ŞARTELLERİ İNDİRMEK

18 03 2007

İki ucu açık bir yüksek gerilim hattını çıplak elleriyle tutan
bir adamın, şalteri indirebilmek için trafo kutusuna yürümesine benziyor
Irak’a operasyon.

Elde kablolar, zangır zangır titreyerek yürümeye çalışıyor
adam. Yol engebeli düşüyor kalkıyor ama inat ve ısrarla şaltere doğru
yürüyor. Çünkü etraftakiler “şalteri indir, tek çare bu” diye bağırıyor.
Aslında ilk önce elindeki kablolardan kurtulması gerek, ondan sonra da
başkalarının canını yakmasın diye şalteri indirmesi gerek, daha sonra ise
tarihten ders alabiliyorsa eğer( hoş, tarihten ders alabilseydik bu güne
kadar almış olurduk ya bir umut işte yazıyoruz) başkasına ait olan ve başına
bir sürü dert açan bu trafoyu, elektriğini bir daha kullanmamak üzere
ortadan kaldırması gerek, ama süreç tersten işliyor. Adam şaltere giderken
yolda ölebilir. Çok ağır bir şekilde yaralanabilir, bazı uzuvları gövdeden
kopabilir. Bu kadar tehlikeli bir süreçtir bu.

Sadede gelirsek; Kandil’de yanan ihanet kandillerini söndürmeye
gideceğiz. Irak’a.

Ya buradaki kandiller, onlar ne olacak biz Kandil’e
giderken?

Söyleyeyim, evlerimizi tutuşturmak için kullanılacak.

Bu işte her şey başından yanlış. Sorun tanımlaması yapmak gerek
önce, ancak bunu yaparken soruna hizmet edecek şekilde değil, sorunu ortadan
kaldıracak şekilde bir tanımlama yapmak gerek.

Sorun, terör sorunu mudur?

Bu kadar basit midir? Yoksa sorun ulusal egemenlik sorunu mudur?
Sorun Sevr sorunudur(62–64. md).

Sorun bizim değil sözde müttefiklerimizin küçük Asya sorunudur ve halen devam etmektedir. Sorunlarını çözmeye yardımcı olacağını umdukları, bir sürü taşeronları vardır bu müttefiklerimizin, terör bunlardan sadece bir tanesidir. Sadece terör ise sorun iş kolay demektir, çünkü terörün saygı gösterdiği tek şey vardır; güç, anladığı tek dil
vardır; operasyon.

Bu taşeronun işverenleri bellidir.

Onların gereğini yapmanın ise farklı yolları vardır. AB sevdasından vazgeçmek, stratejik müttefik saçmalığından kurtulmak, kendi pazarını ve kendi müttefiklerini bizatihi ülke çıkarlarını gözeterek seçmek. Tam bağımsız olabilmek yani. İşte o vakit sorun filan
kalmamış olacaktır.

Ama yukarıda da dediğimiz gibi önce kabloları elden bırakmak gerekir. Fakat şu anda durum farklıdır. Bu iş sadece terörle mücadele olarak algılanamaz.

Yakın bir geçmişte ABD tarafından tehdit edilme boyutunda açıklamalara
muhatap olan Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonu ihtimali, şimdilerde
neredeyse destek görmeye başlamıştır.

Gerilim, baldırı çıplak peşmergenin tahrikleri ile neredeyse tüm Türk kamuoyunun tepkisini toplayacak biçimde özenle oluşturulmuştur. PKK’nın Barzani ile birlikte hareket ettiğini
bilmeyen var mı? Barzani’nin ABD’nin çizdiği hatlar dışına çıkamayacağını
bilmeyen var mı?

Üstelik bunu Genel Kurmay Başkanı da söyledi. Bu iş size hala normal mi görünüyor?

Irak’a girmek konusunda neredeyse bir milli mutabakat oluşturulmuştur.

Sonrasında kimsenin ağlamaya hakkı olmasın diye. Bu gün Irak’lılar nasıl ki
dövünemezler, Saddam heykellerini terliklerle dövüp, conileri alkışlarla
karşıladıkları günün ezikliğiyle, bu da aynı işte. Irak’a girmek, nasıl da
bir anda gereklilik hatta zorunluluk haline getirildi.

Oysa ilk önce buralarda yapılması gereken işler vardır. Kendi sınırlarınız içinde yakmamız
gereken gemiler, söndürmemiz gereken kandiller vardır.
Sormamız gereken
hesaplar hala açık durmaktadır.

Buradaki kandiller söndükten sonra başka yerdekiler zaten sönecektir. Bunun için gidip bizzat söndürmeye gerek yok.

Hatırlayın ne dedi Genel Kurmay Başkanı;

“geçmişin çözümleri, bu günün sorunları oldu”

dedi. Demek ki bugünün çözümleri de yarının sorunları olmaya adaydır.

O halde kıymetli okuyucu, siyasi irade bu günün çözümlerini son derece dikkatle
incelemeli ve ondan sonra karar vermelidir.

Biz daha önce de aynı fikirdeydik şimdi de aynı fikirdeyiz, daha önceki yazılarımızı okuyanlar bilir.

Şimdi hangi kampta kaç terörist var, kaçını şimdi kaçını sonra yakalayalım hesabının zamanı değildir. Hainin yemek borusunun tıkanması zamanıdır.

Yemek borusu hatta nefes borusu Türkiye’dir kıymetli okuyucu.

Biz olmazsak, bırakın küstahça tehdit etmeyi açlıktan nefesleri kokar.

Nereden mi biliyorum?

Gördüm çünkü.

Yıl 1991 yer Siyahkaya köyü karşısı Irak-Türkiye hududu.

Saddam’dan kaçıyorlar, Hezil çayını geçip güvenli topraklara
gelebilmek için, Türkiye’ye sığınabilmek için kundaktaki çocuklarını bile
çayın karşı yakasında bırakıp köprüye hücum ediyorlar.

Sonra onlara kucağımızı açıyoruz, hepsi aç. Hepsi susuz.

Bir lokma ekmek için yapamayacakları şey yok. Vatanlarını terk ediyorlar.
Bağımsızlık mı? Umurlarında değil. Biz doyuruyoruz aç karınlarını,
üzerlerine çadırlar kuruyoruz, ıslanmasınlar, üşümesinler diye.

Mağdurlar, mazlumlar, sürgünler, kaçaklar. Onursuzca kaçıyorlar. Baş kaldırdıkları
devletlerinin hışmından bize sığınıyorlar. Kaldırdıkları başı dik tutacak
kadar bile iradeleri yok.

PKK’lı gruplar onları Irak içlerinden bizim hududumuza kadar kılavuzlayarak getiriyor. Üzerlerinde uçan çekiç güç helikopterleri geceleri onlara sözde insani yardım konteynerleri atıyor.

İlk defa o zaman görüyorum eksi bilmem kaç derece soğuğa dayanıklı ama benim
sırt çantamda taşıdığımın neredeyse onda biri ağırlığındaki Amerikan malı
battaniyeleri. Tekstil ülkesi olduğumuz halde. Kumaşlarını onlara biz
sattığımız halde. Kendi üzerimde değil, kaçan Iraklının üzerinde görüyorum o
battaniyeyi ama U.S etiketi ile
. Keşke benim de olsa bir tane diyorum kendi
kendime. Sonra, biz neden üretmiyoruz böyle şeyler diyorum. Ne yazık değil
mi?

Ne acı! Neyse, konuya dönelim.

Biz bunu daha önce de yapmıştık.

1932 yılında çok değil 15 sene önceki ihanetlerini unutarak, yine ülkesinde çıkardığı ayaklanmada başarılı olamadığı için Türkiye’ye sığınan Şeyh Ahmet Barzani, bu herifin büyük dedelerinden biridir.

O zaman da birilerinin güdümünde ayaklandılar. Şimdi de birilerinin güdümünde konuşmaktalar. Dolayısı ile bunları bize doğru güden çobana bakmak lazım.

Bir de dönüp geriye bakmak lazım ne hata yapmışız diye, yoksa biz bu el alemin elektriğine daha çok çarpılırız.

1991 yılında ABD’nin müdahalesine destek olmadık mı?

Daha sonra tüm aritmetik kurallarını alt üst edercesine, sözüm ona 36. paralel diye zig zag biçiminde bir çizgiyi çizerek, Türkmenleri Saddam tarafında bırakmak suretiyle, Kürtleri burada özerk hale getirmelerini izlemedik mi?

Her altı ayda bir çekiç gücün görev süresini biz uzatmadık mı?

Habur kapısını açıp bu adamları zengin etmedik mi kendi paramızla?

Ayda 400 milyon dolarlık petrol ve haraç gelirini buradan kazanmıyor mu bu
herif?

Mersin serbest bölgesinden ticaret yaptırarak biz palazlandırmadık mı?

Yabancı havayolu firmalarının Kuzey Irak’a uçmalarına göz yummadık mı hava
sahamızı kullandırarak?

Türkiye’deki satış fiyatının neredeyse üçte biri fiyatına elektriklerini
sağlamadık mı?

Oyak inşat dâhil 200’den fazla firmamız, orada devletini inşa etmiyor mu bu
çapulcuların?

Çimentoyu nereden satın alıyor bu asalak bağımsızlıkçılar, Amerika’dan mı
geliyor?

Bir taraflarını sildikleri kâğıdı bile benim ülkemden almıyor mu bu
herifler?

Paralarını benim ülkemin bankalarında saklamıyorlar mı?

Para kazanmak için yatırımlarını yine benim ülkemde yapmıyorlar mı?

Bir sürü küstah siyasetçi çıkıp, liderimiz Barzani’dir demedi mi, yüzünüze
karşı ve kolluk seyretmedi mi?

Canları her istediğinde bizim demokrasi fetişimiz sayesinde, ayaklanmıyorlar
mı Mersin’de İstanbul’da?

Daha dün yakaladıklarınızdan biri, Cumhurbaşkanı’nın affıyla salıverildikten sonra tekrar örgütüne dönen eli kanlı katil değil miydi?

Nota verdik biz.

Si bemol.

Amerika’dan esirgedik, nasip Barzani’ye imiş.

“Notamın arkasındayım” diyor başvekil.

Doğrudur notasının arkasında arada bir kafasını çıkarıp bakıyor neler oluyor diye, notanın tam arkasında duruyor seçim arifesinde. Hiç görünmüyor.

Büyük iş yaptık, nota verdik.

Bir de esefle kınadık, herifi.

Böylece insanlık tarihinin en eski devletinden nota alarak, tarihe geçti
birkaç çapulcu. Sayemizde devlet oldular.

Kabul gördüler.

Hiçbir devlet adamımızın muhatap almaması gereken bu adama, Genel Kurmay
başkanı dâhil tüm erkân-ı devlet cevap verdi.

Bu konuda hiçbir cevap verilmeden derhal Habur sınır kapısının kapatılması
çok mu zordu?

Bir gecede bilmem kaç kanun çıkaran meclis, neden bir kaç gecede burada iş
yapan firmalar ile ilgili bir düzenleme yapmadı.

Üstelik nota bile, doğrudan verilmedi. Önce ABD’ye şikâyet edildi sonra nota
verildi.

Şimdi tüm bunların ışığında bir kez daha düşün kıymetli okuyucu, bunları
düzeltmeden ıraklara gitmenin ne manası var?

Bir manası var.

ABD bu işi Barzani’yi tetikçi olarak kullanmak suretiyle organize ediyor.

Bizim oraya girişimiz eğer boğazlarını sıkmaya buradan başlamadan gerçekleşirse, ABD’nin Kürt bölgesine çekilmesi ve aynı anda Türkiye’de çıkarılacak iç kalkışmalarla yaratılacak kaotik ortamda ölümü gösterip sıtmaya razı etmekle sonuçlanacaktır.

Ölüm; iç ayaklanmalar ve eş güdümlü etnik ayrıcalık talepleri.

Sıtma ise; Irak’taki Kürt federasyonuna razı olmak olacaktır. Bu da son olmayacak ve bu senaryo Türkiye’den bir parça kopuncaya kadar devam ettirilecektir.

Görün artık bunu.

Siz bu konulara bir devlet gibi yaklaşırsanız ıraklar yakın olacak, ayağınıza gelecek zaten.

Evet, Irak’a girilebilir ama şimdi değil. Bu sorunlar çözülüp boğazları iyice sıkıldıktan sonra.

Terör önce içerde yok edildikten veya kıpırdayamaz hale getirildikten sonra, Kerkük, Tel-afer, Musul ve Süleymaniye’nin hesabı sorulmak için girilebilir, eğer gerek
kalırsa tabii.

İşte o vakit başlar diplomasi.

Ancak diplomasinin kaleminin süngü olduğunu unutmadan ve oraya diplomasi
yapmak için gittiğinizde ki mürekkebi düşman kanıdır o kalemin, kaleminizin
mürekkebi dolu olmalıdır.

Bunları yapabilirseniz devlet gibi davranmış olursunuz.

Devlet gibi davranmak için devlet adamı gibi düşünebilmek gerekir.

Siz kalkıp elin isyancı başına, “sınırdaş” gibi saçma sapan ve diplomatik terminoloji ile bi-alaka, ama tanınmak istikametinde derhal anlamlandırılacak bir kelime kullanıyorsanız devlet gibi düşünemiyorsunuz demektir.

Hadi kolumuz bacağımız kopmadan bırakın şu kabloları, şalteri kapatmak o
zaman daha kolay olacak.

Önce vücudumuzu saran ve sarsan bu dış güdümlü elektrikten kurtulalım. Sonra bu hainlerin kandillerini teker teker söndürelim, militanının, iş birlikçisinin, köşesinde psikolojik harp yapan gazetecisinin, siyasetçisinin hâsılı kelam ne kadar yardımcı ve yatakçısı
varsa hepsinin.

Sonra Irak’a da gideriz, Irak’ı ayağımıza da getiririz.

Yeter ki bir devlet gibi davranalım.

Devlet gibi konuşalım.

“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”


İşlemler

Information

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




%d blogcu bunu beğendi: