne olurdu? Bakar kör ve mutsuz biri.
CEVDET: Hulusi Bey, siz ağlıyorsunuz!
HULUSİ: Evet dostlarım, ağlıyorum. Bırakın ağlıyayım. Taşlaşmış kalbimin hamuru göz yaşlarımla yıkanıp yumuşar belki. Sizler bana mutluluğu öğrettiniz. Ne olur aranıza beni de alın.
ŞEHMUZ: O nasıl söz Hulusi Bey, biz kimiz ki seni de aramıza alalım?
CEMAL: Evet, biz üç garibanız sadece. Hergün bu parka gelir, bu banka oturur sohbet ederiz. Bundan sonra sen de gel. Daha mutlu oluruz.
HULUSİ: Evet dostlarım, daha mutlu oluruz, bizden daha mutlusu da olmaz hatta. Sizleri çok seviyorum.

skec.jpg


İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: