ANEKDOTLAR, FIKRALAR

10 03 2007


 

ÖLÜLER ÇİÇEK KOKLAMAZ

        Amerikalı iş adamı, bir Çinli’ye alay ederek sormuş:

        _Ölüleriniz, mezarlarına koyduğunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?

        Çinli başını kaldırmadan cevap vermiş:

        – Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman.

 

YIKA DA GETİR

        Süleyman Nazif ve Abdülhak Şinasi birlikte yemek yerken, Şinasi garsonu çağırır ve su ister. Şinasi’nin kirden ve mikroptan eldivenle el sıkacak derecede korktuğunu bilen  Süleyman Nazif garsona seslenmeden edemez:

        -Oğlum, beyefendinin suyunu yıka da öyle getir.

 

SUSTURUCU TEDAVİ

        Zamane gençlerinden biri,bir toplantıda Akif’i küçük düşürmeye çalışıp:

        – Siz baytardınız, değil mi? Demiş.

        Akif, istifini bozmadan şu cevabı vermiş:

        – Evet,bir yeriniz mi ağrıyordu?

 

NE ALIRSINIZ?

Yahya Kemal bir yokuşu çıkıncaya kadar nefes nefese kalır. Yokuşun sonundaki lokantadan bir garson seslenir:

        -Buyrun beyim ne alırsınız?

        Yahya Kemal tebessümle:

        -Evlat,müsaade edersen bir nefes alacağım.

 

SIR SAKLAMAK

Yavuz Sultan Selim, bir çok Osmanlı Padişahı gibi devletin selameti için sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. Bir keresinde vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:

– Sen sır saklamasını bilir misin?  diye sormuş.

Vezir, Yavuz’dan cevap alacağı ümidiyle:

-Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Sultan Yavuz cevabı yapıştırmış:

-Ben de bilirim.

 

CENNETİN YOLU

Hristiyan din adamlarından biri, Ülkemize gelerek küçük bir çocuktan kendisine o şehirdeki kiliseyi göstermesini ister.  Kiliseye ulaştıklarında, papaz:

-Aferin çocuğum, der. Yarın buraya gel de, sana cennetin yolunu göstereyim.

Çocuk, papazın niyetini sezerek:

– Siz, kilisenin yolunu dahi bilmiyorsunuz, diye cevap verir. Cennetin yolunu nasıl bileceksiniz ki?

 

NE  ALIRSINIZ ?

Çok şişman olan Yahya Kemâl, bir yokuşun sonundaki lokantanın önünde dinlenirken,içeriden çıkan garson:

-Buyurun beyim, diye atılmış. Ne alırsınız?

Yahya Kemâl, tebessüm edip:

-Evlât, demiş. Müsaade edersen biraz nefes alacağım.

 

ÇANAKKALE  İÇİNDE

İngiliz garson, Türk müşteriye:

-“Çanakkale’de çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek sevmeyiz” deyince, bizimkinden gayet soğukkanlı bir şekilde şu cevabı almış:

-Orada ne işiniz vardı?

 

HASTANIN  YEMEĞİ

Lokman Hekim’ e:

-“Hastamıza ne yedirelim?” diye sorduklarında, şu cevabı vermiş:

-Acı söz yedirmeyin de, ne yese olur.

 

NEYZEN’ İN  NEZAKETİ!

Mehmet Âkif, elini yıkadıktan sonra, Neyzen Tevfik’ in kendisine uzattığı havlunun kirini görünce:

-Hayır, diye bağırmış. Elimi daha yeni yıkadım.

 

GÖNÜLSÜZ  GÖNÜL

Abdülhak Hâmid’ in evindeki sohbette, konu gençlik ve ihtiyarlıktan açılır. Yaşı geçmiş bir hanım, Abdülhak Hamid’ e döner ve:

-Efendim, gönül kocamaz! der.

Hamid cevap verir:

-Kocamaz ama, kocamış bir vücut içinde oturmak da istemez.

 

BÖYLE  KORUNUR

Çok değerli olan kütüphanesini millete vakfeden Koca Ragıp Paşa, onların bakımı için tanıdıklarından birini memur tayin eder.

Bir gün ansızın kütüphanesini ziyarete giden Paşa, etrafı ve kitapları toz, toprak içinde bulunca canı çok sıkılır ve belli etmemeye çalışarak:

-Seni tebrik ederim yavrum, der. Gerçekten de gerçekten de emniyetli bir adammışsın. Teslim edilen şeylere hiç el sürmemişsin, âferin!

 

VELÂYETİN  GÖRDÜĞÜ

Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda biraz yaramazlık yapınca, babası olan 2. Murat Han:

-“Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz” diye çıkışır.

Orada bulunan ve velâyet sırrıyla kalp gözü açık olan Akşemseddin Hazretleri, hafifçe gülümseyerek şöyle der:

-Peder ne der, kader ne der.

 

ÇIKMAYAN MANA

Mehmet Akif, Baytar Mektebi’nde müdür muavini olarak çalıştığı bir dönemde, muhasebeden gelen  bir yazıyı anlayamaz. Yazıyı kaleme alan Salih Efendi’yi aratarak yazıda ne demek istediğini sorar:.:

-“ Salih Efendi İki türlü mana çıksın diye böyle yazdık efendim” cevabını verince, Akif dayanamaz ve:

-Hayret doğrusu, der. Biz birini bile çıkartamadık da.

 

SOKRAT  VE  BİLEYTAŞI

Talebelerden biri Sokrat’a sormuş:

-Herkese güzel konuşma dersleri verdiğin ve onlara hitabet sanatını öğrettiğin halde, niçin sen de çıkıp bir konuşma yapmıyorsun?

-Evlat, demiş Sokrat. Bileytaşı keskin değildir amma, en sert demiri bile keskin eder…

 

ANLADIĞININ  İSPATI

Tanıdıklardan biri, yazdığı romanın müsveddelerini Neyzen Tevfik’e göstererek fikrini sorar:

Neyzen beğenmediğini ifade edince, adam:

-İyi ama, der. Siz hiç roman yazmadınız ki!

Neyzen Tevfik şu cevabı verir:

-Ben yumurtanın tazesini bayatını iyi anlarım. Ama bu güne kadar hiç yumurtlamadım.

 

BİRBİRİNE BAĞLI

Hâkim, kaza yaparak birkaç kişinin ölümüne yol açan bir şoförün ehliyetini iptal edince, şoför:

-Aman hakim bey, diye sızlanmış. Benim yaşayabilmem, şoförlük yapmama bağlı.

Hâkim cevap vermiş:

-Başkalarının yaşaması da sizin şoförlük yapmamanıza bağlı.

 

AKŞAM  YEMEĞİ

Yahya Kemâl, dostlarından birine:

-Bu akşam yemeği benimle yer misin? Diye sorunca, arkadaşı:

-Hay hay! Der. Çok memnun olurum. Hiçbir mazeretim yok!

Yahya Kemal gülümseyerek karşılık verir:

-İyi öyleyse, bu akşam size geliyorum.

 

HAKLI  ÖLÜM

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:

-Haksız yere öldürüyorsunuz, diye ağlamaya başlayınca,

Sokrat:

-Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürseydim?

 

HZ. ADEM’İN  MİRASI

Fatih Sultan Mehmet, adamları ile gezerken, yanına sokulan dilenciye bir altın vermiş. Dilenci parayı alınca:

-Aman Sultanım, demiş. Koskoca bir padişah, kardeşine bu kadar para verir mi?

Fatih Sultan Mehmet, nereden kardeş olduğunu sorunca, dilenci:

-İkimiz de Hazreti Adem’ in çocukları değil miyiz? demiş. Elbette kardeşiz.

Sultan Fatih:

-Bu keşfini sakın başkasına söyleme, diye gülümsemiş. Diğer kardeşlerimiz de pay isterse, sana zırnık bile düşmez.

 

GÖNLÜMÜ  FETHETTİĞİ  İÇİN

Fatih’e sorarlar:

-İstanbul’u niçin fethettin?

Cevap verir:

-Önce o benim gönlümü fethettiği için!

 

DÜŞMANIN CANI

Şair Nef’ i bir toplantıda konuşurken, düşmanlarından biri içeri girmiş, fakat herkese selam verdiği halde kendisine:

-Merhaba canım! demiş.

Nef’i durur mu? Hemen cevabı yapıştırmış:

-Derhal çıkıyorum.

 

FİKİR YAKALAMAK

Şahabettin Süleyman, bir gün Ahmet Haşim’ e:

-Üç günden beri zihnimde önemli bir fikir saklıyorum, dediğinde, Ahmet Haşim, onun fikir üretmedeki kısırlığını ima ederek şöyle demiş:

-Günahtır yahu, salıver gitsin şu fikri. Zavallıcık günlerden beri tek başına kim bilir ne kadar sıkılmıştır?

 

UYKU  KARDEŞLİĞİ

Mevlana Hazretleri, talebelerinin biriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler.

Yanındaki talebesi:

-Güzel bir kardeşlik örneği, der. Keşke insanlar da bundan ibret alsa.

Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir:

-Aralarına bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini.

 

DÜNYANIN  YÜZÜ

Hastalıktan ötürü gözleri kapanmış olan bir adam, halk şairi Seyrani’ ye:

-Bende dünyayı görecek göz mü kaldı? diye şikayette bulununca, söz eri Seyrani:

-Hiç üzülme dostum demiş. Zaten dünyaya da bakılacak surat kalmadı.

 

BRAVO!..

Genç bir şair, saçma sapan şiirlerini Victor Hugo’ ya okuduktan sonra:

-Üstad, diye sormuş. Şiirlerimi nasıl buldunuz?

Victor Hugo:

-Vezinsiz, kafiyesiz ve manasız bir şey yazmak istemiş ve tam muvaffak olmuşsunuz, demiş. Bravo doğrusu.

 

 


İşlemler

Information

One response

12 05 2007
okuz
Ölü Hoca Yolculuğu sırasında tenha bir yer olan mezarlıkta elbiselerini yıkar kuruması için astığı bir sırada kuvvetli bir rüzgar esip giysilerini alıp götürmüş. Hoca da giysilerinin ardınca koşarken birkaç yolcuya rastlamış. Yolcular, böyle çıplak halde mezarlıkta ne aradığını sormuşlar. Hoca da:- “Görmez misiniz, çıplak bir ölüyüm, su dökmeye çıktım, şimdi yine kabrime gidiyorum” demiş.Fincancının KatırlarıHoca bir gece mezarlıktan geçerken aniden ayağı kayar ve eski bir mezarın içine düşer. O anda aklına geceyi orada bir ölü gibi geçirerek yazıcı melekleri görme fikri gelir. Hemen yatar ve beklemeye başlar. Bir süre sonra mezarlığa yaklaşmakta olan fincancı kervanından yükselen katırların çan sesleri, katırcıların konuşmaları, homurtular derken iyice yaklaşan seslerden korkan Hoca kıyamet vakti geldi sanarak dışarıda ne olduğunu görmek için mezardan dışarı çıkınca bir anda yarı çıplak Hoca’yı gören katırlar ürker. Hortlak görmüş gibi her biri bir tarafa kaçışan katırlar bütün yükleri yerlere yuvarlar, küfelerdeki porselen tabak çanak fincanları zayi ederler. Bunun üzerine sinirlenen fincancılar koşup Hoca’yı yakalarlar:- “Be adam gecenin bir vakti ne yapıyorsun burada?” derler. Hoca korkudan kekeleyerek- “Be be ben öbür dünyadan geldim. Bir bakayım burada işler nasıl gidiyor.” Deyince adamlar Hoca’yı bir güzel pataklarlar. Bin perişan eve dönen Hoca’yı telaşlı karısı karşılar:- “Ee anlat bakalım ne bu halin? Öbür dünya nasıl? Ne var?…Hoca biraz vakurlu biraz üzgün:- “Hiç bir şey. Ta ki fincancı katırlarını ürkütene kadar!”Haddini BilHoca tarlada çalışırken yorulunca ceviz ağacının gölgesine oturur ve kendi kendine:- “Şu işe bak kocaman kabaklar yerdeki ufacık sapa bağlı, küçücük cevizler koca ağaçta asılı..” daha Hoca bunları düşünürken ağaçtan kafasına bir ceviz düşünce hemen: – “Ey büyük Allah’ım bu günahkar kulunu affet, senin işinin hikmetinden sual olunmaz ya şu ağaçta kabak gibi cevizler yetişseydi halim nice olurdu.” Dert ÇekmeHoca Nasreddin çift sürerken boyunduruğun kayışı kopar. Hoca derhal başından sarığını çıkarıp kayışı yerine bağlar. Kısa bir zaman sonra tülbent de dayanamayıp kopar. Hoca tülbende hitap ederek:-“Sen de gör, zavallı kayış ne bela çekermiş” der.Bu Nasıl ÜlkeNasreddin Hoca, bir kış günü köye gitmek için yola çıkar. Her taraf buz tutmuştur. Birden çevresini köpekler sarar. Taş almak için eğilir. Ama hangi taşa el atsıysa bir türlü yerinden kıpırdatamaz. Köpeklere bakarak elini açar: -“Ey Allah’ım bu nasıl ülke? Taşları bağlayıp köpekleri salmışlar.”Bulmak ZevkiHoca yine bir gün merkebini kaybetmiş, çarşıda bağıra bağıra: – “Benim merkebimi kim bulursa, yularıyla, semeriyle müjde olarak ona vereceğim, diyerek herkese bildirmiş. Birisi: – “Hoca, merkebi semeriyle, yularıyla bulana tekrar verdikten sonra, ha kaybetmişsin, ha kaybetmemişsin bir şey fark eder mi? Bundan sen ne kazanmış olacaksın!” Diye sormuş, Hoca gülerek: – “İyi amma, ya bulmak zevkini o kadar önemsiz mi zannediyorsun”Uykusu Kaçmış Da!Bir yaz gecesi Hoca’nın uykusu kaçmış. Uykusuzluktan ve can sıkıntısından evde duramayınca kendini sokağa atmış. Yolda, nöbetçi subaşıya rastlamış. Subaşı: – “Hoca, böyle gece yarısı burada ne arıyorsun?…” diye sorunca Hoca, esneyerek cevap vermiş: – “Hiç, uykum kaçtı da onu arıyorum.” Eski ZamandanHoca yer altında bir ahır yapmak hevesine kapılmış. Toprağı kaza kaza her şeyden habersiz bir halde komşunun ahırına geçmiş. Bir sürü öküz görünce koşa koşa karısının yanına gitmiş. – “Hanım, hanım!” diye bağırmış. “Müjdemi isterim! Eski zamandan kalma bir ahır ve birçok öküz buldum”. Korkunç HataHocanın uykusu kaçmıştı ve pencereden dışarıyı seyrediyordu. Bir anda ilerideki ağaçların arasında hayalete benzer iki şeyi havada dans eder gibi gördü. Hemen okunu hazırlayıp pencereyi açarak fırlattı. İsabet ettirmişti. Fakat bir anda sevinmesi yerini şaşkınlığa döndü çünkü hayalet sandığı görüntü karısının gündüz yıkayıp kuruması için astığı kendi entarileriydi. Hoca “ne korkunç bir hata” diye söylendi. Çok şükür Allah’ım ya içinde bende olsaydım.Hesaba EkleKomşu köyde birinden alacağı olan Hoca ne kadar bastırdıysa da bir türlü parasını alamaz. Tekrar evinin yolunu tutan Hoca oldukça yorulmuş bir o kadar da acıkmıştır. Az sonra bir fırının önüne yaklaşan Hoca yeni pişmiş ekmeklerin kokusunu da duyunca açlığı ikiye katlanmış. Ama işe bak ki kesede tek kuruş yok ekmek almaya. Derken fırına girmiş bir bakmış etrafta kimsecikler yok. Utanarak bir ekmeği aldığı gibi oradan sıvışmış. İleride çökmüş bir ağacın altına ve başlamış yalvarmaya: Ey büyük Allah’ım senin merhametin sonsuzdur, ne kadar aç olduğumu sen daha iyi biliyorsun hata ettim bir günaha girdim, affet beni… Fırıncıya olan borcumu da alacaklı olduğum adamın hesabına ekle.Böyle OlmalıHoca kıyı boyunca uzun bir yolculuk yapmaktadır. Fakat gel gör ki bu sıcak havada suyu da bitince susuzluktan dudakları bile kurumuştur. Ne kadar kendini sıksa da susuzluğa dayanamaz ve biraz olsun belki susuzluğumu dindirir diye deniz suyundan içmeye karar verir. Ama nerede! Susuzluğunu dindirmesi bir yana Hoca tuzlu suyu içince içi bir kat daha yanar. Yola bir miktar devam edince bir tatlı su birikintisine rast gelir ve kana kana içer. Sonrada kavuğunu çıkararak içine su doldurur ve kendinden emin adımlarla denizin kıyısına gelir ve kavuğundakini denize doğru savurarak: – “Bırak kabarmayı, dalgalanıp köpürmeyi su dediğin böyle olur.”Hak etmişHoca su içmek için bir çeşmenin başına gelir fakat bakar ki çeşmenin ağzı bir ağaç parçasının ucuna bez sarılarak kapatılmış. Ayağını çeşmenin duvara yaslayıp şöyle bir asılınca tıkacın yerinden çıkmasıyla birlikte çeşmeden fışkıran su Hoca’yı baştan aşağı ıslatır. Homurdanarak yerinden kalkan Hoca:- “Belli ki hak etmişsin de ağzını böyle tıkamışlar.KalıpHoca özel bir iş için şehre iner. Fakat ne kadar uğraştıysa da bir türlü istediği sonucu elde edemez. Bir arkadaşının tavsiyesiyle 40 gün boyunca şehrin en büyük camiinde her vakit dua eder fakat sonunda yine bir şey çıkmaz. Ertesi gün sabah namazına yakındaki küçük bir camiye gider ve çaresizlik içerisinde yana yakıla ihlasla Allah’a yalvarır. Hoca’nın duası kabul olur ve öğlene kalmaz hemen işini istediği gibi halleder. Sonra büyük camiye giderek bağırmaya başlar:- “Kalıbından utan, küçücük caminin yaptığını 40 günde yapamadın.”Ayın yeriHoca bir gece kuyudan su çekmeye gider fakat bir de ne görsün. Ay kuyuya düşmüş. Bir koşu eve gider ve çengeli alır. Sallar kuyuya fakat ne kadar uğraştıysa da bir türlü çıkaramaz. Bir ara çengel kuyunun dibinde bir taşa takılınca Hoca gayretle asılır, ıkınır, sıkılır… Tam o sırada çengel sıyrılır ve Hoca sırt üstü yere serilir. Bir bakar ki ay gök yüzünde:- “Eh kolay olmadı ama sonunda yerine koyduk.”Birlikte GelinHoca kilerden bir şeyler almak için içeri girer fakat içerisi karanlık olduğundan bir anda içi patates dolu bir eleğin kafasına düşmesiyle kendini yerde bulur. Biraz sonra kedini toparlar ve ayağa kalkar. Bir kaç adım atmıştı ki ayağı eleğe geçince tekrar yere düşer. Başından sonra sırtını da inciten Hoca birazda sinirle eleğe bir tekme savurur. Elek duvardan seker ve Hoca’nın alnını çizer. Hoca sonunda dayanamaz ve duvarda asılı yatağan kılıcına sarılarak:- “Hadi bakalım elekler! Şimdi hanginiz gelse umurumda değil.”Damdan Düşen GelsinHoca evinin çatısını aktarırken dengesini kaybedip yere düşer. Tüm ahali etrafına yığılıp ne yapabileceklerini tartışırken, Hoca:- “Bana damdan düşen birini getirin.” demiş. © 2003-2005 http://www.nasreddinhoca.org “Ee. Sivil Bir Şair, kocayınca, Kemalistler ürürmüş! Derler.” Ece Ayhan, Son Şiirler (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993), s. 9. Nasrettin Hoca, bir kış günü kasabada dolaşmaktaymış. Ansızın mahallenin köpekleri üstüne saldırmış ve hoca, can havliyle yerdeki taşlara sarılmış. Ancak, taşlar buz tuttuğu ve kaskatı olup yere yapıştığı için sökememiş ve -Burası ne garip bir memleket yahu, demiş, taşlarını bağlamış köpeklerini salıvermişler. Sözün Özü Nükte tavzih için, meseleleri iyice açıklamak maksadına matuf olarak yapılır. Sadece muhatapları güldürmek bahanesiyle “Bakın, size bir nükte anlatayım.. bir tane daha..” demek gevezelik ve münasebetsizlik olur. Bazen, mesela, Nasreddin Hocadan bir nükte anlatırsınız. Ama o nükte, temel mantığınızda, fikrinizdeki ve konuşmanızdaki bir boşluğu doldurmak için olmalıdır. Yoksa nükte yapılmaz, fıkra anlatılmaz şeklinde anlaşılmamalıdır. Hoca Yarasaydı, sahibine yarardı At nalının insanlara uğur getirdiğine inanan biri, Hoca’ya sormuş: – “Hocam, at nalı insana uğur getirirmiş, evin kapısına assak günah olur mu?” Böyle hurafelerin dine aykırı olduğunu her zaman anlatan hoca, bu sefer farklı bir yöntemle cevap vermiş: – “Eğer uğur getiriyorsa, asabilirsin. Ama bence getirmez. Çünkü atlarda bir değil, dört nal olmasına rağmen şimdiye kadar bir faydası olduğunu görmedim aksine akşama kadar yediği kamçının, taşıdığı yükün ve koşturulduğu yolun hesabı yoktur.” Hoca ile Hakim Hoca, Sivrihisar’da hatip iken, Hakim ile kavga eder, nasılsa hakim döşeğinde ölümle pençeleşmektedir. Hocaya: – “Gel, telkin ver”, derler. O da: – “Başka bir hoca bulun, o benimle kavgalıdır, sözümü tutmaz!” Hepsini Zengin bir adam Hoca’yla alay etmek için: – “Hocam sen bu kitapların hepsini okuyor musun gerçekten?” Der. Hoca: – “Senin kaç evin ve koyunun var?” diye sorunca, adam: – “O kadar çok ki sayısını ben bile bilmiyorum.” Deyince Hoca cevabı yapıştırır: – “Sen o evlerin hepsinde yaşayıp koyunların hepsini de yiyor musun?” Kime İtimat Hoca, altını çize çize “Hiç bir dünyevi işle iştigal etmedim” diyor ya!.. Bunu duyan ve Hoca’nın da on-onbeş horantaya baktığını bilen biri: – “Hoca, demiş, sen bu onbeş horantaya neyle nasıl bakıyon Allah aşkına yaaav? Nereden geliyor bu değirmenin suyu?.. Hoca Talak Suresi 2. ayetin sonundan itibaren okuyarak: – “Kim Allah’a karşı takva üzere olursa, Allah ona, darlıktan genişliğe, bir çıkış yolu ihsan eder. Bir de ona, ummadığı yerden rızık verir, Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter…” Diye cevap vermiş, fakat adam tatmin olmamış: – “Hoca, amenna, amenna da… Neyinen geçiniyoooon? Diye tekrar sormuş,. Hoca bu kez de, Zümer süresi, 36. ayetle cevap vererek; – “Allah kuluna kafi değil mi?” Demiş, Adam yine aynı generelikle: – “Hoca, amenna, anladık, Allah kuluna kafi de… Sen neyinen geçiniyooon?” Diye üstelemiş. Hoca da dayanamamış ve latife babında: – “Şu kadar hanım, bu kadar hamamın var!..” Gibilerden olmayan şeylerini saymaya başlayınca adam: – “Hah, demiş şimdi oldu işte canım!..” Deyince, Hoca’nın tepesi atıvermiş: – “Allah’a itimat etmiyon, hana hamama itimat ediyon sen! Çabuk, imanını tazele hergele!.. Kenefte Sakız Çiğnemek Hoca’ya birisi gırgır olsun diye: – “Hoca, demiş, ben kenefte bile sakız çiğnerim! Bunun kitapta yeri var mı? Hoca, bu zevzek zirzobu bozmamak için: – “Bak oğlum, demiş, bunu bir daha yapma!” Fakat, zirzop: – “Anladık Hoca da… Sen bunun yerini kitapta gördün mü görmedin mi? Diye yılışınca, Hoca: – “Hayır oğlum, demiş, ben görmediğim şeyi gördüm diyemem. Ama seni öyle kenefte sakız çiğneyerek çıkarken görenler, oraya ettiğin şeyi yediğini zannederler! Adam Olmak Hocaya bir gün: -Adam olmanın yolu nedir? Diye sormuşlar. Hoca şu cevabı vermiş: -Bilenler söylerken, bilmeyenler can kulağıyla dinlemeli, bilmeyenler söylerken, susturmanın çaresine bakmalı! Ne Tarafa Döneyim Nasreddin Hoca Akşehir sokaklarında yürürken bir genç kendisini durdurur ve sorar: – “Hocam,namaz kılarken kıbleye doğru döneriz. Acaba abdest alırken ne tarafa dönmeliyiz?” Hocamız aslında hazır çeşmeye doğru dön diyecek ama Akşehir gençlerinin kendisine zaman zaman oynadığı oyunları hatırlayarak adama: – “Ceketin,çorabın,ayakkabın,şapkan kısaca elbiselerin ne tarafta ise o tarafa dön!“ Müjde Yolda bir tanıdığı Hoca’ya: -Bir oğlun oldu, müjdemi isterim! demiş. Hoca: -Allah’a bin şükür ama, demiş, benim oğlum oldu, bundan sana ne? Adam Olmak Hoca’ya “Adam olmanın yolu nedir?” diye sormuşlar. “Bilenler söylerken cân kulağıyla dinlemeli. Kendi söylediği sözü yine kendi kulağı işitmeli.” demiş. Hatim Nasreddin Hoca ve karısı konuşuyorlardı. Karısı: – “Benim yüzüme bakarken besmele çekiyorsun.” – “Ne olmuş yani?” – “İmam efendi, karısının yüzüne bakarak yasin okuyormuş.” Hoca güldü : – “Ben o kadını görsem, hatim bile indiririm!..” Minare Yapımı Hoca merhum, Akşehir’de dolaşırken yanına daha önce hiç minare görmemiş bir adam yaklaşır. -Bunları nasıl yapıyorlar, diye sorar. Hoca ciddiyeti bozmadan: -Bunu anlamayacak ne var? Kuyuların içini dışına çevirirler, olur sana bir minare! demiş. Secdeye kapanırsa Bir gün Hoca, yol üstü bir hana inmiş. “Yahu, bu senin tavan da ne kadar gıcırdıyor be, beşik mi mübarek!” diyecek olmuş ama, hancı baba hiç oralı olmamış; sözü şakaya boğarak; – “Ağzını hayra aç Hoca, bu gıcırtı beşik gıcırtısı değil; tavan tahtaları Hak’ka tespih çekiyor!” demiş. Hoca da: – “Ya bu tavan böyle tespih çeke çeke aşka gelip de secdeye kapanırsa, bizim halimiz nice olacak!” Çömlek Hesabı Hoca Ramazan günlerini hesaplamak için bir çömleğin içine her gün bir taş atmaktadır. Oğlu muziplik olsun diye içine bir avuç daha taş koyar. Bir zaman sonra arkadaşları: -“Bugün Ramazan’ın kaçı acaba? diye sorarlar. 65 tane taş sayan Hoca 45’i der. Hiç Ramazan’ın 45 olur mu?” diye itiraz ederler. Hoca, biraz şaşkınlık biraz da kızgın bir ifadeyle: -“Ben yine insaflı davrandım. Benim çömlek hesabına bakacak olursak; bugün Ramazan’ın 65’i!” Marifet Bir adam, elinde mektup -“Hocam, şu mektubu bana bir okusana.” Hoca Farsça yazıyı iyi bilmediğinden geri verir. Adam şaşırır, Hocanın okuması yok zanneder: -“Ayıp Hoca, ayıp! Benden utanmıyorsan başındaki koca kavuğundan utan!. Hoca kavuğu çıkartır madem ki iş kavuktadır; Haydi giy de şunu, kendin oku bakalım mektubunu.” Ne Dediysem O Çok bilmiş komşusu Hocayı sınamaya kalkmış. – Hoca sen her şeyi bilirsin. – Söyle bana Dünyanın merkezi neresidir? Hoca, adamın niyetini hemen anlamış: -Tam bulunduğun yerdir, diye yapıştırmış cevabı. – “Aman Hoca! Nasıl olur?” demiş adam.Hoca kızar gibi yapmış. Adam! Sordun, söyledik.İnanmazsan alır cetveli ölçersin. Kibir -“Hocam senin evliyalar katında ulu bir kişi olduğun söylenir aslı var mıdır?” Hoca’nın böyle bir iddiası elbette yoktur ama bir kere soruldu ya… -“Her halde öyle olmalı.” der. Çevresindekiler hemen: -“O zaman göster bakalım kerametini derler.” Hoca; -“Ey ulu çınar çabuk yanıma gel!..” der. Der ama tabii ne gelen ağaç var ne giden. Hoca kendisi ağacın yanına gider. Halk, -“Ne oldu Hoca ağacı getiremedin, kendin oraya gittin!” der ve gülerler, Hoca; -“Bizde kibir yoktur, dağ yürümezse abdal(kul) yürür” der. Dünyanın Dengesi Hoca’ya bir gün: Sabah olunca insanların kimi o yana ,kimide bu yana gider. Sebebi hikmeti ne ola ki? -Hepsi aynı yöne gidecek olsa, dünyanın dengesi bozulurda ondan. Bilenler Hoca kürsüye çıkar çıkmaz: “Ey cemaat ne anlatacağımı biliyor musunuz?” der fakat cemaatin ancak küçük bir kısmı bilmiyoruz der. Hoca: -“O zaman bilenler bilmeyenlere anlatsın” der ve vaaz etmeden kürsüden hemen iner. Kürsüde Hoca bir gün vaaz vermek için kürsüye çıkmış. Fakat olacak bu ya, aklına hiçbir şey gelmemiş. Oturmuş, oturmuş, nihayet – “Ey cemaat size söylemek için aklıma bir şey gelmiyor desem ne dersiniz?” Oğlu da kürsünün dibinde oturuyormuş. Hemen ayağa kalkıp – “İlâhi baba, hiçbir şey aklına gelmiyorsa, kürsüden aşağı inmek de mi gelmiyor.” Allah Taksimi Mi? Kul Taksimi Mi? Çocuklar, mahallede birbirlerine girmişler. Kavga döğüş, kıyamet!… Ele geçirdikleri bir kucak cevizi bir türlü doğru dürüst bölüştüremiyorlarmış. Kavganın kızıştığı bir sırada Hoca da oradan geçiyormuş. Çocuklar koşarak ona başvurmuşlar: – Hoca Efendi, ne olur, şunları bize güzelce bölüştürüver! Çocuklar bir kenara çekilmişler. Hoca geçmiş cevizlerin başına: – Çocuklar demiş, Allah taksimi mi istersiniz, yoksa kul taksimi mi? Çocukların hepsi birden: – Allah taksimi, Allah taksimi! Diye bağırmışlar. Bunun üzerine Hoca bir avuç ceviz alıp bir çocuğa vermiş. Arkasından iki cevizi bir başkasına, birkaç avucu ötekine, beş altı taneyi berikine… Bazı çocuklara da hiç vermemiş. Çocuklar Hoca’ya itiraza başlamışlar. – Bu nasıl taksim Hoca Efendi, haksızlık ettin! Demişler. Hoca da: – Çocuklar demiş, siz benden Allah taksimi istemediniz mi?… Allah taksimi böyledir. O, dilediğine az, dilediğine çok verir, hiç vermediği de olur, herkes kısmetine boyun eğer!… Kaz Gibi Hoca, abdest alırken suyu bitmiş. Bunun için tek ayağını yıkayamamış. Namaz esnasında tek ayağı üzerinde duruyormuş. – Hoca, neden tek ayak üzerinde duruyorsun? Diye sormuşlar. Hoca şöyle cevap vermiş: – Bu ayak abdestli değildir. Lütfunda hoş, kahrında Günün birinde uzun bir yolculuktan dönen Hoca, güneş altında koşmaktan yorulur ve dua etmeye başlar. – ‘Aman Allah’ım çok yoruldum, daha fazla yürüyemiyorum. Lütfen bana bir eşek gönder.’ Kısa bir zaman sonra Hoca yanında eşek de taşıyan bir atlı genç görür. Buna çok sevinir. Atlı yaklaşınca Hoca’yı görür ve ona şöyle der: – ‘Sen tembel adam! Niçin burada oturuyorsun? Bak benim eşek yolculuktan ve sıcaktan bitkinleşti. Buraya gel ve onu bir sonraki şehre kadar taşı!’ Önce Hoca itiraz etmek ister, fakat genç adamın kendisini döveceğini hissedince korkar. Böylece Hoca eşeği bir sonraki şehre kadar taşımaya razı olur. Yorucu birkaç saatten sonra şehre varırlar. Genç adam Hoca’yı dışarıda bırakarak hana girer. Bunu gören Hoca yorgunluktan yere yığılır ve şöyle dua eder: – ‘Oh, aman Allah’ım, artık çok şey öğrendim. Bundan sonra dualarımda dikkatli olacağım.’ Yağmurdan Kaçıyormuş! Bir gün, bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken, Hoca da evinin penceresinde oturarak sokağı seyrediyormuş. Bir ara dostlarından birini, cüppesinin eteklerini beline dolayarak koşa koşa evine giderken görmüş ve pencereyi açarak seslenmiş: – “İnan olsun ki çok ayıp! Senin gibi aklı başında, olgun bir adam, Allah’ın rahmetinden kaçar mı?…” İçinden Hoca’ya hak veren adamcağız, bu sefer ağır ağır yürümeye başlamış; fakat tepeden tırnağa ıslanmış olarak evine varınca, Hoca’nın oyununa uğradığını anlamış. Günün birinde Hoca yolda yağmura tutulmuş; koşar adım evine yönelmiş. Birkaç gün önce kendisiyle alay ettiği ahbabının evi önünden geçerken adamcağız “taşı gediğine koymanın tam zamanı” diyerek, evin penceresinden Hoca’ya bağırmış: – “Hocam, Hocam, Allah’ın rahmetinden niçin kaçıyorsun, ayıp değil mi sana?” Hoca, hiç istifini bozmadan koşmaya devam ederek şu cevabı vermiş: – “Hay anlayışsız, hay!… Ben rahmetten kaçmıyorum; tam tersine yere düşen rahmetleri çiğnememek için koşuyorum!… “ Büyük Farklılık Hoca, namaz kıldırıp vaaz vermek ve biraz para elde etmek için üç günlük uzaklıktaki bir köye gitmiş, bir ağanın evine konuk olmuş. Ağa, Hoca’ya bir şey okutmuş, sonra aynı şeyi kendisi okumuş. Hoca’ya bir satır yazı yazdırmış, altına aynı yazıyı kendi de yazmış. Sonra demiş ki: – “Gördün ya, sen okudun, ben de okudum. Sen yazdın, ben de yazdım. Sana ne hacet, aramızda ne fark var?” Hoca: – “Dur demiş, aramızda büyük bir fark var”: Ben üç günlük yolu, yarı aç ve yaya geldim, sense burada rahat huzur içinde yan gelip yatıyorsun. Kıyamet – Kıyamet ne zaman kopar? Diye Hoca’ya sormuşlar, O’da: – 2Hangi kıyamet?’ demiş. – ‘Kıyamet kaç tanedir?’ demişler. – ‘Aslında kıyamet iki tanedir. Kişinin kendi ölümü küçük kıyamet, dünyanın parçalanması ise büyük kıyamettir. Bizim ev için sorarsan karım ölürse küçük kıyamet. Ben ölürsem büyük kıyamet!’ diye karşılık vermiş. Ezan Nasreddin Hoca bir gün hem ezan okuyor, hem de camiden koşarak çıkıyormuş. – “Niçin hem ezan okuyor, hem de camiden koşarak çıkıyorsun? Diye birisi bağırmış. Hoca şöyle inandırıcı bir cevap vermiş. – “Bakalım sesim nerelere kadar varıyor diye dinlemeye gidiyorum. Aferin Hoca kırda dolaşırken bir deli çobana rastlar. Çoban: – “Sen Hoca mısın?” diye sorar. Hoca: – “Evet,” der. – “Sana bir şey sorsam bilir misin?” – “Bilirim sor!…” der. – “Bilmezsen sormayayım. Zira kime sorduysam cevap veremedi.” – “Sor dedik ya…” der. – “Her ay yeni ay çıkıyor, sonra incelip kayboluyor. Sonra yine yenisi çıkıyor. O eskilerini ne yapıyorlar?” – “Bu kadarcık şeyi bilemedin mi?… Bir kısmını kırpıp kırpıp yıldız yaparlar, gökyüzü onlarla dolu. Bir kısmını da uzatırlar şimşek yaparlar, yağmurlu ve fırtınalı günlerde kılıç gibi uzar, sen bunları hiç görmedin mi?” der. Çoban biraz düşünür ve daha sonra: – “Aferin be, der. Gerçekten tam bir Hocaymışsın. Ben de öyle düşünüyordum.” El Yazısı Nasreddin Hoca iyi bir eğitim görmüştü. Bölgenin en iyi okullarına gitmişti. Bunu bilen ve okuma yazma bilmeyen bir komşusu bir gün Hoca’ya gelmiş: – “Hoca” demiş. “Oğlum Konya’da. Ona bir mektup yazar mısın?” Hoca da: – “Ben Konya’ya gidemem” demiş. – “Sana, Konya’ya git demedim mektup yazmanı istedim.” Hoca: – “Benim el yazımı benden başka kimse okuyamayacağında mektubu okumak için kendim gitmeliyim.” Tok Olmak İçin Bir köy imamı Nasreddin Hoca’yı misafir olarak kabul eder. Ev sahibi de ona şöyle söyler: – “Beyim! Beyim! Siz yorgun musunuz, yoksa susuz musunuz? Karnı aç olan Hoca şöyle cevap verir: – “Buraya gelmeden önce bir su kaynağının önünde uyumuştum da.” Doksan Dokuz Bir devirde Nasreddin Hoca büyük bir para sıkıntısına düşmüş. Ne yapsın? Başlamış gece gündüz evinde yüksek sesle dua etmeye: – “Yarabbim, bana yüz altın ver! Doksan dokuz olursa asla kabul etmem…” Onun durmadan böyle dua ettiğini duyan zengin bir komşusu merak etmiş. Yanına doksan dokuz altın alarak görünmeden Hoca’nın damına çıkmış. Tam Hoca aynı duayı sayıklarken başlamış bacasından teker tekerk altınları atmaya. Hoca, bacasından altın yağmaya başladığını görünce, Allah’ın nihayet duasını kabul ettiğine inanarak koşmuş. Başlamış altınları toplamağa… Bir taraftan da sayarmış. Altınların sayısı doksan dokuz olunca: – “Buna da şükür Allah’ım! Varsın doksan dokuz olsun! Diyerek altınları cebine indirmiş.” Bacanın tepesinde bu işin sonunu bekleyen zengin komşu hemen telâşlanmış. Yukarıdan seslenmiş: – “Hoca! Hoca! Hani altınlar doksan dokuz olursa kabul etmeyecektin! Oldu mu ya!” Hoca pişkin bir tavırla şöyle cevap verir: – “Doksan dokuz altını veren Allah, elbette birini de verir.” İmtihan Karısı ve dört çocuğuyla beraber tek göz evde yaşayan bir adamı ziyarete giden Hoca halinden şikayet eden adama, kendisine yardım edeceğini ama öncelikle bir şartı yerine getirmesi gerektiğini söyler. Adam hemen kabul eder ve sarılıp Hoca’nın ellerini öper. Hoca, adama eşeğini, keçisini ve tavuklarını da evin içine almasını ve haftaya kendine gelmesini söyleyince adam önce buna şaşırsa da Hoca’nın bir bildiği vardır deyip çaresiz kabul eder. Ertesi hafta gelen adam bir haftada canıma tak etti Hocam ne yapacağız şimdi der. Hoca, gayet sakin eşeği evden çıkarmasını ve haftaya tekrar gelmesini söyleyip adamı gönderir, diğer hafta keçiyi sonrada tavukları evden çıkarttır. Sonunda adam gelerek: – “Allah senden razı olsun Hocam sanki dünyaya yeniden doğmuş gibi oldum.” Tanrı Misafiri Hoca bir gün evinde uğraşırken, gücü kuvveti yerinde fakat utanmadan aylak aylak gezen bir adam, Hoca’nın kapısını çalar ve tanrı misafiri olduğunu söyleyince, Hoca elindeki işini bırakıp benimle gel diyerek adamı Akşehir’in merkezine getirir ve camiyi işaret ederek: – “Sen yanlış kapıyı çaldın adamım eğer tanrı misafiriysen bak işte tanrının evi orası!” Hazırlık Nasreddin Hoca’yı siyah cübbe giymiş halde gören biri sorar: – “Hayrola Hocam cenaze mi var?” Hoca: – “Cenaze yok ama ben hazırlıklı olayım dedim.” Dolana Kadar Hocaya sormuşlar: – “Hocam bu insanların doğup ölümü ne zamana kadar böyle sürecek?” – “Cennet ve cehennem dolana kadar.” Nefesin Gücü Keçisi yaralanan adama komşuları yaraya katran sürmesinin iyi geleceğini söylerler fakat katrana para vermek istemeyen uyanık adam bizim Hoca’nın yanına gelerek: – “Hocam sizin nefesiniz kuvvetlidir. Bir okusanız da şu keçimin yarası iyileşse.” Diye ısrar edince Hoca dayanamaz: – “Tamam senin istediğin gibi olsun, bir şeyler okuyalım ama çabuk iyileşmesini istiyorsan benim nefesime biraz katran karıştırman lazım!” Saygı Bir gün Hoca, eşeğine binerek , arkasına takılan bir kısım insanlarla birlikte, camiden eve dönerken birdenbire durur, hayvandan iner ve yüzü insanlara dönük olarak eşeğe ters biner, yani semere ters oturur. Bunu görenler yaptığı hareketin nedenini sorarlar. Hoca şöyle der: -Düşündüm taşındım, eşeğime böyle binmeye karar verdim çünkü saygısızlığı hiç sevmem. Siz önüme düşseniz, arkanızı bana dönmüş olacaksınız; usulsüzlük saygısızlık olur. Ben önde gitsem, size arkamı çevirmiş olacağım ki bu da doğru değildir. Böyle ters bindiğim zaman ise hem ben önünüzden giderim, siz de ardımdan gelmiş olursunuz; hem de karşı karşıya bulunuruz! Adamına Göre Hoca arkadaşıyla birlikte yolda yürürken yanına yanaşan iyi giyimli bir dilenci Hoca’dan sadaka ister. Hoca: – “Alacağın parayla ne yapacaksın?” diye sorunca dilenci: – “Kendime yeni bir elbise ve ayakkabı alacağım, sonra arkadaşlarıma yemek ısmarlayıp akşama da kahvehaneye gideceğim.” der. Hoca cebinden bir altın çıkarıp verir, biraz yürüdükten sonra üstü başı eski bir dilenci daha yanaşır ve para ister. İsteme sebebi olarak da yemek için peynir ve ekmek alacağını söyler. Bu defa Hoca yeni bir elbise, ayakkabı, arkadaşlarıyla beraber yemek yeme ve sonrada kahvehaneye gidip gitmeyeceğini sordu. Dilenci: – “Ben dindar birisiyim, vaktimin çoğunu ibadetle geçiririm, sorduğunu şeyler için istemediğini söyler. Hoca elini kesesine atıp bir kuruş verir. Durumu merak eden arkadaşına da: – “İlk dilencinin masraflı alışkanlıkları var rahat bir hayat istiyor, diğeri ise nefsinin isteklerini kırarak yaşayan sade bir insan.” şeklinde izah eder. Fincancının Katırları Hoca bir gece mezarlıktan geçerken aniden ayağı kayar ve eski bir mezarın içine düşer. O anda aklına geceyi orada bir ölü gibi geçirerek yazıcı melekleri görme fikri gelir. Hemen yatar ve beklemeye başlar. Bir süre sonra mezarlığa yaklaşmakta olan fincancı kervanından yükselen katırların çan sesleri, katırcıların konuşmaları, homurtular derken iyice yaklaşan seslerden korkan Hoca kıyamet vakti geldi sanarak dışarıda ne olduğunu görmek için mezardan dışarı çıkınca bir anda yarı çıplak Hoca’yı gören katırlar ürker. Hortlak görmüş gibi her biri bir tarafa kaçışan katırlar bütün yükleri yerlere yuvarlar, fincanları zayi ederler. Bunun üzerine sinirlenen fincancılar koşup Hoca’yı yakalarlar: – Be adam gecenin bir vakti ne yapıyorsun burada? derler. Hoca korkudan kekeleyerek – Be be ben öbür dünyadan geldim. Bir bakayım burada işler nasıl gidiyor. Deyince adamlar Hoca’yı bir güzel pataklarlar. Bin perişan eve dönen Hoca’yı telaşlı karısı karşılar: – Ee anlat bakalım ne bu halin? Öbür dünya nasıl? Ne var?…Hoca biraz vakurlu biraz üzgün: – Hiç bir şey. Ta ki fincancı katırlarını ürkütene kadar. Komşuluk Ayın Değeri Nasreddin Hoca bir gün pazarda dolaşırken Adamın Biri yanına yaklaşıp: – “Hoca efendi bu gün ay kaça geldi?” demiş. Hoca da adama: – “Valla bilmiyorum. Bugünlerde hiç ay alıp satmadım.” Adam Yapmak Nasreddin Hoca bir gün doğramacı dükkanından geçerken ustanın saklı bir şey inşa ettiğini görür. – “Be adam, sen ne marifetli bir adammışsın” der. Usta: – “Öyledir, ben adamdan adam bile yaparım” diye cevap verir. Aradan bir zaman geçer Hoca: – “Geçen gün bana adamdan adam yaparım demiştin, takımını al da gidelim” diye ısrar eder. Doğramacı keser, testere, burgu alıp gelir. Görür ki adam parça parça olmuş. – “Bundan adam olmaz” deyince, Hoca da: – “Nasıl olur ise olsun, bir dolap oğlan çıkmaz mı, yapıver gitsin” Davetiye Nasreddin Hoca’nın komşusu evlenirken Hoca’dan davetiye dağıtmasını istemiş.Hoca şehirde kendini beğenmiş olarak ün kazanan bir zenginin davetiyesini vermeye gitmiş.Hoca’yı gören zengin sinirinden : -Davetiyeleri dağıtmaya iyi bir insan bulamamışlar mı? demiş. Nasreddin Hoca : -İyi insanlar da vardı, ama onlar iyi insanların davetiyelerini vermeye gitti, diye cevap vermiş Benden Yana mısın? Ayıdan Yana mı? Nasreddin Hoca bir gün yolda yürürken yanına bir adam yaklaşıyor ve şöyle diyor; – Hocam, şimdi bir ayı gelse ne yaparsın? Nasreddin Hoca hemen yerden iki taş alıyor ve bunlarla kendimi savunurum, diyor. Adam tekrar soruyor; – Diyelim ki taş yok o zaman ne yapacaksın? Hoca bu sefer; – Kaçarım, diyor. Adam da; – Ayı senden hızlı koşar ve seni yakalar, o zaman ne yapacaksın? Hoca; – Ağaca çıkarım, diyor. Adam tekrar; – Ayı da ağaca çıkar, o zaman ne yapacaksın? Hoca artık dayanamaz ve şöyle der; – Bre hain, bre hain sen benden yana mısın yoksa ayıdan yana mısın? Ben Uyuyorum Bir gün Nasreddin Hoca şehire gelip, bir arkadaşıyla birlikte handa kalmış. Gece yarısı arkadaşı sormuş: – “Hocam, uyudunuz mu?” – “Buyurun bir şey mi var?” – “Biraz borç para isteyeyim demiştim.” Nasreddin Hoca derhal horlamaya başlayıp: – “Ben uyuyorum!” Çaresi Nasreddin Hoca pazara giderken mahalleden şakacı biri yanına gelip: – “Efendim akşam uyurken fare ağzıma kaçtı.Bunun çaresi nedir?” – “Çaresi kolay demiş Nasreddin Hoca, acıkmış bir kediyi ağzınıza sokup yutun!” Kardeşlik Bir gün Nasreddin Hoca eşeği ile giderken bir komşusuna rastlamış. Adam Hocayla alay edip : – “Hocam, iki kardeş nereye gidiyorsunuz?” diye sormuş. Nasreddin Hoca: – “Evet efendim, kardeşiniz ‘canım sıkıldı bir ahbabın evine götürün’ dedi de onu sizin eve götürüyorum. Size rastladık yolumuz kısaldı” Halep Oradaysa Arşın Burada Palavracının biri başına topladığı üç beş cahile karşı övünüp duruyormuş : – İşte ben güçlü ve maharetli bir adamım. Evet ben Halep’te bulunduğum sıralarda altmış arşın uzağa atlamış bir kimseyim!.. Nasreddin Hoca da bu sırada oradan geçiyormuş. Palavracının yanına yaklaşıp : – Yaa demiş demek sen altmış arşın atlarsın. Haydi atla da görelim. Adam hık mık etmiş. – Ama demiş ben Halep’te atladım. Hoca kızmış : – Canım demiş, Halep oradaysa arşın burada. Taşradan Haberler Adamın biri gezdiği yerlerdeki olayları anlatmaktadır; su baskınları, yangınlar, kudurmuş köpekler, cinayetler…. Hoca bir süre dinledikten sonra sözünü keser: – “Taş üstünde taş kalmazdı dolaşsaydın hala taşrada”. Cimri Bencil bir adam çaya düşmüş. Başlamış çırpınmaya.Hemen koşup köylüler.”Elini ver, elini ver” diye bağırmışlar. Ama adam elini uzatmamış. Tam göz göre göre boğuluyormuş ki !Hoca seslenmiş: – “Yahu! o vermeyi bilmez. ‘Elimi al’ diye bağırsanıza” Tavuklar Arasında Bir Horoz Hoca’nın ahbapları toplanıp, Hoca’ya bir oyun oynamaya karar vermişler. Her şeyi önceden hazırladıkları gibi yapmak için de anlaşmışlar. Bu sırada Hoca olacaklardan habersiz bir şekilde dostlarını görünce sevinmiş; “Çok şükür, sohbet edecek birkaç dost var” deyip tesbihini sallaya sallaya yanlarına gitmiş. Dostları, “Hoca Efendi, Hoca Efendi, temizlik imandan gelir derler. Biz hamama gidiyoruz, sen de gelir misin?” dediklerinde Hoca, “Tabii gelirim, hemen gidelim” deyip onlara katılmış. Hamamın önüne gelmişler: “İşte, bu civarın en güzel hamamı… Ne dersiniz Hoca Efendi, girelim mi?” diye sormuşlar. Hoca da “Hay hay!” deyip kabul etmiş. Hamamda güzel güzel yıkandıktan sonra, havadan sudan konuşurlarken biri, “Bir teklifim var. Hepimiz yumurtlayalım. Kim yumurtlayamazsa hamam paralarını o ödesin” demiş. Biraz sonra hepsi, “Gıt gıt gıdaaak… Gıt gıt gıdaaak…” diye gıdaklamaya başlamışlar. Sonra da daha önce sakladıkları yumurtaları birer birer çıkarıp ortaya koymuşlar. Hoca bir oyuna geldiğini hemen anlamış. İçinden “şimdi gösteririm ben size” diyerek “Kukurikuuuuuu, kukurikuuu!” diye ötmeye başlamış. Dostları hayretler içinde, “Hoca Efendi, aklını mı oynattın. Neden durmadan ötüp duruyorsun?..” diye sormuşlar. Hoca da: – “Be yumurtacılar, bu kadar tavuğa bir de horoz lâzım değil mi?” diye cevap vermiş. Eşeğin Sözü Adamın biri Hoca’dan eşeğini ister fakat evde olmadığını söylediği sırada ahırdan anırma sesini duyunca: Aşkolsun Hocam bunca yıllık komşuyuz. Bak işte sesi geliyor. Hoca hemen cevabı yapıştırır: -“Ne yani şimdi kırk yıllık komşuna değil de kılkuyruk eşeğin sözüne mi inanıyorsun?!” der. Komşu ısrar edince eşeğe fikrini sorup gelir ve: – “Razı olmadığını ve iyilik etme eloğluna, kemlik bulursun” dediğini bildirir. Subaşının Eşeği Eşeği kaybolan Subaşı, ateş püskürmüş: Halk zoraki aramaya başlamış. -Hocam, böyle türkü söyleyerek ne yapıyorsun diyen komşusuna Hoca: -Subaşının kaybolan eşeğini arıyorum! demiş. Adam , -Peki , böyle türkü söyleyerek eşek mi aranır a Hoca? Perde -Hadi bir şeyler çal da dinleyelim diye Hoca’nın eline sazı tuttururlar! Bir elini perdeye basıp diğerini aşağı bir yukarı teller üzerinde rasgele vurunca, -Aman Hoca demişler, ustalar böyle mi çalar? Perdeler üzerinde usulüyle gezinmek gerek … -Onlar perdeyi bulamazlar, aramak için gezinip dururlar. Ben buldum işte. Niçin boşu boşuna gezinip durayım, demiş. Gülmüş. Leylek Hocaya yolda buldukları bir leylek getirmişler. Daha önce hiç leylek görmemiş olan Hoca uzun gagası ve bacaklarını çok yadırgamış.Tutup bir güzel kesivermiş onları. Sonra da yüksekçe bir yere koymuş. Karşısına geçmiş. Yaptığı işten memnun, seslenmiş: – Bak şimdi kuşa benzedin. Önsezi Hoca ormana gitmiş.Oturmuş bir dalın üstüne, başlamış kesmeye.Aşağıdan geçen bir yolcu Hoca’ya seslenmiş: – ‘Hocam! İnsan oturduğu dalı keser mi ? Şimdi düşeceksin.’ Hoca adama aldırmamış; işine devam etmiş. Az sonra dal kırılmış.Hoca, cumburlop düşmüş. Düştüğü yerden perişan seslenmiş: – ‘Düşeceğimi bildin ne zaman öleceğimi de söyle bari.’ Herkese Kıyamet Nasreddin Hoca’nın bir danası varmış. Bir grup uyanık bu danayı boğazlatmak için aralarında anlaşırlar. Hoca’nın yanına giderek, “Haberin var mı, yarın değil öbür gün kıyamet kopacak…biz bir araya gelip eğleneceğiz, seni de meclisimize isteriz” derler. Hoca “baş üstüne” deyip cemiyete dahil olur. Adamlar, “Hoca danayı da götürelim” derler. Hoca da kabul eder. Seyir yerine vardıkları zaman Hoca’ya : -“Nasıl olsa öbür gün kıyamet kopacak, gel bu danayı kesip yiyelim” derler. Hoca da aldanıp kabul edince, dana kesilir. Ateş yakılıp kazan kurulur. Uyanıklar Hocayı ateşin başında bırakıp oyun dalar ve biten odun ihtiyacında oyun bahanesiyle yanıtsız bırakınca Hoca bunların elbiselerini atar kazanın altına odun yerine yakar. Uyanıklar, Hoca’ya çıkışırlar. Hoca’da, “Nasıl olsa öbür gün kıyamet kopacak” diyerek onları teselli eder. İkna edemeyince de kendisine yapılanın iç yüzünü anlar, – “Maşallah kıyamet yalnız bizim dananın başına mı kopsun, cümle ile beraberiz” Yoksulun Malı Hoca’yı bir şölene davet etmişler. Sofraya oturulunca, Hoca ağzındaki sakızı çıkarıp burnunun ucuna yapıştırmış. Bunu görenler: Sakızı koyacak başka yer bulamadın mı? -Ne olur ne olmaz, yoksulun malı gözünün önünde gerek. Ye Kürküm Hoca bir ziyafete katılır fakat kalabalıktan bir türlü kendisiyle ilgilenen olmaz. Gel zaman aynı adam bir başka ziyafette yine hocayı çağırır fakat hoca bu defa kolları ve yakaları süslü kürkünü giymiştir. Daha salona girer girmez ayakta karşılanıp baş köşeye oturtulunca hoca tebessüm eden bir yüzle kürküne bakar ve: – “Ye kürküm ye” der Kazan Doğurdu Hoca komşusundan ödünç aldığı kazanı iade ederken içine bir tencere koyar ve kazan doğurdu diyerek verir. Halinden memnun komşu ikinci kez kazanı aldığında aradan uzun zaman geçmesine rağmen gelmeyince evine gittiği hocadan “senin kazan öldü cevabını alınca”: -Olur mu hocam hiç kazan ölür mü? der, Hoca’da -“Doğurduğuna inandın da öldüğüne niye inanmazsın be adam! Kilim Hoca, bir köye konuk olmuş. Birkaç gün sonra Hoca’nın heybesi kaybolmuş. Köy ağalarına, “bana bakın” demiş, “heybemi bulursanız bulun, yoksa ben yapacağımı bilirim.” Ağaları bir telaştır almış, köylüleri sıkıştırmışlar, nihayet heybe bulunmuş. Ağalardan biri merak edip “Hocam” demiş, “heybe bulunmasaydı ne yapacaktın bize?” Hoca cevap vermiş: – Size yapacağım bir şey yoktu. Evde eski bir kilim vardı, onu bozup heybe yapacaktım. Alışkanlık Bir gün Hoca’nın komşularından birisi Hoca’ya neden daima soruyu zıt bir soruyla cevapladığını sorar. Hoca da, -“Af edersiniz bu benim alışkanlığımdır da!” Mazeret Komşunun biri Hoca’dan ip ister. Hoca içeri girip çıkar, – “İpe un serilmiş”, der. Komşu hayretle başını sallar: – “Öyle mi Hoca! Nasıl olur da ipe un serilir?” Hoca buna karşılık şöyle cevap verir: – “Ben onu ödünç vermek istemedikçe her şey mümkün!” Kendim Sandım Hoca, bir gün, bir münasebetle birisiyle konuşur, uzun müddet dertleşir. Adamcağız giderken “bağışla” der, “tanıyamadım, kimdin sen?” Adam, “tanımıyordun da” der; “bunca vakittir ne diye uzun uzun konuştun benimle?” Hoca der ki: – “Baktım, kavuğun kavuğuma benziyor, kaftanın kaftanıma, seni kendim sandım.” Yalnız Ağzını Açtı Geveze bir adam bir defasında bir toplantıda konuştuğunda, Hoca sık sık esner. Toplantıya katılanların hepsi de evlerine dönerler. Geveze adam Hoca’ya: “Hoca! Hoca! Siz ağzınızı hiç açmadınız” der. Hoca da hemen şöyle cevap verir: – “Ne yapmalıydım yani? Ağzımı öyle açtım ki, az kalsın ağzım parçalanacaktı.” Bu Keçi Mi Yoksa Fil Miydi? Hoca’nın pek güzel, haşarı bir kuzusu varmış. Komşusu, ikide birde “Hoca” dermiş, “ne olur, şu kuzuyu kes de bize bir ziyafet çek” Hoca “o benim eğlencem” der, ama bir türlü dediğini yapmazmış. Adam, Hoca’ya muziplik olsun diye bir gün kuzuyu keser. Hoca’yı da davet edip bir ziyafet çeker, sonradan da işi anlatır. Hoca, bu duruma çok üzülür. Komşusunun bir tiftik keçisi varmış. O da onu tutup keser ve afiyetle yer. Komşusu, keçisinin kaybolduğuna yanar yakılır, her mecliste, “tüyü şöyle uzundu, boyu böyle güzeldi” diye devamlı keçisinden bahsetmeye başlar. Bir yıl geçer, her sohbette keçi bahsi bir türlü tükenmez. Nihayet bir gün her şeyden bezmiş olan Hoca, dayanamaz ve oğluna şöyle der: – “Deli gönül diyor ki, çıkar şu keçinin postunu ortaya da keçi miydi, fil miydi, görsün herkes!” Gecelik Kavuğu Hoca, bir akrabasına gece yatısına gitmiş. Nihayet yatma vakti gelince, kendisine ayrılan odaya girip soyunmuş. Sıra gecelik kavuğu giymeğe gelmiş. Hoca, kavuğu başına geçirir geçirmez boğulacak gibi olmuş. Kavuk, adamakıllı bol ve uzun olduğundan Hoca’nın boynuna geçivermiş. Ne yaptıysa kavuğu başına uyduramayan Hoca, mendilini çıkarıp kavuğu ortasından sıkıca bağlamış ve başında durabilecek bir duruma getirmiş. Sabahleyin ev sahibi kavuğu görünce: – “Hocam, kavuğu boğmuşsun!..” demiş. Hoca da: – “Birader, ben onu boğmasaydım, o beni boğacaktı!…” Hoca ve Çaylak Hoca bir gün ciğer almış, evine gidiyordu. Bir çaylak geldi, elinden ciğeri kapıp gitti. Başka bir gün Hoca sokakta giderken elinde ciğer bulunan bir adama rastladı, hemen davrandı ve adamın elinden ciğeri kaptı, yüksek bir taşın üstüne çıkıp oturdu. Adamcağız sordu: – “Bre Hoca nedir bu yaptığın?” Hoca şu cevabı verdi: – “Kendimi denemek için ben çaylak oldum!” Kafasını Unutmasın Akşehir’in zenginlerinden birinin köşküne ziyarete gelen Hoca’yı kapıda karşılayan hizmetçi efendisinin evde olmadığı konusunda diretince Hoca: – “Efendine söyle bir daha evden çıkarken ikinci kattaki pencerenin kenarında kafasını unutmasın!” Yemek Benim ne yediğimi niçin sormazsınız Nasrettin Hoca, bir köyde vaaz veriyormuş. Laf arasında Hazreti İsa’nın göğün dördüncü katında olduğunu söylemiş… Vaazdan sonra, bir kadın Hoca’ya yanaşmış : – “Hazreti İsa, orada ne yer, ne içer?” demiş. Hoca’nın tepesi atmış : – “Ey hatun, köyünüze geleli şunca zaman oldu, benim ne yiyip, içtiğimi sormazsın da, Allah’ın peygamberini sorarsın! Şair Hoca Bir gece Hoca, birdenbire uyanır; mışıl mışıl uyuyan karısını dürter : -Kalk, çabuk şu mumu yak, aklıma bir şiir geldi, hemen yazıvereyim! Deyince, karısı kalkıp mumu yakar, diviti ve kağıdı Hoca’nın önüne koyar.Hoca, çabuk çabuk bir şeyler yazdıktan sonra yatmak üzereyken karısı merakla sorar : -Efendi, şu yazdığını oku bakalım bana! Hoca nazlanmadan yazdığı şiiri okur : -‘Yeşil yaprak arasında kara tavuk kızıl burnu’ Farz Nasreddin Hoca’nın evine bir gün üç molla misafirliğe gelir. Üçü de birbirinden obur şeylermiş. Hoca ne yemek çıkarmışsa silip süpürmüşler. O kadar ki sahanlarda yemek bitince, bunu da “sünnettir” diye ekmekle iyice sıyırırlarmış. Bu sırada odaya Hoca’nın oğlu girmiş. Mollalar Hoca’yı memnun etmek için: – Aman ne güzel çocuk…Adı ne bunun?” diye sormuşlar. Hoca: – “Adı Farzdır,” demiş. Mollalar şaşırıp birbirlerine bakmışlar: – “Bu ne biçim isim Hoca Efendi? demişler. Şimdiye kadar böyle bir isim hiç duymamıştık.” Hoca hemen taşı gediğine koymuş: – “Ya, sünnet diyeyim de onu da mı yiyin? “ Allah Biliyor Nasreddin Hoca bir cimri tanıdığının evine gittiğinde tanıdığı ona bayat ekmek ile bir tabak bal ikram etmiş. Nasreddin Hoca bayat ekmeği dişi kesmeyince sinirinden balı kaşıkla yemeye başlamış. Ev sahibinin gözü yerinden oynamış : – “Aman efendim, bal ekmekle yenmez ise, insanin içini sıyırır” Nasreddin Hoca hiç ses çıkarmadan balı bitirmiş ve : – “Kimin içinin sıyrıldığını Allah biliyor” Balık Başı Hoca yolculuk sırasında mola verip bir hana girer, bu sırada hana bir başka yolcu daha girer ve ikisi birden hancıdan yiyecek bir şeyler isterler. Fakat hancı yiyecek olarak sadece bir balık olduğunu söyler ve bunu paylaşmalarını önerir. Bunun üzerine Hoca – “Ben balığın sadece başını yiyecem” der. Hancı bunun nedenini sorar, Hoca’da: – “Balık başı zekayı arttırır,balık başı yiyen insan akıllı olur” der. Bunun üzerine diğer yolcu hemen atılır ve Hocaya: – “Balık başını niye sen yiyeceksin, ben yemek istiyorum” der. Hoca da itiraz etmez ve balığın koca gövdesini Hoca yer ve bir güzel karnını doyurur, diğer yolcu ise sadece balığın başını yer ve sonra Hocaya seslenir: – “Sen koca gövdeyi yedin karnını doyurdun ben sadece kafayı yedim aç kaldım” der Hoca da bunun üzerine: – “Bak nasıl da hemen akıllandın” Ateş Düşünce Hoca’ya misafir olan arkadaşı acele edip mantıyı hemen ağzına atınca boğazı yanmış. Boğazının yandığını belli etmemek için başını tavana doğru dikmiş ve sormuş : -Hocam bu tavanı ne zaman yaptınız. Hoca hemen : -Boğazına ateş düştüğü zaman.. Baklava Hoca akşamleyin eve doğru yürürken, baklava seven bir köylüyle karşılaşır. -Hocam, biraz önce bir adam büyük bir tepsi baklava götürüyordu… -Bana ne! -Fakat adam tepsiyi sizin eve götürüyordu. -O zaman sana ne! Yemek Bir gün Hoca köyde gidiyormuş. Birkaç yaramaz çocuk onu taşlamaya başlamışlar. Nasreddin Hoca onlara bağırmış: – Şayet beni taşlamaya son verirseniz, size ilginç bir haber vereceğim. Yaramazlar bunu kabul ederler. – Peki, bize ne haberi vereceksin? – Muhtar bedava yemek veriyor. Orada istediğiniz kadar pasta börek yiyebilirsiniz. Çocuklar mümkün olduğu kadar çabuk muhtarın evine koşmuşlar. Bizim Hoca bu parlak fikrine bir kez daha sevinmiş ve kendi kendine: – ‘Ben de oraya gideyim, belki doğru olabilir’, demiş. Davetsiz Misafir Hoca, günlerden bir gün evine dönerken büyük bir konağa bir sürü insanın girip çıktığını görmüş. Konaktan çıkanlardan birine yaklaşıp içerde neler olduğunu sorunca, adam: “düğün var” demiş. Düğün lafını duyan Hoca’nın gözünde kızarmış tavuklar, hindiler, tepsi tepsi pilavlar canlanmaya başlamış. Hemen oradan boş bir kâğıt bulup bir zarfa koymuş, sonra da doğru konağa gitmiş. Uşaklardan birine: “Efendini göreceğim, çok saygı değer birinden mektup getiriyorum…” demiş. Uşak hemen Hoca’nın önüne düşmüş, onu efendisinin huzuruna çıkarmış. Hoca “Şenliğiniz mübarek olsun. Zamansız geldiğim için bağışlayın” deyip, mektubu vermiş. Ve hemen ilk davette sofraya çökmüş, derhal iştah ile atıştırmaya başlamış. Düğün sahibi Hoca’nın getirdiği zarfı bir zaman elinde evirip çevirdikten sonra, “Efendi, bir yanlışlık olmasın. Bu zarfın üzeri yazılı değil” diye sormuş. Hoca da başını sofradan dahi kaldırmadan cevap vermiş: – “Kusura bakmayın efendi hazretleri, biraz aceleye geldi. Esasında onun içi de yazılı değildir!” Soğuk Hoşaf Nasreddin Hoca bir gün arkadaşını ziyaret etmek için yola çıkıyor. Hava öyle sıcak ki, Hoca’nın dili damağına yapışmış bir halde terliyor. Hoca köye vardığında, arkadaşı şöyle söylüyor: “Ah Hoca, ne oldu böyle? Sen ne kadar da yorgun görünüyorsun. Gel, eve gidelim ve buz gibi bir soğuk hoşaf içelim. Sen onu içersen, dinlenirsin.” Arkadaşı Hoca’yı eve getirmiş. Kaynatılmış erik hoşafını kurulan sofraya koymuş. Hoca’ya da küçük bir kaşık vermiş! “Beraberce hoşafı içelim” diyerek kendisi de büyük bir kaşık almış. Daha sonra soğuk hoşafı içmeye başlarlar. Hoca şöyle söylenir: “Ne kadar da lezzetli. Fakat hoşaf bu küçük kaşıkla içilmiyor.” Ev sahibi de yanan göğsünü serinletmeye çalışır. Arkadaşı hoşafı içtikçe, bir eliyle de midesini tutar. “Ahh, çok yorulmuşum, hoşafı içersem, tekrar hayatıma kavuşurum.” Der. Adam içini çektiğinde, Hoca kendi kendine şöyle söylenir: “devamlı içini çeken ve ölmek isteyen ne utanmaz bir adammış bu?” Bunun üzerine sabrı tükenen Hoca şöyle söyler: “Hey, arkadaş! Devamlı ölmeye ne var? Büyük kaşığı bana ver ki, ben de kendimi öldürebileyim.” Aklımda Olacağına Midemde Olsun Bayram gecesi Hoca’nın karısı tatlı pişirmiş. Karı koca, konuşa gülüşe yemişler, birazı da artmış, bunu da sabaha yeriz deyip kalkmışlar. Uykuları gelince de yatmışlar. Yatmışlar amma Hoca’yı bir türlü uyku tutmamış. Nihayet karısını dürtmüş: – “Hanım kalk, kalk aklıma pek önemli bir şey geldi, durma, kalk.” Karısı telaşla kalkıp: – “Ne var, hayrola” deyince – “Şu artan tatlıyı getir”. Karısı, tabağı getirince – “Çök yanıma” demiş. Oturup tabağı bir güzel temizlemişler. Sonra – “Şimdi yatalım, uyuyalım. Hiç olmazsa tatlı karnımızda olsun.” Büyük Yangın Hoca’nın karnı pek açıkmış. Sofradaki çorbaya kaşığını daldırıp hemen ağzına almış, yutmuş. Fakat çorba çok sıcakmış. Ağzı, boğazı müthiş bir surette yanan Hoca, hemen sokağa fırlamış, bağırıp kaçmaya başlamış. – ‘Savulun dostlar, karnımda yangın var.’ Üzerine Hoca, arkadaşlarıyla şirin bir köye gezmeğe gitmiş. Akşama kadar yiyip içerek eğlenmişler. Burasını pek beğenen arkadaşları, her biri bir yemeği üzerine almak şartıyla birkaç gün daha kalmağa karar vermişler. Kafileden birisi: – “Böreği benim üzerime!” demiş. Ötekisi: – “Eti benim üzerime!” – “Meyvesi benim üzerime!” demiş. Herkes üzerine bir yemek alırken Nasreddin Hoca: – “Arkadaşlar, bu ziyafetler aylarca bile sürse buradan ve aranızdan ayrılırsam Allah’ın lâneti de benim üzerime!…” Ekmek ve Kar Kahvede bir masa sohbetinde yeni yemekler bulma fikri ortaya atıldı. Hoca bunu sonuna kadar dikkatlice dinledi ve gayri ihtiyari: – “Ben de bir defa kar ile ekmek yemeğini hazırlamıştım, ama o benim bile hoşuma gitmedi”, demiş. Bayram Günü Hoca bir gün yabancı bir memlekete gitmiş. Bakmış ki, bu şehrin bütün halkı yiyip içmekte, eğlenmekte… Hocayı da davet ederek bir şeyler ikram etmişler. Hoca doyduktan sonra şöyle söylemiş: – “Tuhaf şey! Bu ne ucuz şehir böyle?” demiş. Bu sözü duyan adamın birisi: – “Efendi, sen deli misin? Bugün bayramdır. Herkes evinden pişmiş bir şeyler getirir, biz de burada yer, içer, eğleniriz” demiş. Hoca bunun üzerine: – “Keşke her gün bayram olsaydı, herkes mutlu olurdu” demiş. Hoca’nın Tehdidi Hoca büyük bir açlık hissetmeye başladığı anda uzak bir köye gelir. Oraya vardıktan sonra bütün çiftçileri muhtarın yanına çağırttırır ve kızgınlıkla şöyle der: – “Ben köyünüzde kaldığım müddetçe bana yeterince yemek vereceksiniz. Aksi halde gittiğim son köyde beni aç bıraktıklarında onlara yaptığımın aynısını size de yaparım.” Onu büyük bir büyücü sandıklarından önce korkarlar. Bundan dolayı da istediği kadar ona yemek verirler. Birkaç gün sonra tekrar yola koyulmak istediğinde köydeki meraklının biri sorar: -“Eğer size yiyecek bir şey vermeseydik ne yapardınız?” Hoca o zaman gülerek cevap verir. -“O zaman aç olarak yoluma devam ederdim. Son gittiğim köyde de aynı şeyi yapmıştım.” Hoca’nın Şansı Günün birinde Hoca ve komşuları yiyecekler üzerine konuşmaya dalmışlardı. Hoca bu konuşmayı sevmiş ve konuştukça da konuşmaya devam etmişti. Bazen konuşur, bazen de dinlerdi. Oradakilerden biri Hoca’ya: – “Hocam şu anda neye sahip olmak istersin?” diye sordu. Bunun üzerine Hoca düşünmeden: – “Helvam olsun isterim. Uzun zamandan beri helva yemeye fırsatım olmadı” diye cevap verdi. Bunun üzerine komşusu: – “Hocam bu niye böyle?” diye sordu. Hoca da: – “Evet, unumuz olduğunda şekerimiz yoktur. Şu anda biraz şekerimiz var, fakat yağımız yok. Yağı bulduğumuzda da, un bulamayız. Bu yüzden helva yemedim” diye devam etti. – “Çok doğru Hocam! Hepsinin tam olarak bulunduğu bir anınız olmadı mı?” diye arkadaşları sordu. Bunun üzerine Hoca: – “Ha, o zaman da ben evde değildim” diye cevap verdi. Hepsinin Tadı Aynı Hoca, eşeğine iki küfe üzüm yüklemiş, evine götürüyormuş. Şehre girince çocuklar başına üşüşüp “Hoca Hoca” demişler, “bize birer salkım üzüm ver”. Hoca, çocukların çokluğunu görünce her birine üçer beşer üzüm vermiş. “Hoca” demişler “bu kadar az verilir mi?” Hoca demiş ki: – “Çocuklar, küfelerdeki bütün üzümlerine tadı da bir tanesinin tadı da aynı. Az yemekle çok yemek arasında bir fark yok ki.” Boş Mideyle Uyku Hoca bir gün misafirliğe gitmiş. Ev sahipleri de yemek yemişler. Hoca’yı da yemek yedi sanmışlar ve yemek getirmemişler. O da sıkılmış, bir şey söyleyememiş. Konuşulmuş, görüşülmüş, şerbetler içilmiş, Hoca’yı öbür odaya götürüp yatağını göstermişler. “Allah rahatlık versin” deyip gitmişler. Hoca, aç karnına bir türlü uyuyamamış. Sağa dönmüş, sola dönmüş, ama yine de uyuyamamış. Kalkıp ev sahiplerinin odasına gitmiş, kapıyı çalmış. “Hayrola Hocam ne var” demişler. Hoca demiş ki: – “Efendim, yumuşak bir yatak yapmışsınız, rahatım kaçtı, uyuyamadım. Bilirsiniz, biz fukaralıktan yetişmiş adamlarız. Siz bana bir kül pidesi verin de yarısını yatak, yarısını yorgan yapayım, mışıl mışıl uyuyayım.” Suyunun Suyu Günün birinde komşu köyden Ahmet adında biri elinde hediye bir tavukla çıkagelir ve o akşam Hocanın evinde misafir olur. Bir hafta sonra Ahmet’in arkadaşı olduğunu söyleyen bir başka kişi yine gelir ve Hoca onu da evinde bir gece en güzel şekilde ağırlar. Bir zaman sonra Ahmet’in arkadaşının arkadaşı olduğunu söyleyen biri daha gelir, Hoca onu da sofraya oturtur ve önüne bir kase sıcak su koyar. Bu işe şaşan adama Hoca tebessümle: – “Bu Ahmet’in tavuğunun suyunun suyu” der. Mum Ateşi Koyu bir sohbet sırasında Hoca soğuk kıştan hiç rahatsız olmadığını hatta geceleri evde ısınmak için ateş bile yakmadığını söyler. Fakat kimse buna inanmaz. En sonunda iddiaya tutuşurlar. Şayet Hoca ateş olmadan köyün meydanında sabaha kadar beklerse ona yemek ısmarlayacaklar, yok eğer bekleyemezse Hoca hepsine evinde bir akşam yemeğe davet edecektir. Hoca sabaha kadar meydanda bekler, sabah olunca iddiayı kazandığından bahisle yemeği isteyince birisi itiraz eder: – “Olmaz Hoca efendi ben gördüm, 300 metre ilerideki evde bir mum yanmaktaydı. Bu nedenle bahsi kaybettin. Hoca ne kadar direndiyse de adamlarla başa çıkamaz ve mecburen bir akşam yemeğe Hocanın evine cümbür cemaat doluşurlar. Hoca ise yemeği hazırlamak için mutfağa geçer fakat onca zaman geçmesine rağmen bir türlü yemeğin gelmediğini gören davetliler sonunda mutfağa gelince bir de ne görsünler. Hoca tavandan astığı kocaman bir kazanın altına koymuş bir mum ve kaynamasını beklemiyor mu! Hep bir ağızdan: – “İlahi Hocam! Hiç koca kazanla yemek mum ateşiyle kaynar mı?” derler. Hoca hemen taşı gediğine koyar: – “300 metreden bir adamı ısıtan mum alevi 3 santimden bir kazanı neden ısıtmasın!?” Tilki Günün birinde Hoca komşu köyle gitmiş. Köye geldiğinde büyük bir heyecan varmış. Köylüler ona bir tilkinin birçok tavuğu, kazı, ördeği ve hindiyi yediğini anlatmışlar. Köylüler tilkiyi yakalamış, intikam almak için de hayvanı basit bir şekilde değil, aksine işkence yaparak öldürmek istemişler. Hoca’ya sormuşlar: – Hoca, bize öğüt verir misin? Hoca cevap vermiş: – Evet, tabii arkadaşlar. Siz her şeyi bana bırakın. Köylülerde Hoca’ya güvenmişler. Hoca paltosunu ve kavuğunu çıkarıp her ikisini de tilkiye giydirmiş. Daha sonra tilkiyi salıvermiş. Köylüler Hoca’ya sormuşlar: – Neden böyle yaptın? Hoca cevap vermiş: – Korkmayın, ahali! Tilkiyi gören herkes onu imam zannedecek. Böylece o birkaç gün aç kalacak. İleri Dönük Komşu kasabaya hamama giden Hoca’yı tanımayan hamamcı Hoca’nın sade kıyafetine bakıp pek itibar etmez. Eski bir havluyla pörsümüş bir sabun verir fakat Hoca çıkışta giyimine göre hiç beklenmeyecek şekilde hamamcıya ve çalışanlarının her birinin eline birer altın sayınca hepsi şaşırır. Ertesi hafta yine gelen Hoca’ya pek itibar ederler, en güzel havlulardan ve parfümlü sabunlardan verirler. Bir güzel yıkarlar, keselerler, masaj yaparlar fakat Hoca çıkışta geçen hafta aldıkları gibi altın geleceği için avucu kaşınarak bekleyen sadece hamamcıya değeri düşük bir bakır para vererek: – “Geçen hafta verdiğim altınlar bu haftaki ücrettir, bu bakır para ise geçen haftanın.” der. Kendince Bulgur Rüzgarlı bir günde eşeğiyle giden Hoca aynı zamanda bulgur pilavı da yemeye çalışmaktadır ama kaşığı ağzına götürene kadar rüzgardan hepsi savruluyormuş. Hoca’yı görenler ne yiyorsun diye sormuşlar. Hoca’da gülerek: – “Eğer böyle giderse hiçbir şey.” Ölü Hoca Yolculuğu sırasında tenha bir yer olan mezarlıkta elbiselerini yıkar kuruması için astığı bir sırada kuvvetli bir rüzgar esip giysilerini alıp götürmüş. Hoca da giysilerinin ardınca koşarken birkaç yolcuya rastlamış. Yolcular, böyle çıplak halde mezarlıkta ne aradığını sormuşlar. Hoca da “Görmez misiniz, çıplak bir ölüyüm, su dökmeye çıktım, şimdi yine kabrime gidiyorum” demiş. Haddini Bil Hoca tarlada çalışırken yorulunca ceviz ağacının gölgesine oturur ve kendi kendine: -“Şu işe bak kocaman kabaklar yerdeki ufacık sapa bağlı, küçücük cevizler koca ağaçta asılı..” daha Hoca bunları düşünürken ağaçtan kafasına bir ceviz düşünce hemen: -“Ey büyük Allah’ım bu kulunu affet, senin işinin hikmetinden sual olunmaz ya şu ağaçta kabak gibi cevizler yetişseydi halim nice olurdu.” Dert Çekme Hoca Nasreddin çift sürerken boyunduruğun kayışı kopar. Hoca derhal başından sarığını çıkarıp kayışı yerine bağlar. Kısa bir zaman sonra tülbent de dayanamayıp kopar. Hoca tülbende hitap ederek: -“Sen de gör, zavallı kayış ne bela çekermiş” der. Bu Nasıl Ülke Nasreddin Hoca, bir kış günü köye gitmek için yola çıkar. Her taraf buz tutmuştur. Birden çevresini köpekler sarar. Taş almak için eğilir. Ama hangi taşa el atsıysa bir türlü yerinden kıpırdatamaz. Köpeklere bakarak elini açar: -“Ey Allah’ım bu nasıl ülke? Taşları bağlayıp köpekleri salmışlar.” Bulmak Zevki Hoca yine bir gün merkebini kaybetmiş, çarşıda bağıra bağıra: – Benim merkebimi kim bulursa, yularıyla, semeriyle müjde olarak ona vereceğim, diyerek herkese bildirmiş. Birisi: – “Hoca, merkebi semeriyle, yularıyla bulana tekrar verdikten sonra, ha kaybetmişsin, ha kaybetmemişsin bir şey fark eder mi? Bundan sen ne kazanmış olacaksın!” Diye sormuş, Hoca gülerek: – “İyi amma, ya bulmak zevkini o kadar önemsiz mi zannediyorsun” Uykusu Kaçmış Da! Bir yaz gecesi Hoca’nın uykusu kaçmış. Uykusuzluktan ve can sıkıntısından evde duramayınca kendini sokağa atmış. Yolda, nöbetçi subaşıya rastlamış. Subaşı: – “Hoca, böyle gece yarısı burada ne arıyorsun?…” diye sorunca Hoca, esneyerek cevap vermiş: – “Hiç, uykum kaçtı da onu arıyorum.” Eski Zamandan Hoca yer altında bir ahır yapmak hevesine kapılmış. Toprağı kaza kaza her şeyden habersiz bir halde komşunun ahırına geçmiş. Bir sürü öküz görünce koşa koşa karısının yanına gitmiş. – “Hanım, hanım!” diye bağırmış. “Müjdemi isterim! Eski zamandan kalma bir ahır ve birçok öküz buldum”. Korkunç Hata Hocanın uykusu kaçmıştı ve pencereden dışarıyı seyrediyordu. Bir anda ilerideki ağaçların arasında hayalete benzer iki şeyi havada dans eder gibi gördü. Hemen okunu hazırlayıp pencereyi açarak fırlattı. İsabet ettirmişti. Fakat bir anda sevinmesi yerini şaşkınlığa döndü çünkü hayalet sandığı görüntü karısının gündüz yıkayıp kuruması için astığı kendi entarileriydi. Hoca “ne korkunç bir hata” diye söylendi. Çok şükür Allah’ım ya içinde bende olsaydım. Hesaba Ekle Komşu köyde birinden alacağı olan Hoca ne kadar bastırdıysa da bir türlü parasını alamaz. Tekrar evinin yolunu tutan Hoca oldukça yorulmuş bir o kadar da acıkmıştır. Az sonra bir fırının önüne yaklaşan Hoca yeni pişmiş ekmeklerin kokusunu da duyunca açlığı ikiye katlanmış. Ama işe bak ki kesede tek kuruş yok ekmek almaya. Derken fırına girmiş bir bakmış etrafta kimsecikler yok. Utanarak bir ekmeği aldığı gibi oradan sıvışmış. İleride çökmüş bir ağacın altına ve başlamış yalvarmaya: Ey büyük Allah’ım senin merhametin sonsuzdur, ne kadar aç olduğumu sen daha iyi biliyorsun hata ettim bir günaha girdim, affet beni… Fırıncıya olan borcumu da alacaklı olduğum adamın hesabına ekle. Böyle Olmalı Hoca kıyı boyunca uzun bir yolculuk yapmaktadır. Fakat gel gör ki bu sıcak havada suyu da bitince susuzluktan dudakları bile kurumuştur. Ne kadar kendini sıksa da susuzluğa dayanamaz ve biraz olsun belki susuzluğumu dindirir diye deniz suyundan içmeye karar verir. Ama nerede! Susuzluğunu dindirmesi bir yana Hoca tuzlu suyu içince içi bir kat daha yanar. Yola bir miktar devam edince bir tatlı su birikintisine rast gelir ve kana kana içer. Sonrada kavuğunu çıkararak içine su doldurur ve kendinden emin adımlarla denizin kıyısına gelir ve kavuğundakini denize doğru savurarak: – “Bırak kabarmayı, dalgalanıp köpürmeyi su dediğin böyle olur.” Hak etmiş Hoca su içmek için bir çeşmenin başına gelir fakat bakar ki çeşmenin ağzı bir ağaç parçasının ucuna bez sarılarak kapatılmış. Ayağını çeşmenin duvara yaslayıp şöyle bir asılınca tıkacın yerinden çıkmasıyla birlikte çeşmeden fışkıran su Hoca’yı baştan aşağı ıslatır. Homurdanarak yerinden kalkan Hoca: – Belli ki hak etmişsin de ağzını böyle ot tıkamışlar. Kalıp Hoca özel bir iş için şehre iner. Fakat ne kadar uğraştıysa da bir türlü istediği sonucu elde edemez. Bir arkadaşının tavsiyesizle 40 gün boyunca şehrin en büyük camiinde her vakit dua eder fakat sonunda yine bir şey çıkmaz. Ertesi gün sabah namazına yakındaki küçük bir camiye gider ve çaresizlik içerisinde yana yakıla ihlasla Allah’a yalvarır. Hoca’nın duası kabul olur ve öğlene kalmaz hemen işini istediği gibi halleder. Sonra büyük camiye giderek bağırmaya başlar: – “Kalıbından utan, küçücük caminin yaptığını 40 günde yapamadın.” Ayın yeri Hoca bir gece kuyudan su çekmeye gider fakat bir de ne görsün. Ay kuyuya düşmüş. Bir koşu eve gider ve çengeli alır. Sallar kuyuya fakat ne kadar uğraştıysa da bir türlü çıkaramaz. Bir ara çengel kuyunun dibinde bir taşa takılınca Hoca gayretle asılır, ıkınır, sıkılır… Tam o sırada çengel sıyrılır ve Hoca sırt üstü yere serilir. Bir bakar ki ay gök yüzünde: – “Eh kolay olmadı ama sonunda yerine koyduk.” Birlikte Gelin Hoca kilerden bir şeyler almak için içeri girer fakat içerisi karanlık olduğundan bir anda içi patates dolu bir eleğin kafasına düşmesiyle kendini yerde bulur. Biraz sonra kedini

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: