SÖZCÜĞÜN GÖREVİ

6 04 2007

Eskiler “Fiili, faili bilmeden yazmaya kalkıyor.” diye küçümserlerdi dilbilgisi bilmeden yazma uğraşına girişenleri. Bugünse, matematik bilmemek nasıl bir çeşit övünme nedeni sayılıyorsa dilbilgisi bilmemek de öyle sayılıyor. “Ben dilbilgisinden anlamam.” diyenlerde, neredeyse bu bilgisizlikle övünür gibi bir tutum var.
    Pek çok kişi, dilbilgisiyle bir yabancı dili öğrenmeye kalkıştığında karşılaşmakta ve Türkçenin de birtakım kuralları olabileceğini ancak o zaman fark etmekte. Oysa bütün dillerde temel işleyiş aynıdır ve yabancı dil öğrenmek için insanın kendi dilinden başka güvencesi olmaması gerekir.
    Sözgelimi, tümce, bütün dillerde yargı bildirmek amacıyla kurulur. Yargının oluşması için de iki temel öğe gereklidir: Yapılan bir hareket ve bu hareketi yapan bir varlık; dilbilgisel adlarıyla söylersek yüklem ve özne. Pek çok yabancı dilde, bu ikisi ile daha tümcenin başında yargı oluşturulur, daha sonra eklenen öğelerle de tamamlanır. Türkçede ise tümcenin temel öğesi (adından da anlaşılacağı gibi), yargının bütün yükünü tek başına taşıyan, yüklenen yüklemdir. Yüklem, Türkçenin eylem çekimine getirdiği kişi ekinden dolayı çoğu kez yargıyı tek başına bildirmeye yeter. İngilizcede “went” hiçbir zaman yargı bildiremezken Türkçede “Gittim.” sözcüğü, gitmek eylemini ve bu eylemi yapanı bildirdiği için yargıdır ve büyük harfle başlayıp sonuna nokta konabilecek bir tümcedir.
    Görev konusuna girmeden bu kavramdan ne anlaşılması gerektiğini vurgulamakta yarar var. Görev, yapılan işin adıdır. Yapılan işin kendisine ise “işlev” diyebiliriz. Sözgelimi benim şu anda yaptığım iş, Türkçe ile ilgili birtakım bilgileri aktarmak, işlevim: Türkçe konusunda doğru bellediğim kimi bilgileri öğretmek. Peki, yaptığım bu işin bir adı var mı? Var: Öğretmenlik. Öyleyse benim görevimin adı bu, benim adım değil. Buna karşın, “Öğretmenim!” ya da “Hocam!” dendiğinde dönüp bakarım. Oysa söylenen, adım değil, yaptığım işin adıdır yalnızca. Bunları şunun için vurguluyorum. Bir sözün ya da sözcüğün “yüklem” olduğunu söylediğimizde, görevinin adını söylemiş oluruz.
    Bir sözcük, ya tümcenin içinde, yükleme bağlı olarak göreve girer ya da tümce dışında (başka bir deyişle dilin içinde) yanındaki sözcüklere göre görev üstlenir. Öyleyse sözcüğün iki alanda görevi olabilir.

  • Sözcüğün tümcedeki görevi
  • Sözcüğün dilin içindeki (dilsel) görevi
  • Şimdi bu alanlardaki görevleri sırasıyla inceleyelim:…………

SÖZCÜĞÜN TÜMCEDEKİ GÖREVİ

    Sözcüğün tümcedeki görevinin yükleme bağlı bir görev olduğunu biliyoruz. Yüklemi, bundan sonra, bir işyerinin sahibi, yani patron olarak düşünebiliriz. Tümce adlı işyerindeki bütün görevleri o dağıtacak çünkü. Bu görevlerin neler olduğunu görmeden önce tümcenin ne olduğuna bir bakalım.
    Tümce: Bir yargı birimidir.
    O zaman “yargı”nın ne olduğunu soracaksınız. Yargının dolambaçlı, karmaşık tanımlarına girmeden, dilbilgisel olarak bakarsak şunu söyleyebiliriz: Bir hareket (eylem) olmadan yargı oluşmaz, öyleyse, yargı “yapılan harekettir.” Tümce tanımına bu açıdan tekrar dönecek olursak,
    Tümce: Yargının söze dönüştürülmesidir.
    Yargıyı az önce yapılan harekettir, diye tanımladım. Pencereden dışarı baktığımızı düşünün. Bir ağaca bakıyor olalım. Baktığımız anda ağaçtan kopan bir yaprağın yere düştüğünü görmüşsek kafamızda bir yargı oluşur: “Yaprak düştü.” İşte söze dökülen bu yargı, artık bir tümcedir. Demek ki tümcenin oluşmasından önce yargının oluşması gerekir, yargı da ancak, bir hareketin yapılmasıyla oluşur.
    Şimdi de matematiksel bir anlatımı deneyelim. Matematikteki küme kavramı tümceyi anlatmaya çok elverişlidir. Kümeyi elemanların oluşturması gibi, tümceyi de öğeler oluşturur çünkü. Yargı kümesinin hangi elemanlardan oluştuğunu düşünelim önce. Yargının oluşması için bir hareketin gerekli olduğunu söylemiştik, hareket de kendi başına ortaya çıkmaz. Hareketin olması için, o hareketi yapan birinin olması gerekir, öyleyse,

    Yargı = hareket + hareketi yapan
               (eylem)    (eylemi yapan)

    Şimdi bunu tümceye dönüştürürsek,

    Tümce = yüklem + özne

    Sonuç: Tümcenin oluşması için iki temel öğe gereklidir: Yüklem ve özne.
    Şimdi diyeceksiniz ki “Evet; ama bu tümce, tam bir tümce değil.” Doğru. Yargımızda da eksikler vardı zaten. Yaprağın düştüğünü görmüş ve “Yaprak düştü.”diye bir tümce kurmuştuk. Yaprağın nerden düştüğü, nereye düştüğü, neden düştüğü gibi sorular yanıtsız kalmıştı. Tam bir yargı oluşturmak için bir elemana daha ihtiyacımız olduğu ortaya çıktı.
    O zaman kümeyi yeniden oluşturuyorum:

    Tam yargı = eylem + eylemi yapan + eylemi tamamlayan

    Tümce için düşünürsek,

    Tam tümce = yüklem + özne + tümleç

    Burada “tümleç” sözcüğüne dikkatinizi çekmeden geçemeyeceğim. Yapılan eylemin anlatılmasında eksik yan bırakmamak için kullanıyoruz tümleci, yargıyı tam, eksiksiz bir duruma getirmek, bütünlemek, tüm-le-mek için. Bu görevin adı, işte bu yüzden “tüm-le-ç” Türkçenin bu güzelliklerini sezdirmeden yola devam etmek de istemedim. Anlayışınıza sığınarak arada bir yapacağım bu ukalalıkları.
    Özetliyorum.
    Tümcede yalnızca üç görev var:

  • Yüklem
  • Özne
  • Tümleç

    Bir sözcük gelip tümcede yer almak istese bu üç görevden birine girebilir ancak. Somutlaştırmak için, öğrencilerime verdiğim örneği vereceğim size de. O anda çalıştığım kurum hangisiyse, oraya uyarlayarak anlatıyorum:
    Diyelim ki beni yönetimden çağırdılar. “Feyza Hanım,” dediler. “İyisiniz, hoşsunuz; ama biz artık sizinle çalışmak istemiyoruz. Yaşlandınız, verimli olamıyorsunuz. Kusura bakmayın.” Ben çalışmak zorunda olan bir insanım. Ne yapacağım? Kalkıp şuradaki pideciye gidiyor ve iş aradığımı söylüyorum. Diyorlar ki bana: “Kadınsın, elinden geliyordur, hamur yoğurabilir misin, pide yapabilir misin?” Bu, oradaki yüklem görevi. Ben de, “Kadınım; ama öyle hamur işlerinden falan anlamam.” diyorum. “Öyleyse kasaya geç, para al, fiş kes.” diyorlar. Bu da özne görevi. Bu görev yerine getirilmezse de o işyeri çalışmaz. Bu iki görev, o işyerini döndürmeye, çevirmeye yeter aslında. Hesabı alan, aynı zamanda masalara servisi de yapabilir, hamuru yoğuran, boş kaldığında içeri girip bulaşıkları da yıkayabilir. Yani o işyerinin olmazsa olmazları bu iki görevdir yalnızca. Ben bir şımarıklık içinde “Ay, ben paradan nefret ederim.” desem ve öznelik görevini de reddetsem bana ne önerecekler? Sözün burasında nedense öğrenciler bana hep bulaşıkçılığı yakıştırırlar. Bunu bildiğim için, kalan ve bana teklif edilebilecek işleri, onlardan atik davranıp kendim sıralarım. Ya “Masalara servis yap, boşları topla.” deyip garsonluk görevini ya bulaşıkları yıkama, yani bulaşıkçılık ya da ortalığı silip süpürme, paspaslama, yani temizlikçilik görevini önereceklerdir. Bunları da yapamayacağımı söylersem, “Kusura bakma hanım, sana göre işimiz yok.” deyip kapıyı göstereceklerdir. Onlara “Ben otuz yıldan fazladır öğretmenlik yapıyorum. En iyi bu işi bilirim. Hazır burada boş masalar da var; birkaç öğrenci bulup dersimi burada yapayım.” desem “Kadın herhalde aklını oynattı.” deyip telaşa kapılmazlar mı? İşte aynen böyle. Bir sözcük gelip tümcede göreve girmek istese ona da “Kardeş, hareket bildirme yeteneğin var mı? Yani, yapılan hareketi bildirebilir misin?” diye soracaklardır. Yoksa böyle bir yeteneği, yüklem görevine giremeyecek demektir. “Peki, hareketi yapanı bildirebilir misin?” diye sorduklarında yine “Hayır.” yanıtı almışlarsa özne olma şansını da yitirdi sözcük. Geriye kaldı tamamlayıcı görevler. Onları yapabiliyorsa tümleçlerden biri olma şansı doğabilir; ama onları da yapamıyorsa bana dendiği gibi, ona da “Güle güle!” denecektir. Demek ki bir sözcüğün tümcede girebileceği yalnızca üç görev vardır: Yüklem, özne, tümleç.
    Şimdi bu görevleri sırasıyla görelim:

    YÜKLEM
    Tümcede hareket bildiren sözcüğün görev adıdır.

    Pınar geldi. / Tolga gitti.

    Görüldüğü gibi altı çizili bu sözcükler eylem (fiil) soylu; oysa hep bildiğimiz gibi başka türde tümceler de var.
    “Arzu güzeldir.” dediğimizde “güzeldir” yüklem değil mi? “Güzel” sözcüğü hareket bildirmiyor ki nasıl yüklem olmuş peki? Haklısınız. “Güzel” sözcüğü hareket bildirmiyor; ama yanına aldığı o ek var ya, şu “dir” eki, onun adı ekeylem. Ama dikkat! Şimdi Türkçe düşünmenin güzelliğini göreceksiniz. “Ekeylem”, ek olarak eylem demek değil mi? O da öyle zaten. Ek olarak eylem.
    Derler ki eskiden “tur-” olan kök (şimdiki “dur-” kökü), “turur” biçimindeki geniş zaman çekiminden benzer hecelerin kaynaşmasıyla “-dur, -dür” biçiminde bir eke dönüşmüş. Ek mek; ama kökündeki durmak anlamını hâlâ taşıdığı için, yanına geldiği sözcüğe hareket anlamı kazandırıp onun yüklem olmasını sağlıyor. “Durmak” eylem midir, diye sormaya gerek yok; fizikte bile eylemdir. Biri karşınıza di-kilmişse hiç hareket etmese de durma eylemi yapmaktadır. “Arzu güzelmiş“te de öyle. Bir farkla: Buradaki eskiden (hatta bugün de) “er-” olan eylem. Önce “ir-” olmuş; sonra zaten pek kaypak bir ses olan “r”nin de düşmesiyle “i-” halini almış. Siz bakmayın bugünkü zavallı haline, kökündeki anlamı hâlâ taşımakta o. Arzu güzelmiş = Arzu güzel i-miş, Arzu güzel er-miş, Arzu güzel olma durumuna bir zamanlar ulaşmış, demek. Tıpkı “güzeldir”in “güzel güzel durur” demek olması gibi.
    Bu arada ekleri, başına kısa çizgi koyarak “-dır, -dir” gibi yazdığımı fark ettiniz; eylem kök ve gövdelerini de sonuna kısa bir çizgi koyarak “bil-, al-, ver-” gibi yazıyorum. Siz bunları “bil-mek, al-mak, ver-mek” “diye okuyun. Ben niye koymuyorum o “-mak, -mek”leri diye soracak olursanız söyleyeyim. O ekleri koyduğum anda onları adlaştırmış olurum; oysa ben sizin onları hep çıplak hallerinde görmenizi istiyorum.
    Böylece şu sonuca varmış olduk. Bir sözcük, gel-, gül-, sev- gibi bir eylemse kendiliğinden yüklem görevine girer. Başka bir deyişle şimdi kısa çizgiyle gösterdiğim yere kip ve kişi ekleri alarak eylem çekimine girdiği anda yüklem görevine girdi demektir. Peki bir sözcük adsa? O zaman da ekeylem alarak yüklem olur.

    Özetliyorum.
    İki çeşit yüklem vardır:

  • Eylem
  • Ad + ekeylem

    Buralarda bir yerde “Arzu güzel.” dediğimizde de “güzel”den, “güzeldir” demek istediğimiz aklınıza gelebilir; gelmediyse de ben, anımsatmış olayım. Doğrudur; çünkü özellikle ekeylemin 3. kişi çekimlerinde ancak kesinlik ya da olasılık anlamı vermek istediğimizde kullanırız o “-dır, -dir”leri; bunun dışındaki kullanımlarda, “Arzu güzel; Burcu çirkin.” deriz örneğin. Düşüyor mu ekeylem, ne oluyor? Bunun ayrıntılı yanıtını daha sonraya saklayıp şimdi bir ukalalık yapayım:
    “This a book” deseniz İngilizce bilen hiç kimse bunu tümce saymaz. İlle “This is a book.” demelisiniz. Ukalalıktan ölen olmamıştır, devam. Fransızcada aynı anlamı “C’est un livre.”, Almancada “Das ist ein Buch”, İtalyancada “Questo e uno libro.”, Hollandaca “Dit is een boek.” diye vermek zorundasınız. Peki, biz Türkçede bunu “Bu bir kitap” diye söylediğimizde kimse, “Bir dakika! Oraya “-tır” koymadın, bunun bir tümce olduğunu nereden bileceğim?” demez. Bu bizim üstün zekâmızdan, yüksek anlama kapasitemizden çok, Türkçenin 3. kişi çekimlerini eksiz yapmasından kaynaklanır; ama dediğim gibi, geniş açıklama, “ekeylem” konusunu anlattığımda.

    Yüklemin Özellikleri
    1. Yüklem, tümcenin “olmazsa olmaz”ı, vazgeçilmez öğesidir. O kadar vazgeçilmezdir ki hemen “Yüklemsiz tümce olmaz.” diye baba bir kural daha koyabiliriz buraya. “Hiç mi olmaz?” diye sorabilirsiniz. Çünkü bütün dillerde bir kural verildiği zaman, hemen arkasından o kurala uymayan kullanımlar sıralanır; öyle ki kuraldışı kullanımlar kuralın kendisinden daha yaygın bile olabilir. Bilenler, Fransızcadaki “verbe irregulier”leri anımsayacaklardır. Hoş, İngilizcede de kuralsız eylemler kocaman bir ezber listesi oluşturur; ama Fransızcadakiler listeden öte, bir kitapçıktır. Kendimizi aşağılamayı hüner sayanların diline pelesenk olmuş sözlerden birini alıp çürütmenin tam sırası şimdi. “Türkçe değil mi? Lastik gibi, nereye çeksen oraya gider.” Ne çok duyduk bu sözü, değil mi? Oysa, sanılanın tersine Türkçe, çok sağlam kuralları olan bir dildir ve istediğiniz kadar çekin, kurallarının dışına pek çıkaramazsınız.
    Peki, “yüklemsiz tümce” meselesi nedir?
    Yüklemi bulunmayan tümceye, önemli bir yanının eksik kaldığını belirtmek için “eksiltili” tümce denir. Eksiltili tümce, herhangi bir öğesi eksik tümce değil, yüklemi bulunmayan tümcedir. Bu tümcelerin sonuna üç nokta (…) konmasının nedeni de bu eksikliği, yargının en önemli öğesinin, yüklemin eksikliğini vurgulamak içindir. Öyleyse bir şairin, kimi dizeleri, okuruna tamamlatmak için eksiltili tümcelerle kurması doğaldır; ama kimi edebiyatçıların ve köşe yazarlarının, yazdıklarını pek dokunaklı bulup hemen her tümcenin sonuna üç nokta koyması yanlıştır. Kendisine verilen köşeyi her gün nasıl dolduracağını bilemeyip her tümceden sonra satır başı yapıp bütün tümceleri paragraf saymak kadar yanlıştır.
    Ayrıca, daha etkili olsun diye yüklemsiz bırakılan tümceler, etki bir yana, hesaba katılmayan anlamların doğmasına yol açabilir. Adını vermeyeyim, bir deterjan firması “Bir yıkamada daha çok inatçı leke…” sloganıyla yapıyordu reklamını. Bu, eksiltili tümce falan değil, yüklem eksikliği, hatta yüklem eksikliğinden kaynaklanan anlatım bozukluğudur. Daha çok inatçı leke, bir yıkamada… Eee? Ne olacakmış? Bu reklamdan her yıkamada inatçı lekelerimizin artacağı anlamını çıkarırsak kimse bize kızamaz.
    Adın sonuna ekeylem konmaması, tümceyi “eksiltili” yapmaz. “Çok hoş bir insan o.” tümcesi eksiltili değil, yalnızca ekeylemsiz bir ad tümcesidir. Çünkü, ekeylem 3. kişi çekimindeki “-dır, -dir” eki, kesinlik ya da olasılık anlamı katma isteği dışında zaten pek kullanılmaz. (Buna yukarıda biraz değinmiş; ayrıntılı anlatımını ekeylem konusuna bırakmıştım.)
    2. Yüklem, öylesine önemli bir öğedir ki tümcede vurgulanmak istenen öğeyi ona yaklaştırmak yeter. O yaklaştırılan öğe, yüklemin öneminden yararlanır ve öne çıkar. Yani, yükleme en yakın sözcük, o tümcede asıl vurgulanan kavramdır; yüklem o kavram yönünden güçlenir. Şöyle somutlaştırayım: Her gün sokakta rastladığımız kısa boylu, bıyıklı, gözlüklü bir adam, kimsenin dikkatini çekmezken dönemin başbakanı ile yan yana göründüğü anda, dikkatlerin hemen onun üstünde yoğunlaşması gibi. İşte böyle düşünelim. Herhangi bir sözcük… Tek başınayken de elbette önemli, anlamlı; ama yüklemin yanında yer aldığında yüklemin öneminden ötürü daha da önem kazanıyor. Bir de yüklem açısından bakalım. Yüklem, salt önem kazandırmak için mi yanına almıştır o sözcüğü? Başbakanın o kısa boylu, bıyıklı, gözlüklü adamla bir işi olmasa onu yanında dolaştırır mı? Evet, yüklemin de o sözcüğe bir yönden gereksinmesi var ki onu yanına almış.
    “Aynur dün okulda seni aradı.” gibi bir tümcede “seni” sözcüğü vurgulanmış durumda. Tümceyi böyle kurduğumuz zaman, “başkasını değil, seni” anlamını öne çıkarmış oluruz. Eğer “zaman” kavramını vurgulamak isteseydik “dün” sözcüğünü (Aynur okulda seni dün aradı.); “yer” kavramını vurgulamak isteseydik “okulda” sözcüğünü (Aynur seni dün okulda aradı.); “kişi” kavramını vurgulamak için “Aynur”u (Dün okulda seni Aynur aradı.) yükleme yaklaştırmak yeterliydi.
    Devrik tümcelerde bu durum daha da ilginçleşir. Devrik tümcede yüklem ortalarda bir yerde olduğu için, pek çok kavramın vurgulanma olanağı doğar. Yani, “Dün, okulda aradı seni Aynur.” desek neredeyse bütün öğeleri vurgulanan bir tümce kurmuş oluruz. “Neredeyse”; çünkü “dün” sözcüğü, kendisinden sonra gelen duraksama nedeniyle vurgulu; diziliş nedeniyle değil, öteki sözcüklere bakalım: “Okulda” ve “seni” yükleme eşit derecede yakın olduğu için vurgulanmış olur. (Tanımlarken “yüklemden önceki sözcük” demeyip “yükleme en yakın sözcük” demeye özen gösterdiğimize dikkatinizi çekerim. Yüklemin iki yanındaki sözcük, yükleme elbette eşit uzaklıktadır; ikisi de eşit derecede vurgulanır.) Peki “Aynur” niye vurgulu? “Aynur” da aslında yüklemin tapulu malı olan “en son”a gelip kurulduğu için vurgulu. Bu “en son” meselesinde de biraz gevezelik etmeme izin verir misiniz? Dillerin, o dili kullanan insanların karakteristik özelliklerini taşıdığı yolunda birtakım iddialar duymuşsunuzdur. İşte bu iddiaları kanıtlayan bir özellik gibi gelir bana yüklemin en sonda yer alması. Biz Türkler, kendimizce önemli olan şeyleri sona saklamaktan hoşlanmaz mıyız? Söylenecek en etkili lafın sona saklanmasını da bu kapsamda düşünüyorum; tabaktaki en lezzetli lokmanın sona saklanmasını da. Yüklem niye sondadır Türkçede? Çünkü Türkler en önem verdikleri şeyleri sona bırakmaktan hoşlanırlar. Vergi ödemelerinin son gününde oluşan kuyrukları anımsadığımızda, bu erteleme ve sona bırakma eğiliminin hoşlanmayla sınırlandırılamayacağını bile düşünebiliriz.
    Vurgu konusuna dönecek olursak, konuşmada başkaca vurgular ses yoluyla elbette yapılabilir; ancak yazılı anlatımda devrik tümcenin sağladığı bu, pek çok kavramı vurgulama olanağı, yazılanı yaşama yaklaştıran, ona yaşamın sıcaklığını, canlılığını kazandıran önemli bir olanaktır. Nurullah Ataç, “Yüklemi en sona koymak, can evinden vurmaktır Türkçeyi.” derken yanılmıyordu. “Özne + tümleçler + yüklem” biçiminde art arda getirilen tümceler anlatıma bir tekdüzelik, hatta mekanik bir kurgu kuruluğu katar.
    Bu kapsamda biçem (üslup) konusuna değinme şansımızı da değerlendirelim. Eğer yaşamı yansıtması istenen kurmaca bir metin söz konusuysa farkında olarak ya da olmayarak devrik tümceleri yeğleyebiliriz: “Mevsimler geçti aradan. Kadın kocasını özlüyordu deliler gibi. Aylarca, yıllarca beklediği haber gelmiyordu bir türlü.” Oysa, resmi, ciddi, asık suratlı bir metin yazacaksak devrik tümce çok yakışıksız kaçar. Sözgelimi, bitirdiğiniz okula bir dilekçe yazıyorsunuz. “Geçen yıl bitirmiştim okulunuzu ben.” diye başladığınız bir dilekçenin, alay ettiğiniz sanılarak çöpü boylaması olasılığı inanın ki çok yüksektir. Dilekçenin ciddiyetini ancak kurallı tümcelerle verebilirsiniz.     “Buraya gel.” tümcesiyle, “Gel buraya.” tümcesinin aynı anlam yükünü taşıdığını söyleyebilir misiniz?
    Gülten Akın‘ın bir şiir kitabının adı geliyor aklıma. Yalnız anlamıyla değil, sözcüklerin sıralanışıyla da bana hep bir başkaldırı duygusu veren bir söyleyiş: “Kestim Kara Saçlarımı”. “Kara” sözcüğünün ses ve anlam değerini de hesaba katarak, onu değiştirdiğimde aynı anlamı şu dizilişte asla bulamıyorum. Siz buluyor musunuz? “Siyah Saçlarımı Kestim”
    3. Her sözcük yüklem görevine girebilir. Aristo’nun doğayı “varlık” ve “hareket” diye ikiye ayırmasından kalkarak Türkçede yalnızca iki tür sözcük bulunduğunu pek çok kez söyleyeceğim size. “Varlık”ın dildeki karşılığı AD (isim), “hareket”in dildeki karşılığı ise EYLEM (fiil)dir. Öyleyse yüklem görevine girebileceğini söylediğimiz “her sözcük”ün kapsamında pek çok tür değil, yalnızca iki tür yer alıyor. Yani diyoruz ki bir sözcük ya addır ya eylem. Türkçede ad ve eylem dışında TÜR kapsamına sokacağımız başka bir sözcük yoktur. Öyleyse, şunu sorgulayacağız: Eylem, yüklem görevine girer mi? Evet, her çekimli eylem yüklemdir. Eylemler, hareketi karşılayan sözcükler olduğuna göre doğallıkla girer yüklem görevine. Peki ad? Onu da daha önce söylemiştik. Ad da ekeylem alarak yüklem olur. Eylemler de adlar da yüklem olabildiğine, herhangi bir sözcük de ad ya da eylem olmak zorunda bulunduğuna göre, bütün sözcükler yüklem olabilir miymiş? Evet.
    Kimi karşı çıkışlara hazırlıklı olmak için ben sorayım: “Ve” sözcüğü bağlaçtır; o da mı yüklem olabilir? Yanıt: Bağlaç, görevin adıdır. Tür olarak bu sözcük de addır; bütün adlar gibi ekeylem alarak yüklem görevine girebilmelidir ve zaten girer:

    Türkçede en çok kullanılan bağlaç ‘ve’dir.

    Bu tümcenin yüklemi: “ve’dir”. Yani?
    Ve = ad
    Dir = ekeylem
    Bildiğimiz formül: Ad + ekeylem
    “Alfabenin ilk harfi A’dır.” tümcesinin yüklemi nedir? “A’dır”. Böyle yüklem olur mu? Evet. “A” nedir? Bir harfin adı yani. AD. Öyleyse yüklem yine “ad + ekeylem”.

    Uyarı: Yüklem, çekimli bir eylem olabilir. Başka bir deyişle her çekimli eylem yüklemdir; her yüklem de tümcedir. Ancak adlar da yüklem görevine girebilir. Bu durumda ad, kendisini belirten, niteleyen sözcüklerin hiçbirinden ayrılamaz. “Bugün seni iyi gördüm.” tümcesinde yüklem, yalnızca “gördüm” sözcüğüdür; ama “inanılmaz güzellikte, harika bir pazar günüydü.” tümcesinin tamamı yüklemdir. “Bu bina, bir yangında epeyce hasar gördükten sonra aslına bağlı kalınarak yeniden yapılmaya çalışılan tarihi bir köşktür.” tümcesinin yüklemi nedir peki? Yalnızca denemek için soruyorum. Bildiniz: “bir yangında epeyce hasar gördükten sonra aslına bağlı kalınarak yeniden yapılmaya çalışılan tarihi bir köşktür”. Peki şunun? “Yalı, rüzgârlı havalarda köpüklü dalgalarla kucaklaşan serin, kuytu bir sahildeydi.”
    Burada yanlış bir eğilime değinmekte yarar var. Bu yanlış eğilim, deyimlerin bölünemeyeceği ve yüklem görevine girdiğinde bütün olarak alınması gerektiği yolundaki saplantıdır. Belki deyim olarak “etekleri zil çalmak”, “göz gezdirmek”, “burun kıvırmak” ve benzeri deyimlerden başkası düşünülmediği için, deyim kalıbının bozulmaması gerektiği sanılmıştır; oysa her öğesi yerli yerinde, tam bir tümce olan deyimler de vardır, örneğin, “Atı alan Üsküdar’ı geçti.”, bir deyimdir. Bu da mı bütünüyle yüklem olarak alınacak? Kaldı ki deyim, bağımsız bir dil birimi değildir; başka sözcüklerle de ilişki içindedir. “Etekleri zil çalmak” deyimini “Kadının etekleri zil çalıyordu.” gibi bir tümcede kullansak ve “etekleri zil çalıyordu’yu yüklem olarak alsak “kadının” sözcüğü açıkta kalır. Bu bir tamlayandır ve tamlayan, tamamladığı sözcükten / sözcüklerden koparak asla bağımsız bir öğe olmaz. Yüklem, ancak yüklem durumundaki eylemin bileşik eylem olması durumunda birden çok sözcük olabilir. “Bu soğuklar çocuğu hasta etti.” tümcesinde yüklem elbette “etti” değil, “hasta etti”dir; çünkü “hasta etmek” bileşik eylemdir. Ama, “Heyecandan içi içine sığmıyor.” tümcesini, deyimi bölmeden öğelerine ayırmaya kalkışsak nasıl çapraşık bir durum çıkacak karşımıza, bir düşünün. Deyim, “içi içine sığmamak”. Bunu bölmemeye çalışan kişi, ne diyecek?: “içi içine sığmıyordu, yüklem.” Sonra? Özne ne? Oysa bir tümceyi öğelere ayırma işi, anlamdan yola çıkmayı gerektirmez. Tümüyle biçimsel bir şey yapıyoruz burada. Yani? “Heyecandan içi içine sığmıyor.” tümcesinde yüklem “sığmıyor”, özne de “içi” sözcüğüdür. “Heyecandan” sözcüğünün belirteç (zarf) tümleci, “içine” sözcüğünün dolaylı tümleç olduğunu söylemiyorum; çünkü tümleçleri henüz görmedik!

    ÖZNE
    Özne yüklemin bildirdiği eylemi yapan sözcüğün / sözün görev adıdır. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi özne, etkin bir görevin adıdır, bir iş yapar özne. Diyeceksiniz ki bütün özneler öyle değil. Haklısınız.
    “Burak geldi.” tümcesinde “Burak” öznedir; çünkü yüklemin bildirdiği “gel-” eylemini yapmıştır. Peki, “Cam kırıldı.” tümcesindeki “cam” özne değil mi? O ne iş yapıyor? “Kırıl!” diye bir emir almış da bu eylemi mi gerçekleştirmiş? Hayır, öyle olmamış, ilk tümcedeki “Burak” gerçek bir öznedir de ikincideki “cam” gerçek bir özne değildir. Sahte bir öznedir. İşte ikinci öznenin bu sahteliğini vurgulamak için bu türdeki öznelere sözde özne dendiğini söyleyelim. Neden öyle dendiğini açıklamayı ise şimdilik erteleyelim.
    Yüklemi bulmak için herhangi bir öğeye herhangi bir soru sorulmaz. Yüklemi bulmak zorundayız. Zaten orada bir tümcenin varlığını sezinliyorsak yüklemi fark ediyoruz demektir. Ayrıca, yüklemi tümcenin patronu gibi düşünmek de kafamızı rahatlatır. Tümcenin patronudur; çünkü bütün öbür öğeler, yapacakları işleri ona göre belirler ve zaten “öğeler” dediğimizde, sözcük ya da sözlerin “yükleme göre” girdikleri görevleri söylemiş oluruz.
    Yargının oluşması için gereken iki temel öğeden birinin yüklem, ötekinin özne olduğunu biliyoruz. Görev adı olarak “özne” sözcüğü, sanırım, “Öz” sözcüğünün çağrışımına uygun olarak, eylemi yapanın çoğu kez insan olduğu düşünülerek verilmiş. Okullarımızda özneyi bulmak için “Kim?” ve “Ne?” sorularının sorulması öğretilir ya, daha işin başında yanlışa düşmeyi hazırlayan bir tuzaktır bu. Bir kez “Kim?” sorusunu bütün varlıklar için soramazsınız. Öznenin insan olmadığı durumlarda “Who?” diye sordururlar mı İngilizcede? Özne insansa “Kim?” diye sorabilirsiniz; ama özne insan değilse “Ne?” diye sormak anlamsız kaçmaz mı? “Vazo düştü.” diyor mesela biri; ben “Kim?” diye soruyorum. “Aptal mısın kardeşim?” demez mi bana? “Ortada ‘kim’lik bir durum yok.”
    Demek ki neymiş?
    Özne insansa KİM?
    Özne insan değilse?
    “NE?” dediğinizi duyar gibiyim. İşte burada bir rota düzeltmesi yapacağız. Kuru kuru “Ne?” diye sorduğumuz zaman bir tümcede kimi zaman iki farklı öğenin de yanıt verdiği görülür, işte bu karışıklıktan kurtulmak için, özneyi bulmak istediğimizde soruyu,
    “… -an / -en NE?” biçiminde sormaya dilimizi alıştırmalıyız. Bu soru kalıbında “…” ile gösterdiğim yere, yüklemdeki eylemin kökü getirilecek. “Düş- en ne?”, “piş- en ne?” gibi. “Kim”li soruyu bile böyle sormanın hiçbir sakıncası yok. Ad tümcelerini de kapsasın diye “Olan ne?” biçiminde de sorabileceğimizi söyleyip geçeyim; ama unutmayın: Hiçbir zaman yalnızca “Kim?” ve “Ne?” diye sormak yok. Söz mü?

    Öznenin Özellikleri
    1. Yüklem için yazdığımız son özelliği özneyle ilgili sorarak başlayalım. Her sözcük özne görevine girebilir mi? Hayır. Özne, bir işi yapanı bildirir. Bir işi yapan nedir? Ya bir insan ya da insan dışında başka bir varlık, değil mi? “Varlık”in dildeki karşılığının AD olduğunu biliyoruz. Öyleyse hangi sözcükler özne görevine girebilir? Adlar! Bakın ne kolay oldu. Ezber olmayan bilgi budur. Akıl yürüterek bütün öğretmen arkadaşlarım öğrencilerine buldurabilirler bunu. Bir kez daha deneyelim mi? Dil, temelde doğayı adlandırma çabasıdır. Doğada birbirine dönüşemeyen iki şey vardır: Varlık ve hareket. Türkçede de yalnızca iki tür sözcük vardır demiştik. ” Varlık”ı karşılamak üzere AD, hareketi karşılamak üzere EYLEM. Bir hareket, ancak bir varlık tarafından yapıldığında ortaya çıkar. Demek özne görevine ancak bir hareketi yapabilme yeteneğine sahip olan “varlık”ın karşılığı sözcükler, yani adlar girebilir. Zaten söz konusu hareketi yapmamış olduğu halde özne olarak karşımıza çıkan sözcüklere “sözde özne” denmesinin nedeni, bu öznenin gerçek bir özne olmadığını, “sahte” olduğunu vurgulamak değil miydi?
    Adın olmadığı yerde işimize yarayacak bir sözcük var, kendisini, ayrıntılarıyla daha sonra göreceğiz ve “adın avukatı” diye tanımlayacağız o zaman. Nedir bu sözcük? Adıl (zamir).
    Özetliyorum: Her sözcük özne olmaz. Bir sözcüğün özne görevine girmesi için ad ya da adıl olması gerekir.
    2. Özne yalnızca iyelik eki ve çoğul eki alabilir; bu iki ekin dışında ek almaz. Çünkü ad durum ekleri, adı, bir başka kavramla ilişkiye sokar; oysa özne yalın durumdadır. Yalın durum, ilişkisizlik durumu demektir. Yani “evin, eve, evde, evden” gibi sözcükler asla özne görevinde olmaz. Özne bulurken bu eklerden birini almış sözcükleri kolayca eleyebilirsiniz. Özne, yalnızca iyelik ve çoğul eki alabilir dedik. Çoğul eki, bilindiği gibi “-lar / -ler”dir; iyelik ekleri ise sahiplik, aitlik bildiren ve (eyleme asla sahip olunamayacağı; ancak varlıklara sahip olunabileceğine göre) yalnızca adların alabileceği eklerdir. (Bu ekleri hemen bu konunun sonunda anlatacağım zaten. Öğretmen arkadaşlarımın da böyle yapmalarını öneririm. Pek çok yararını göreceklerdir. ) Özetle özne yalın durumdadır; ancak üç çeşit yalın durum vardır. “Ev” sözcüğü üstünde örneklendireyim:

  • Eksiz yalın durum: Ev çok güzeldi.
  • İyelik ekli yalın durum: Evim çok güzeldi.
  • Çoğul ekli yalın durum: Evler çok güzeldi.

    3. “Gizli özne” diye bir terim duymuş olanlar için bunun ne olduğunu da burada söyleyelim ki “sözde özne”, “gizli özne” gibi sözler birbirine karışmasın. Aslında pek gizli kapaklı bir durum yok ortada. Eylem çekimindeki kişi eki, eylemin kim tarafından yapıldığını da bildirdiği için, çoğu kez ayrıca bir özne kullanmaya gerek duymayız.
    “Bugün erken geldin.” tümcesinde özne, altı çizilip belirtilecek ayrı bir sözcük değildir; ama eylemin kim tarafından yapıldığı, “geldin” yüklemindeki “n”den bellidir, ilkokuldan beri bu tümcelerin öğelerini bulurken tümcenin başına yatık bir çizgi çekip “sen” diye yazdıktan sonra altına “G.Ö.” koymak âdettir. “Bu özne gizli; ama benden kaçmaz. Gerekirse hafiyelik yapar bulurum.” der gibidir öğrenci.
    4. özneden sonra virgül konur. Bu noktalama kuralının burada ne işi var, diye düşünebilirsiniz. Şiar Yalçın, “Bilmem niçin her özneden sonra otomatikman virgül koymak âdet oldu?” diye soruyordu bir yazısında. Türkçe “Off’ta açıklamıştım neden özneden sonra virgül koymak gerektiğini; ama şimdi söylemeden geçmek olmaz. Algılamayı kolaylaştırmak için koyarız özneden sonraki virgülü. Türkçede (en azından kurallı tümcelerde) özne başta, yüklem sonda bulunduğu için, bütün tümleçler bu ikisinin arasına girer. Oysa yargı, tümleçlerle tamamlanır (bütünlenir = tüm-le-n-i-r); ama, özne ve yüklemle oluşur. Demek ki beynin önce özneyi ve yüklemi algılaması gerekir.
    “I went…” diye başlayan İngilizce tümcede, sözü söyleyenin gittiği daha tümcenin başında belli olmuştur; daha sonra gelecek öğelerle bu yargı tamamlanacaktır. Ne zaman, neyle, niçin, nereden, nereye gittiği (Tümünün söylenmesi gerekmez elbette, yargı hangi yönlerden tamamlanmayı gerektiriyorsa o yönlerden tamamlanır.) söylendiğinde tümleçler eklenmiştir. Oysa Türkçede baştaki özneden sonra yargıyı oluşturacak yüklemin gelmesine kadar bütün tümleçler girer araya. “Zavallı yaşlı kadın…” diye başladığım bir tümceyi düşünelim. Tümcenin devamında “bütün gün kendisini görmeye gelecek oğlunu bekledikten, doktorların vizitelerini bitirip odalarına dönmelerini fırsat bilerek, başına doladığı tülbenti çözüp saçlarını açtıktan sonra. ..” Daha da uzatabilirim. Ne olmuş? “Zavallı yaşlı kadın” ne yaptı? Yüklemi koyuncaya kadar bunu anlayamazsınız. İşte özneden sonra konan virgül, hem beyne, yükleme gelinceye kadar akılda tutulabilmesi için, özneyi kaydetme süresi tanır hem de olası yanlış anlamaları önler .Yanlış anlama olasılıklarını göstermek için de “Zavallı kadın doktoru arıyordu.” gibi bir tümceyi düşünelim şimdi.

    “Zavallı, kadın doktoru arıyordu.” mu?
    “Zavallı kadın, doktoru arıyordu.” mu?
    “(O), zavallı kadın doktoru arıyordu.” mu?

    Öyle ya bir üçüncü kişi var belki ve “zavallı kadın doktoru” o arıyor. Kim bilebilir?
    Ayrıca Türkçede uzun tümcelerin geç ve güç anlaşılmasının nedeni budur. Uzun tümce kurmakla övünen kimi yazarlarımızın Türkçenin bu özelliğinden haberleri olmadığı rahatça söylenebilir. Uzun tümce kurmak isteyen yazar, kendisinin bu konuda ilk olduğunu, onun kadar uzun tümceler kuranın bulunmadığını söylemeden önce, Divan edebiyatı döneminde bitmeyen tümceler kurulduğunu; ancak o “münşi”lerin bir şey anlatmak gibi bir dertlerinin bulunmadığını öğrense iyi olur. Yok, ille de uzun tümce kuracaksa kendi içinde bağımsız, kısa kısa tümceleri birbirine ekleyerek uzatmasının en akıllıca yol olduğunu da bu arada anımsatalım. Sonuç: “Görmüştür” diye biten uzun bir tümcede, görenin kim olduğunu bulmak için yeniden tümcenin başına dönülmek istenmiyorsa o küçücük virgülü esirgememeli özneden.

    İYELİK EKLERİ
    Özne ve yüklemi anlatırken iyelik eklerini bu araya sıkıştırmam, yılların öğretmeni olan pek çok arkadaşımı rahatsız edecek, biliyorum. Belli bir sıra ile gitmeye alışık oldukları için, o sıranın bozulmasına sinirlenecekler. Nedir? “İsimler” diye bir başlık atılacak, özel isim, cins ismi burada verilecek; “ekler” diye başlık atıldığında çekim ekleri kapsamında anlatılacak iyelik ekleri. Şimdi burada ne işi var?
    Birkaç yarar gözetiyorum bundan. O kalıplar, ezberi çok destekleyen şeyler. Sıralamanın düzgün olmasından çok, öğretilenin işe yaraması önemliyse ki herhalde öyledir, bu işlevsel bir yöntem, bana güvenin. Bir kere, öğeyi tek sözcük olarak bulma eğilimindeki öğrencinin bunu alışkanlık haline getirmesini önler. Ondan daha önemlisi, Türkçenin temel işleyiş yollarından biri olan ad tamlamalarının, yolun başındayken, temelden kavranmasını sağlar.
    “İye” sözcüğü, bulmaca meraklıları bilir, “eski Türkçede sahiplik bildiren bir sözcük” diye çok sorulur. “İyelik ekleri”, sahiplik, aitlik bildiren eklerdir. Peki neye sahip olunur? Eyleme sahip olunamaz. Ben şimdi kalkıp size, “Arkadaşlar, konuşma eylemi benimdir. Lütfen, çok rica edeceğim, bundan sonra kimse bu eylemi kullanmasın.” diyebilir miyim? Eylemin sahibi olmaz, yapanı olur; çünkü hareket, biri tarafından yapılır yalnız. Ayrıca eylemi yapanı bildiren ekler iyelik ekleri değil, kişi (şahıs) ekleridir. Biz, varlıklara sahip olabiliriz ancak. Varlığın dildeki karşılığı ad olduğuna göre, iyelik eklerini alacak sözcükler adlardır.
    Bütün dillerdeki ortak “kişi” kavramı üstünde de biraz duralım. 1. kişi, daima konuşan kişidir. Tersten de söyleyeyim, kim konuşuyorsa 1. kişi odur. Ne demişler, “Önce can, sonra canan”, öyleyse “1. kişi daima insandır.” da diyebilir miyiz? Deriz; çünkü bilinçli bir konuşma, bilebildiğimiz kadarıyla, hâlâ yalnızca insanlara özgüdür.
    2. kişi de insandır. 2. kişinin özelliği “dinleyen” olması. Burada, bilinçli bir dinlemeden söz ediyoruz. Yoksa duvara konuşsak o da bizi dinler; ama söz sırası kendisine geldiğinde yanıtlayabilecek birini arıyorsak bu, ancak insan olabilir.
    Peki ya 3. kişi? İşte onun her zaman insan olması gerekmez. İki kişinin karşılıklı oturmuş konuşuyorken ille de bir insandan söz etmek durumunda olmamaları gibi. Öyleyse 3. kişi, insan olabildiği gibi, insan dışında herhangi bir varlık da olabilir.
    Şimdi buraya çizmeye de çalışayım kişileri:

    Görüldüğü gibi, ünlüyle biten sözcüklere doğrudan doğruya (ma-sa-m, sevgi-m / sevgi-n) getirilen iyelik ekleri, ünsüzle biten sözcüklere, araya yardımcı bir ses alarak (kalem-i-m, göz-ü-m / göz-ü-n) getirilir. Başka bir deyişle iyelik eki “-im, -im” değil, yalnızca “-m, -n“dir. Araya giren “-ı-, -i-, -u-, -ü-” sesleri, “yardımcı ünlü” ya da “koruyucu ünlü” diye adlandırılacakken, ilkokuldan beri hepimize “kaynaştırma harfi” diye öğretildi, önemli sayılmayabilir; ama bu adlandırmanın, yani buradaki şu “-ı-, -i-” seslerine “kaynaştırma harfi” denmesinin neden yanlış olduğuna (büyükçe bir ayraç açıp) burada değinsek iyi olur.
    Dil, harflerden değil, seslerden oluşur. Harf, sesin yazıdaki işaretidir. Bütün dillerde ortak sesler vardır; ama bunlar, alfabe sistemine göre başka başka harflerle gösterilebilir. Hatta Türkçenin hep aynı olan sesleri de değişik dönemlerde (Göktürk, Uygur, Arap, Latin başta olmak üzere pek çok alfabede) değişik harflerle gösterilmiştir. Öyleyse dilsel bir birim söz konusuysa bu “ses”tir, harf değil;”… harfi” değil, “… sesi”. “Kaynaştırma” meselesine gelince, bu seslerin işlevi, kaynaştırmak değil, tam tersine kaynaştırmamak, sözcüğün kendi sesleriyle ekteki seslerin birbirine kaynamasını önlemek; yan yana bulunmalarına yardımcı olmaktır. O yüzden bu seslere “kaynaştırma harfi / sesi” yerine “yardımcı ses” ya da “koruyucu ses” denmesi uygun olur. Bunların da “ünlü” ya da “ünsüz” olmalarına göre, “yardımcı (koruyucu) ünlü”, “yardımcı (koruyucu) ünsüz” diye adlandırılmaları en doğrusu. Buradaki “ün”ün “şöhret”le ilgisi bulunmadığını belirtmeye gerek yok, değil mi? Anadolu’da “seslenmek” anlamında hâlâ kullanılan “ünlemek”teki “ün” bu, yani ses.
    Yardımcı (ya da koruyucu) ünlü, “-ı-, -i-, -u-, -ü-”dür; yardımcı (koruyucu) ünsüz ise “-n-” ve “-y-”. Oysa daha ilkokulun ilk sınıflarındayken “Yaşasın” diye bir sözcük ezberletilmişti bize. (Ezberci eğitime karşıyız ya! Okula başladığımız anda ezbere de başlarız.) Yardımcı ünsüzleri belletmek içindi o “Yaşasın”. Yani, “-y-, -ş-, -s-, -n-” olmak üzere dört tane yardımcı ünsüz varmış. Peki, ben niye “-s-” ve “-ş-”yi yardımcı ünsüz saymıyorum. Ya da şöyle sorayım: Ne olmuş da “-s-” ve “-ş-” de karışmış yardımcı ünsüzlerin arasına? Üçüncü kişi iyelik eki yalnızca “-ı, -i” sanılmış; “s”nin karışma nedeni bu! “Kalem-i” derken “-i” pekâlâ yetiyorsa 3. kişi iyelik anlamını vermeye, “masası” derken de yetmeli diye düşünülmüş. Yani şöyle ayrılmış sözcük: “Masa-s-ı”. Buradaki “-ı”, iyelik eki; “-s-” ne? O da olsa olsa yardımcı sestir (ya da onların adlandırmasıyla “kaynaştırma harfi”) denmiş olmalı. Oysa üçüncü kişi iyelik eki dışında “s”nin yardımcı ses gibi karşımıza çıktığı hiçbir durum yoktur. Bilimde tek örnek, kural koymaya yetmezse dilbilimde de yetmez. Demek, üçüncü kişi iyelik eki “-ı, -i” olabildiği gibi -sı, -si” de olur. Öteki yaramaz sese, “ş”ye gelince, onun yardımcı ses sanılmasına da üleştirme ekleri neden olmuş. “Üç-er”, “beş-er” sözcüklerindeki “-er” ekinin, “yedi”ye gelince “-şer” olması yanıltmış ve aradaki “ş”nin yardımcı ünsüz olduğu sanılmış. Oysa bu da “beş-er” sözcüğünün hecelerine bölünürken “be / şer” diye bölünmesinden kaynaklanan bir yanlış anlama olmalı! Söylemeye gerek yok, “ş”nin de bu söylediğim dışında yardımcı ünsüz gibi göründüğü hiçbir durum yoktur; tek örnek genelleme yapmaya yetmez. Öyleyse, “-ş-” ve “-s-” diye yardımcı ünsüz yoktur, diye karara bağlayalım söylediklerimizi ve dönelim iyelik eklerine.
    Tekillerini yukarıya yazdık; ya çoğulları?

masa-mız    kalem-i-miz
masa-nız    kalem-i-niz
masa-ları    kalem-leri

Öyleyse, adlara getirilen, aitlik / sahiplik bildiren iyelik ekleri şunlar:

    1. kişi iyelik eki: -m
    2. kişi iyelik eki: -n
    3. kişi iyelik eki: -ı,-i; -sı,-si

    1. çoğul kişi iyelik eki: -mız, -miz
    2. çoğul kişi iyelik eki: -nız,-niz
    3. çoğul kişi iyelik eki: -ları, -leri

    İlk üçlü için “tekil” sözcüğünü kullanmadım; çünkü ikinci üçlü için “çoğul” diyecektim zaten. Yalnızca iki şey varsa, birini belirtiyorsanız, ötekini belirtmeye gerek var mı? Sözü buraya getirdiğimde, Türkçenin gereksiz sözcük istememe özelliğini vurgulayarak anlattıktan sonra, ukalalığımı azıcık bağışlatmak için sözü şu fıkrayla bağlarım genellikle. Size de bağışlatmam gerekiyor ukalalığımı. Temel’in karısı doğum yapmış; Temel de koşa koşa kahveye gidip, “Çocuğum oldu.” diye müjdeyi vermiş arkadaşlarına. “Oğlan mıdır?” (Hatta “midur”) diye sormuşlar. “Yok, değildur.” demiş Temel. “Öyleyse kızın oldu, gözün aydın.” dediklerinde de Temel hayretlere düşmüş: “Uy, nerden bildunuz?” Bizimki de o hesap. Biri çoğulsa, ondan farklı olan öteki tekil olacak. Bunu söylemeye gerek yok ki!
    Aitlik / sahiplik arasındaki anlam farkı üzerinde de biraz durduktan sonra yolumuza devam edelim.     1. ve 2. kişilerde zaten sorun yoktur: “Dergi-m” diyen kişi bir insandır ve derginin sahibi olduğunu söylemektedir. “Dergi-n” dendiğinde de öyle. Konuşan kişi, bu derginin sahibinin, karşısındaki kişi olduğunu söylemektedir. 3. kişiye geldiğimizde işler çatallaşır. “Der-gi-si” sözcüğünün sonundaki “-si” iyelik eki olmasına iyelik ekidir de aitlik mi, sahiplik mi bildirmektedir? “Aysel-in dergi-si” denmişse “sahiplik”, “çocuk dergi-si” dendiğinde ise aitlik bildirir. “Aysel”, derginin sahibidir; ama “çocuk” sahibi değildir; dergiyle ilişkilendirilen kavramdır; derginin ait olduğu, ilişkili olduğu kavram.
    Öyleyse, birinci ve ikinci kişiye getirilince sorun çıkarmayan iyelik ekleri, üçüncü kişide bir belirsizlik yaratır. “Dergi-m” dendiğinde, derginin sahibinin sözü söyleyen, “dergi-n” dendiğinde sözün söylendiği kişi olduğu anlaşılıyordu; ama “dergi-si” dendiğinde bu dergi, orada bulunmayan bir üçüncü kişiye mi aittir; yoksa dergi ile arasında ilişki kurulan, insan dışında, başka bir varlık mı vardır? Bu durum, belirlemede bir eksik bırakır ve işte ad tamlamaları bu eksiği gidermek, eksiği tamamlamak amacıyla kurulur. Adının “tamamlama, tam hale getirme” anlamında “tam-la-ma” olması da bundan!
    İstanbul’un en gözde okullarında 30 yıl edebiyat öğretmenliği yapmış bir arkadaşım, öğrencilerle arasındaki bir tartışmayı karara bağlamak için, telefon edip sormuştu bir gün. Tamlanan ekiyle iyelik eki arasında bir ilişki var mıymış? İşte açıklıyorum: Tamlanan eki diye bir ek yoktur! Tamlanandaki ek, iyelik ekinin ta kendisidir. Dahası, tamlama, varlığını o iyelik ekine borçludur; çünkü iyelik eki olmadan ad tamlaması kurulamaz. Demek ki bütün ad tamlamalarında iyelik eki bulunmak zorundadır; yoksa o tamlama, ad tamlaması olmaz.
    Zaman zaman üslubum sertleşiyorsa lütfen bağışlayın. Aynı konuda, sayılamayacak kadar çok kişiyi ikna etmeye çalışmış olmaktan biriken bir sertlik bu. Bu kitabın okurlarına yönelik bir duygu iletme amacı taşımıyor. Önlemeye çalışıyorum; ancak başaramazsam affola!

    AD TAMLAMASI
    “İyelik eklerini araya sıkıştırdın, bir şey demedik; bu ‘ad tamlaması’ nereden çıktı şimdi?” diyecek misiniz? Ad tamlamasını, iyelik ekleriyle bağlantısını daha kolay açıklayabileyim diye buraya aldım. Anlatmaya çalışacağım.
    Ad tamlamaları okullarımızda “Dörde ayrılır” diye başlayan bir konu olarak anlatılır; oysa kaça ayrıldığından önce, ne olduğunun anlaşılması gerekmez mi? Biri size “Kavun nedir?” diye soruyor. Siz başlıyorsunuz: “Topatan kavunu vaaar! Kırkağaç kavunu vaaar!” diye kavun çeşitlerini saymaya. Olur mu?
    İsterseniz önce ilkeleri belirleyelim:
    Tek sözcüklü ad tamlaması olmaz.
    Bunu ayrıca belirtme gereği duymamın nedeni şu: Bir yıl ÖSYM, “Aşağıdakilerin hangisinde tamlayanı düşmüş ad tamlaması vardır?” diye bir soru sordu; ondan sonra hemen hemen bütün dersaneler bu tipte sorular üretmeye başladı. Tamlayanı düşmüş ad tamlaması olur mu? Ad tamlaması nedir? Bir adın, eksik görülen aitlik / sahiplik özelliği bakımından, başka bir adla tamamlanmasıdır. Demek ki tamamlanan, eksiği giderilen bir adla (tamlanan), onu eksik olduğu yönden tamamlayan, onun eksiğini gideren bir başka addan (tamlayan) oluşmak zorundadır ad tamlaması. Tamlayan düşmüşse ortada tamlama kalmaz. “Barış-ın kalem-i” bir ad tamlamasıdır. Tamlayan: Barış; tamlanan: kalem. Tamlayan düşerse, yani “Barış” giderse ortada “kalem-i” diye bir sözcük kalır ki bu, artık tamlama değildir, yalnızca “iyelik ekli bir sözcük”tür.
    İyelik eksiz ad tamlaması olmaz.
    Ad tamlaması, zaten 3. kişi iyelik ekinin doğurduğu belirsizliğin giderilmeye çalışılmasından doğmuştur. Eğer, “kalem-i” dediğimizde anlam, “kalem-i-m” dendiğindeki kadar kesin olsaydı ad tamlamasına gerek kalmazdı. Çünkü ad tamlaması mantığında. 3. kişi iyelik ekinin oluşturduğu belirsizliği gidermek yatar. Yani, bütün sorun o “-i” . Akla şu soru gelebilir: “Kalem-i-m” sözcüğü tamlayan almaz mı? Alır elbette. “Ben-im kalem-i-m” de bir ad tamlamasıdır. (Bu tamlamadaki ilk sözcüğün, yani tamlayanın, eskiden “ben-in” olduğu biliniyor; ad tamlamasındaki ilgi eki yani.) Ancak “benim” sözcüğünü koymak zorunda değiliz; çünkü “kalem-i-m” dendiğinde sahiplik / aitlik bakımından kuşku doğuran bir durum yok.
    Şimdi… iyelik eki olmadan ad tamlamasından söz edilemezse “takısız ad tamlaması” denen şey ne olacak?
    Bu yılan hikâyesi üstünde biraz düşünmeye çağırıyorum okurlarımı tam bu noktada. Yılan hikâyesi derken, inanın, hiç abartmıyorum. Bu “sorunsal” yüzünden disiplin kuruluna giden öğrencilerim oldu. “Ad tamlamaları dörde ayrılır: Belirtili, belirtisiz, takısız, zincirleme” diye konuyu anlatmaya başlayan öğretmenine: “Siz öyle diyorsunuz; ama, takısız ad tamlaması diye bir şey yokmuş.” diyerek biraz da küstahça karşı çıkan öğrencilerimden bazıları, öğretmenine saygısızlık etmekten disiplin kurulunu boyladı kaç kez.
    Önce, “takısız ad tamlaması” adından başlayalım. Türkçede “ek”-ler vardır, “kök”ler vardır; “takı” yoktur. Pek süslü bir tamlama olduğundan mı takılarını takmadığının belirtilmesi gereği duyulmuş? “Takı” nedir?
    Okullarda “tahta masa, çelik kapı, cam bardak, naylon çorap” gibi tamlamalar, takısız ad tamlamasına örnek gösterilir, gerekçe olarak sunulan da şudur: Bu tür tamlamalarda ilk sözcük, ikincinin neden yapıldığını göstermektedir; bu, sıfat tamlaması olamaz; öyleyse ad tamlamasıdır.
    “Sıfat tamlaması olamaz.” iddiasına bir bakalım. Neden? Sıfat (önad), bir varlığın nitelik ya da niceliğini belirtme görevinin adıdır. Varlığın neden yapıldığı da niteliğiyle doğrudan ilintili olduğuna göre, ilk sözcük, neden sıfat olmasın? Ad tamlaması, bir varlığın, kendisinin dışında; ama onunla aitlik, sahiplik ilişkisi kuran bir adla tamamlanmasıdır. “Çay bardak-ı”, bu yüzden ad tamlamasıdır; çünkü “çay” ile “bardak” arasında bir aitlik ilişkisi vardır; o bardak, çayla ilişki içindeki bir bardaktır. Oysa “cam bardak”, bir sıfat tamlamasıdır; çünkü “cam”, bardağın dışında ve ona aitlik ilgisiyle bağlı bir kavram değil, tam tersine, bardağı o bardak yapan bir özellik, yani bardağın bir niteliğidir.
    “Demir kapı”nın takısız ad tamlaması olduğu iddia ediliyor ya, “demir kapı” ne demek? “Demirden yapılmış olan kapı” demek. Peki, buna dilbilgisel açıdan yaklaşalım.
    “Demirden yapılmış olan / kapı” bir sıfat tamlaması değil midir? Evet. Bir kapıyı, kendisine benzeyen başka kapılardan ayırmak istedik ve demirden yapılmış olduğunu belirttik. Bu bölüm, “demirden yapılmış olan” bölümü, kapının sıfatıdır. Zaten “-an / -en” eki, daha sonra göreceğimiz, ortaç da denen sıfateylem ekidir, eklendiği eylemin kurduğu yan tümceciği sıfat görevine sokar. Bu sıfat tamlamasından “olan” sözcüğünü atsak, “demirden yapılmış / kapı” diye bir sıfat tamlaması kalır; sıfatı “demirden yapılmış”, tamlananı “kapı” olan bir sıfat tamlaması. Ayrıca, “-mış, -miş” eki de sıfateylem ekidir zaten Ama durmayalım, bu kez de “yapılmış” sözcüğünü çıkaralım tamlamadan. “Demirden kapı” kaldı. Bu nedir? Bu da bir sıfat tamlamasıdır. “Demirden” sıfat, “kapı” ad olmak üzere bir sıfat tamlaması (Farkındaysanız heyecanlanınca “önad” demeyi unutup “sıfat” demeye başlıyorum. Benim için de kullanılması güç, yeni terimler bunlar çünkü.) Peki, “demirden” sözcüğünden “-den” ekini atınca kalan (yani “demir kapı”), nasıl ad tamlaması olabilir? Bu eki atıncaya kadar sıfat tamlaması olarak gelen tamlama, sözcüklerin atılmasıyla değişmeyen özelliğini, bir ekin atılmasıyla mı değiştiriyor? “Demir kapı”, yine “demirden yapılmış olan kapı” demek değil mi?
    “Takısız ad tamlaması” diye bir tamlama çeşidinin ille de olmasını istiyorsak, îngilizceden gelen, bu ada pek uygun düşen ve hızla yaygınlaşan yepyeni tamlama çeşitlerimiz var; onlardan birine verelim bu adı: “X’in kaset ve CD’si şu tarihten itibaren müzik marketlerde!” Kimsenin reklamını yapmıyorum; “müzik market” tamlamasına dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu, “müzik market-i”, “müzik market-leri” biçiminde bir tamlama olsa bildiğimiz ad tamlaması olacak; ama değil. Ad tamlamasının belirleyici eki olan iyelik ekini taşımıyor; bu ek (takı-?!-) düşmüş. Buyurun, buna “takısız ad tamlaması” diyelim. Bir yeni oluşum daha var, caddelerde sağa sola bakın, mutlaka göreceksiniz: “Umut Eczanesi” gibi tipik bir ad tamlaması, ters çevrilip “Eczane Umut” oluyor. “Radyo Klas”, “Kanal D”, “Butik Nesrin”. Bunları ne sayacağız? Sıfat tamlaması desek değil, ad tamlaması desek değil, ne diyeceğiz bunlara? Ne çok örneği var, anımsayın: “Soru 5″, “Grup Yorum”, “Mehmet II” hep böyle örnekler. “Takısız ad tamlaması” diyeceksek bunlara diyelim işte. Ortada madem “takısız ad tamlaması” diye bir ad var; bu adı, giderek yaygınlaşan bu yeni türdeki tamlama için kullanabiliriz. Ben, göstermek ve anımsatmakla yetineyim.
    Öyleyse bildiğimiz, geleneksel ad tamlamalarımız dörde ayrılmaz; (belirtili ve belirtisiz olarak) yalnızca ikiye ayrılır. Şimdi diyeceksiniz ki takısız ad tamlamasını ortadan kaldırdın, sesimiz çıkmadı; peki, “zincirleme” ad tamlamasına ne oldu?
    Açıklayayım; ama “belirtili” ve “belirtisiz” ne demek, onlara bir baktıktan sonra.

    Belirtili Ad Tamlaması
    Tamlayanın aldığı ilgi eki (-in, -in/-nın,-nin) sayesinde tamlananla ilgili daha kesin bilgi ileten ad tamlamalarıdır. “Ev-in kedi-si” örneğindeki gibi.

    Belirtisiz Ad Tamlaması
    Belirtme anlamı kazandıran ilgi eki bulunmadan kurulan ad tamlamalarıdır. “Ev kedi-si” örneğindeki gibi.
    Ad tamlamalarını anlatırken öğrencilerime sorduğum bir soru daima şu olur: “Tamlayan mı önemlidir, tamlanan mı?” Tamlayanın Ali, Ayşe gibi bir özel ad olması durumunda yanıt tereddütsüz, “Tamlayan” biçiminde gelir. Ben de hemen gözlüğümü çıkarır, masanın üstüne koyarım. “Gözlük mü önemli, ben mi önemliyim?” Önceki soruyla bunun arasında bir ilişki kuramasalar da en azından bana karşı ayıp olmasın diye benim önemli olduğumu söylerler. Arada, gözlüğün daha önemli olduğunu söyleyen çıkarsa da duymazdan gelirim. Onun bana değil, arkadaşlarına iletmek istediği, “Görüyorsunuz, değil mi? Ne kadar da cesurum!” mesajıdır bu. Çoğundan, “Siz önemlisiniz.” yanıtını aldıktan sonra çıkarırım baklayı ağzımdan. “Gözlük, benim bir yanımı, görme yanımı tamamlıyor. Onun eksiğimi gidermesiyle ben tamamlanmış oluyorum. O, yalnızca eksik tamamlayan, bense onun sayesinde tamamlanmış olanım. O yüzden işte, tam hale gelmiş olarak ben daha önemliyim.” Hatta bazen hızımı alamayıp gözlüğü gösterir, “Benim yerime o anlatsın size dersi de görelim!” bile derim.
    Devam etmeden önce bir ilke daha koyalım.
    Ad tamlaması (aslında bütün tamlamalar) kaç sözcükten oluşmuş olursa olsun tek kavramı anlatır. Başka bir deyişle ad tamlaması ada denktir, adın girdiği bütün görevlere girer.
    “Kedi kayboldu.” tümcesinde “kedi” öznedir; “kedi”yi “Ayşe-nin kedi-si” biçiminde belirtsek kaybolan yine o değil mi? “Kedi” ile ilgili pek çok tamlama kullanabilir, hatta yan tümcecikler falan da koyabiliriz araya, durum değişmez. “Ayşe’nin iki gün önce Fatma’dan aldığı, öpe okşaya evine getirdiği, bembeyaz tüylü, yeşil gözlü, sevimli kedi kayboldu.” desem “kayboldu” dışında kalan bütün o sözcük kalabalığı kediyi belirtmektedir ve tümü birden öznedir. Zaten ad tamlamalarının özne ve yüklemden hemen sonra anlatılmasını daha uygun görme nedenim bu: Öğrenciye öbek mantığını kavratmak. Neyse, biz yine ad tamlamalarına dönelim.
    Bir ad tamlaması başka bir ad tamlamasının içinde tamlayan ya da tamlanan görevine girebilir; hatta her tamlama, başka bir tamlamada göreve girebilir. Bunlardan birine “zincirleme” diye bir ad verip ötekileri adsız bırakmak insafa sığar mı? Bunu, (tamlayanı A1, tamlananı A2 biçiminde göstererek) örneklendirmeye çalışayım:

    Şimdi burada “dergi” sözcüğünün bulunduğu tamlayanın yerine başka bir ad tamlaması koyabiliriz.

    Bir sıfat tamlaması koyabiliriz.

    Aynı işlemi, tamlananın yerine başka tamlamalar koyarak da yapabiliriz:

    Sıfat tamlamasında da tamlayan ve tamlananın yerine başka ad ve sıfat tamlamaları koyabiliriz. Bunu sıfat (önad) konusuna bırakalım ve son verdiğim örneğe bakalım. Tamlananlar arasında bir fark yok gibi görünüyor. Oysa, aman dikkatinizden kaçmasın, biri “edebiyat dergi-si”dir (ad tam.), öteki “aylık dergi” (sıf. tam.).
    Tamlamanın bu kadar çok çeşidi olabilirken bunlardan birini ayırıp özel biçimde adlandırmak, ötekileri adsız bırakmak olur mu? Peki, “derginin kapağının renginin…” diye uzayıp giden bir tamlamaya “zincirleme” diye ad veriyorsak ötekine de “takozlama” mı diyelim? Yok canım! Abartmayalım. Tamlama, adın girdiği özne, yüklem gibi görevlere girdiği gibi, başka tamlamalarda da tamlayan ve tamlanan görevlerine girebilir. Bu kadar!
    Öyleyse belirtili ve belirtisiz olmak üzere iki çeşit ad tamlamamız olduğunda anlaştık. Belirtili ad tamlamasına bu adın verilmesinin nedeni iki sözcük arasındaki ilişkinin sağlam, tamlananın kesinlikle belirtilmiş olmasıdır. (Meraklı olanların, bu açtığım ayraçtan önceki son tümceyi, tamlamalar açısından incelemesi önerilebilir, hatta bu tümceyi.) “Dergi-nin kapak-ı” dendiğinde iki tarafın (söyleyenin ve dinleyenin) üstünde anlaştığı bir dergi söz konusudur; diyelim Varlık Dergisi’nin kapağından söz ediyoruz. Oysa “dergi kapak-ı” dendiğinde bütün dergilerin bütün kapakları girer işin içine; çünkü “dergi” ile “kapak” arasındaki ilişki zayıftır (belirtisiz) ve asıl kastedilen, “kapak”tır, “dergi” değil. Yalnızca kapaklar içindeki türü belirtilmiştir; bu, “dergi kapağı” denen türde bir kapakmış. “Şehrin mahkemesi” dendiğinde, belli bir şehre ait bir mahkeme anlatılmış olur; bunu belirtisiz ad tamlaması yapsak, yani “şehir mahkemesi” olsa, bir mahkeme türü çıkar ortaya. Hangi şehirde olduğu belli olmayan ya da her şehirde olabilen bir çeşit mahkeme.
    Bileşik sözcüklerin bir bölümünün belirtisiz ad tamlaması biçiminde oluştuğunu anımsamanın tam sırası. Belirtisiz ad tamlaması, tür adı olmaya çok uygun çünkü. Bir kadın eline benzetildiği için bildiğimiz hoş kokulu o çiçeğe “hanım+el-i” denmiştir.
    Şimdi, bu belirtisiz ad tamlaması, bir türü belirttiği için, araya sıfat almaz. “Dergi eski kapağı” diyemeyiz. Kapağın eski olduğunu belirtmekse amacımız, tamlamayı belirtili hale getirmemiz, “derginin eski kapağı” dememiz gerekir. Nasıl “dergi eski kapağı” diyemiyorsak “devlet eski bakanı” da diyemeyiz.
    Her gece televizyonlarda, her gün gazetelerde duyup okuduğumuz uygulama, bunun tam tersi. “Adalet eski bakanı” açıklama yapmış, Demirel, “devlet üstün madalyası” vermiş. Bu tamlamaları böyle söyleyenler, sanırım, “devlet madalyası”nın başına “üstün” sıfatını getirirlerse “derin devlet” gibi, “üstün devlet” diye bir anlamın doğacağından çekiniyorlar. Boşuna endişe! Öyle bir anlam doğmaz.
    Söylenti bu ya, bu uygulama Kenan Evren‘den sonra çıkmış. Çünkü “zat-ı muhteremleri” (Bu, başka çeşit tamlama!) kendilerine “eski” denmesini istemezlermiş. Bu yüzden, özel bir formül bulunup numaralanmış cumhurbaşkanları. “Eski” devlet erkânı için de benzer bir iyilik düşünülünce bu uygulama başlatılmış. Gereksiz bir özen! Türkçeyi bozmak, onları “eski” olmaktan kurtaramaz, kurtarmadı.
    Dilbilgisi açısından “çorba kazanı” neyse “adalet bakanı” da odur. “Kazan”ın “eski” olduğunu belirtmek için, nasıl “çorba eski kazanı” demiyorsak “adalet eski bakanı”da dememeliyiz.
    Ad tamlamaları burada bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü ad tamlaması Türkçede sözdizimi yöntemlerinden biridir, “işler iyi gidiyor.” diyen birinin sözünü başkasına aktarmak isteyen (doğrudan anlatımı dolaylıya çeviren -İngilizcedeki direct-indirect-) kişi ne der? “İşlerin iyi gittiğini söyledi.” İşte yine ad tamlaması! “İşler-in”: tamlayan, “… gittik-i”: tamlanan. Yalnızca aktarma tümcelerinde mi kullanırız ad tamlamalarını? Olur mu? “İnsanların yaşama biçimlerinin ve değer yargılarının ayrıntılarıyla anlatıldığı bu kitap…” desem, bakın daha tümce bitmeden kaç tane tamlama kurduk:

    İnsanlar-ın yaşama biçim-leri   -nin anlatıldık-ı
    İnsanlar-ın değer yargı-ları   -nın anlatıldık-ı

    Kuruluşunu yarım bıraktığım tümceyi “kitap” yerine, “kitabın” diyerek sürdürseydim oradan yeni bir tamlamaya geçilmiş olacaktı. Şunu söylemek yanlış olmaz herhalde: Nerede bir “-in, -nin” eki görürsek orada bir ad tamlaması vardır.
    Ad tamlamasını yalnızca “kapı-nın kol-u” örneğinden ibaret sanmak Türkçeyi hiç anlamamaktır.

    ÖZNE-YÜKLEM UYUMU
    Madem özne ve yüklem ile tümleçlerin arasına iyelik eklerini ve ad tamlamasını koyduk, izninizle yalnızca ikisiyle ilgili “uyum” konusuna da burada yer verelim, özne ve yüklemi gördüğümüze göre, bu ikisiyle ilgili yakışma-yakışmama kurallarını burada anlatmalıyız; çünkü “uyum”, uygunluk, ahenk, yani yakışma meselesi. İki yönden uyum aranır. Bunların ilkinden başlayalım. Tekillik-çoğulluk bakımından uyum nedir?

    Tekillik-Çoğulluk Bakımından     Genel olarak bütün dillerde özne tekilse yüklem tekil olur.
    Özne çoğulsa yüklem çoğul olur.
    Türkçede durum nedir?
    Özne insansa ve çoğulsa yüklem çoğul olur.
    Türkçe insana özel bir önem verir. Bu, özenin gösterilebileceği yerlerden biri de insan dışındaki çoğul öznelerde yüklemin tekil tutulmasıdır. Bu, bir “uyum”, yani doğru ya da yanlış olmaktan çok, yakışıp yakışmama sorunudur, özne insansa ve çoğulsa yüklem çoğul olur. Belki çok kısa tümcelerde özneye ve yükleme getirilen, “-lar” ve “-ler” eki kulağa hoş gelmeyebilir; bunun dışında da bir sakıncası yoktur. Özne insan ve çoğul olduğu halde yüklemin tekil kalması halinde ise insana yönelik bir hakaret, küçümseme, önemsememe duygusu doğar. Sözgelimi hayvan adları çoğul özne olduğunda yüklem tekildir. En çok fabl ve masallarda karşımıza çıkan, edebiyatta “teşhis” de denen kişileştirme sanatı için belki de yapılacak ilk iş, yüklemi çoğul yapmaktır. “Ormandaki bütün hayvanlar toplanıp aslanın huzuruna çıktılar.” gibi bir tümce elbette başka nedenlerle de hayvanlara insan kişiliği verildiği anlamı taşıyor; ama bunda çoğul yüklemin payı da görmezden gelinmemeli. Kişileştirme söz konusu değilse, diyelim “Kuşlar bu mevsimde göç eder” mi, “ederler” mi? Hiç öyle bir amacımız yokken kuşlara insan kişiliği vermek istemiyorsak “eder” yeterli. Peki özne insansa ve çoğulsa yüklemi tekil bırakmak, insanı hayvanla ya da eşyayla bir tutmaktan kaynaklanan bir çeşit küçümseme, hakaret anlamı vermez mi tümceye? Mademki hayvana insan kişiliği vermek istediğimizde yüklemi çoğullaştırıyoruz, öznesi insan olan yüklemi tekiUeştirdiğimizde de insanı hayvan yerine koymuş gibi olmaz mıyız? “Mankenlerimiz yurtdışındaki defilelerde de ülkelerini başarıyla temsil etti.” dediğimizde niyetimiz bu olsa da olmasa da “mankenlerimiz”i küçümsemiş oluruz. Oysa, çok basit bir önlem, “etti” yerine “ettiler” demek yeter küçümseme anlamını kaldırmak için.
    Necmiye Alpay bir yazısında (22.8.1999, Radikal) “Öznede çoğul eki varsa yüklemde de olmalı mı?” dedikten sonra “Genel geçer bir kural yok. Çok sayıda durum sayarak kural saptamaya çalışan dilciler var. Pek akılda tutulabilir gibi değil.” diyor. Oysa yalnızca insan ve çoğul öznelere çoğul yüklem getirmek, insan dışı varlıklar çoğul özne olduğunda yüklemi tekil bırakmak, akılda tutulamayacak bir kural değildir.
    Türkçede 3. kişi için, Ingilizcede olduğu gibi insan-insan dışı varlık (“he” / “she” ve “it”) ayrımı yoktur, özneden yapamayacağımız “insan” / “insan olmayan” ayrımını yükleme biraz özen göstererek yapabiliyorsak niye göstermeydim bu özeni? Özen göstermek isteyenler için şu basit kuralı bir kez daha yineliyorum:
    Çoğul öznenin insan olmadığı durumlarda yüklem tekil olur.
    İster doğa adları (dağlar, ovalar, ormanlar, ırmaklar…), isterse soyut adlar (düşler, düşünceler, sezgiler…) özne olsun, yüklem tekildir. Hele sayı sıfatlarıyla çoğullanmış özneler (iki ağaç, üç defter, beş kitap…), insan bile olsa (iki dost, üç öğrenci, beş kişi…) yüklem tekil olur.
    Özetlersek,

Özne tekilse yüklem tekil
Özne insan ve çoğulsa yüklem çoğul
Özne insan dışı varlıkların çoğulu ise yüklem tekil

    Peki, özne tekil olduğu halde yüklem çoğul olabilir mi? Evet. Bir anlam boşluğunu doldurmak söz konusuysa…
    Müdür bey henüz gelmediler. (Saygı, daha doğrusu resmiyet) Akşam oldu, küçük bey hâlâ eve gelecekler. (Küçük beyin bakıcısı, dadısı vb. tarafından söylenmişse resmiyet; ama ablası, annesibabası tarafından söylenmişse alay, kıskançlık, yakınma…)
    Mehmet Bey bizi anımsamazlar ama… (sitem)

    Kişi Bakımından
    Kişilerin 1., 2., 3. diye sıralanması aynı zamanda bir önem sıralamasıdır (“Önce can, sonra canan” meselesi). Bu yüzden özneler arasında birinci kişi varsa yüklem, birinci kişinin çoğulu olur. Şöyle göstersem daha kolay olacak galiba.

    A kümesini zaten açıklamıştım; ama hazır “özne” ve “yüklem” diye bir cetvel oluşturmuşken ötekileri de sıraladım alta.
    B kümesine ekleyeceğim açıklama şu: Kimi adıllar iyelik eki aldığında yüklemdeki eylem de o eke uygun kişi çekimine girdiği gibi, tekil 3. kişi çekimine de girebilir. Bunların ikisi de doğru kabul edilir. “O filmi kimimiz beğendik, kimimiz beğenmedik.”de olur; “O filmi kimimiz beğendi, kimimiz beğenmedi.” de. ikisi de doğrudur.
    C kümesi için de bir açıklama: “Herkes, hepsi, hiçbiri, kimse” gibi adıllar özne olduğunda ilk ikisi olumlu, son ikisi de olumsuz olmak üzere tekil yüklem alır. “Herkes geldi.” ya da “Hepsi burada.” deriz; “Hepsi geldiler.” demeyiz.
    Kimi özel durumlarda bu kullanım esneyebilir. Diyelim doğum gününüzü kutlamak için on arkadaşınızla bir pastanede buluşacaksınız. On kişiden altısı geldi, dördü gelmedi. “Hadi, pastayı keselim artık. ” diyenlere “Herkes gelmedi daha.” derseniz yanlış olmaz. “Herkes” sözcüğü belli bir bütünü kastettiğiniz için, o bütünün henüz tamamlanmadığını söyleme amacınıza hizmet etti. Kurallar, bizi kısıtlamak için değildir. Bazen kırılarak da işlevsel hale getirilebilir.





SÖZCÜĞÜN ANLAMI

6 04 2007

Sözcüğün Anlamı

    İletişimde tek tek sözcüklerin mi, tümcenin mi daha önemli olduğu çok tartışılmıştır. Bütünden (tümceden) parçaya (sözcüğe) gidiş de tutulabilecek bir yolken, en küçükten, sözcükten başlayarak tümceye giden bir yöntemi; yani bir anlamda tümevarım yöntemini izleyeceğiz biz. Hem hepimizin konuşmaya sözcüklerden başladığını dikkate alarak hem de kimi zaman tek sözcükle bile meramımızı anlatabildiğimizi düşünerek, sözcüğü öne alıyor ve önce sözcüğün anlamı üzerinde durmayı öneriyorum.
    Kaç çeşit anlam vardır, diye sıralamak kolaydır da anlamın tanımını yapmak zordur. Biz de anlamın var olmasını sağlayan şeyle, kavramla işe başlayalım ve kavram nedir, diye soralım önce. Bunu sorarken, her kavrama/her anlama bir sözcük düştüğü hesabıyla hareket edeceğimizi anımsatmış olayım.

KAVRAM

    Bir sözcüğün, o dili bilenlerin beyninde oluşturduğu tasarım ve çağrışımlardır. Ne demek? Türkçe bilen biri ağaç sözcüğünü duyduğunda gözünü kapatsa beyninde bir ağaç canlanmaz mı? Tasarımdan işte bunu kastediyorum. Beynimize kazınmış görüntüler… Bunlar, daha annemizin babamızın elinden tutup “Bu ne? Bu ne?” diye kafalarını şişirmeye başladığımız zamanlarda kaydedilmiş oraya. Anne ya da babamız: “Bak, oğlum / kızım! Bu, ağaç.” dediğinde beyin, ağaç sözcüğüyle kodlayarak bir kayıt yapmış. Bir tür sesli kodlama ve görüntülü kayıt. O yüzden ağaç sözcüğünü duyan ve elbette Türkçe bilen herkesin kafasında bir ağaç tasarımı oluşur. Henüz okula bile gitmeyen çocukların ağaç, ev, kedi vb. çizebilmeleri bu sayede oluyor. Burada “Tıpkı bilgisayar gibi.” diyeceğim; beyne ayıp olacak. En gelişmiş bilgisayarlar bile insan beyninin kapasitesine erişememiştir. Buraya bir “henüz” diye ekleyeyim mi diye düşündüm bir an. Hayır, henüz ulaşamamış değildir, hiçbir zaman da ulaşamayacak; çünkü bilindiği gibi bilgisayar zaten insan beyni örnek alınarak yapılmıştır. Bilgisayarları en çok kendi beynimizin kapasitesine çıkarabiliriz. Siz bakmayın birtakım bilimkurgu filmlerinde insanların emrini dinlemeyen bilgisayarlara, başına buyruk robotlara falan. (“Onlar kâğıt!” derlerdi ya eskiden çocuklara, filme kapılıp gidince. Tıpkı öyle.) Onlar film. Bizi bu yolla korkutmaya çalışan bir insanın beyninden çıkma hepsi. Öyleyse beynimizde tasarımlar var zaten. Bizim anımsamadığımız bir dönemde oraya kaydedilmiş durumda. Peki, çağrışım ne? Çağrışım da bir sözcüğün bize anımsattıkları. Herhangi bir sözcük duyduğumuzda aklımıza onunla uzaktan yakından ilgili pek çok başka şey gelir ya, onlar işte. Bizim, “ağaç” sözcüğünü duyan kişimizin, “dal, yaprak, meyve, gölge, orman…” pek çok şeyi anımsaması… Bir sözcüğün anlamını bu sayede biliriz. Zihnimizde daha önceden yapılmış kayıtları vardır, o kayda bağlı, ona akraba kayıtlar… Sözcüğü duyduğumuzda tümünü birden anımsarız. Öyleyse nedir anlam?

ANLAM

    Tasarım ve çağrışımların toplamıdır.
    Felsefenin temel konularından biri olmuştur insanoğlunun nasıl öğrendiği. Yüzlerce yıl filozoflar bunu tartışmışlar. İnsan doğduğunda bir şeyler biliyor ve yeryüzü serüveni boyunca bunları anımsayıp öğrendiğini mi sanıyor; yoksa beynimiz boş bir levha halinde mi doğduğumuzda? Bilim el attıktan ve kesin sonuca ulaştırdıktan sonra felsefenin konusu olmaktan çıkar ya pek çok şey, “epistemoloji (bilgi kuramı)” için de böyle olmuş bu. Bilim, öğrenmenin beyinde DNA iplikçikleriyle oluşturulan bağlantılarla olduğunu bulduktan sonra felsefe bırakmış bu konunun peşini. Beyindeki bu faaliyet insanın gözlerine, bakışlarına bile yansır gerçekten, öğretmenseniz iyi bilirsiniz. Dersi dinleyen öğrencilere şöyle bir baktığınızda kimin anladığını kimin anlamadığını bakışlarından çıkarırsınız. Birtakım şeyleri sürekli ezberleyenlerin gözlerine baktığınızda da görebilirsiniz bu dediğimi. Çoğu bön bön bakar, gözlerinde trene bakan bir ineğinkinden daha fazla ışıltı, daha fazla parlaklık bulunmaz. Oysa öğrenmekte olan insanın gözleri ışıl ışıldır. Almakta olduğu bilgiyi eskileriyle ilişkilendirmiş ve yerli yerine oturtmuştur. Ezber ise bu söylediğimden tümüyle farklıdır. Ezber, bir bilgiyi hiçbir yere dayamadan beyinde tutmaya çalışmaktır; anlama ise o bilgiyi öncekilerle bağlantılandırmak. Dişçi bile, takma bir dişi sağındaki solundaki dişlere bağlar; yapıştırdığı yerde tek başına duramayacağını bilir. Sözü uzattım, kesiyorum. Biz yine sözcüğün anlamına dönelim.
    Bir beyinde bir sözcükle ilgili kayıt yoksa o beyinden o sözcüğün anlamıyla ilgili bir tanım, bir bilgi çıkmaz. Sözgelimi ben şimdi size “mip” nedir, diye sorsam; sorduğum anda bir bilgisayarın “enter” tuşuna basılmış gibi zihniniz o zamana dek yapılmış tüm kayıtları gözden geçirecek ve böyle bir kayda rastlanmadığını size bildirecek. Üstelik bu işi, dünyanın en hızlı bilgisayarını hasedinden çatlatacak bir hızla yapacak. Öyle bir kayıt yok. Demek ki bu sözcüğün anlamını bilmiyorsunuz. Bilseniz çok şaşardım zaten; çünkü şimdi, yazarken uydurdum bu “sözcük”ü. Böyle bir sözcük yok. Ama mip yerine ev deseydim hemen bir ev resmi belirecekti gözünüzde ve evle ilgili “aile, yuva, eşya” vb. çağrışımlar. Bu sözcüğün anlamını da bunlardan çıkaracaktınız. Zihninizdeki tasarım ve çağrışımı birleştirip “içinde insanların yaşadığı yapı” diye anlamını söyleyiverecektiniz.

    Şimdi de soyut ve somut anlamlı sözcüklerin ne olduğuna bakalım. Biliyorum, hepimizin zihninde “elimizle tutup gözümüzle gördüğümüz” diye bir ezber var. Bir sözcüğün somut anlamlı olup olmadığını anlamak için her seferinde gidip o varlığı ellememiz gerekmez. Beynimizde tasarım ve çağrışım yaptıran her kavram somut, bu kavramın karşılığı olan anlam da somut anlamdır. Biraz daha “somut” söylemeye çalışayım. Beş duyu organımızın herhangi biriyle algıladığımız bütün kavramlar somuttur. Sözgelimi “ses” sözcüğünü düşünün. Elimizle tutup gözümüzle görmüyoruz diye somut olmadığını mı düşüneceğiz? Olur mu? Fizikte başlı başına bir alandır, bir konudur ses. Fizikte (metafizik sözcüğünü ve kavram alanını da anımsayarak) somut olanın ta kendisidir. Ben burada “limon” örneğini vermekten çok hoşlanırım. Özellikle de ballandırırım. Tahtaya “limon” yazıp tasarımını, çağrışımını belirledikten sonra “Bakın,” derim öğrencilere. “Elimde limon falan yok. Oysa üç-beş tane limonu bir güzel yıkadıktan sonra, üstünde su damlacıklarıyla bir tabağa koyup buraya getirebilirdim ve gözünüzün önünde cırt diye kesip suyunu, birilerinize yalatarak eksiliğini gösterebilirdim size. Öyle yapmadığım halde ağzınız sulandı, değil mi?” Gerçekten de ben böyle ballandırarak (pardon, sulandırarak) anlattığımda, ben dahil, hepimizin ağzı sulanır. Ben de fırsat eğitimi yaratıp “Gördünüz mü?” derim. “Yalnızca sözcüğü duydunuz. Duyduğunuz anda beyninize uyarı gitti. Biliyor muydu beyniniz bu sözcüğü? Biliyordu. O kadar iyi biliyordu ki yalnız size anımsatmakla kalmadı; salgı bezlerinize kadar ulaştı bilgi; salgı bezleriniz su koyverdi.” Böylece anlamın öyle uzaklarda bir yerlerde olmadığını, kafamızın içinde tarafımızdan aranmayı beklediğini söylemiş olurum onlara.
    Dediğim gibi, tahtaya da çizerim şöyle:

    Soyut anlama geçtiğimde de “aşk” ve “sevgi” sözcüklerini yazarım tahtaya.

    Öğrencilerimiz hangi yaşta olurlarsa olsunlar, bu sözcükleri tahtada görmeye pek alışık değildirler; o yüzden dikkat kesilirler. Amacım bu fırsattan yararlanıp Türkçenin güzelliğini, zenginliğini göstermektir onlara; ama aşkı ve sevgiyi özellikle karşılaştırırım. En katışıksız sevginin anne sevgisi olduğunu, annelerinin nasıl da üstlerine titrediğini anlattıktan sonra aşka geçer, kimi gazete haberlerini anımsatırım. Adam sevgilisini 37 yerinden bıçaklıyor. “Niye yaptın?” diyorlar. “Âşıktım abi.” diyor. Hani sevgi, korur gözetirdi! Aşk öldürüyor. Dahası, aşkın, öldürmenin bağışlanabilir nedeni olduğu düşünülüyor. “Öğrenmekte olduğunuz Batı dillerini düşünün,” diyorum. “Aşk ve sevgi çoğunda aynı sözcükle ifade ediliyor. Oysa bunlar aynı kavramlar değil. Gördünüz mü Türkçenin zenginliğini?”
    Bu arada, bizim, sevgilisini 37 yerinden bıçaklayan hayali âşığı anlatırken bir fırsat daha yaratıp simge (sembol) ile tasarım arasındaki farka da değinirim. “Aşk tasarım yapıyor mu?” diye sorup “Hayır!” yanıtını aldıktan sonra birkaç kişi mutlaka sağa sola çizilen kalp resimlerini anımsar. Onların aklına gelmezse ben getiririm. “Hani parklardaki banklara, ağaçlara kazınan kalpler vardır. Onlar ne peki?”
    Bizim hayali âşığa bir kez daha iş düşer. Daha âşık olmamış, âşık olacağı kişiyi arama dönemindedir. Hıdrellez gelmiştir. Hızır ile İlyas senede bir gün ya deniz kıyısında ya bir su kenarında buluşacaklardır. Hızır karadakilerin yardımına koşmakta olduğu için karadan, İlyas denizdekileri koruduğu için denizden gelecektir. İnsanlar da onların buluşma yerleri olacağını varsaydıkları yerlere, deniz kıyılarına, su kenarlarına koşmakta, “Biri görmezse öteki görür, dileğimi gerçekleştirir.” diyerek kavuşmak istedikleri şeyleri çizmektedirler çakıl taşlarıyla. Ev isteyen ev resmi çizer kumların üstüne, araba isteyen araba resmi. Peki bizim âşık adayımız ne çizecek? O yaşa gelmiş, adam gibi bir aşk yaşamamış. Nasıl anlatacak doğru dürüst bir aşk yaşamak istediğini? O da bir kalp resmi yapıyor. Çünkü başka türlü anlatamıyor. Tasarımı olsa istediği şeyin, onu çizecek; ama tasarımı yok. işte o yüzden bir simge buluyor o şeye, simgeyle anlatıyor. Demek ki neymiş? Hiçbir duyu organıyla algılayamadığımız kavramın anlamı soyuttur. Peki, temel anlam, mecaz anlam, gerçek anlam falan gibi sözler dolaşıyor ortalıkta. Onlar nedir?

    TEMEL ANLAM (GERÇEK ANLAM)
    Bir sözcüğün tek başına olduğu zamanki anlamı, ilk anlamıdır.
    Bu “ilk” sözcüğünden, aklımıza ilk gelen anlam da anlaşılabilir, sözlükteki sıralamada ” 1″ numarayla gösterilmiş olan anlam da. İkisi de doğrudur. Merak eden, hatta etmeyen de (çünkü sözlük karıştırmak güzeldir, çok zevklidir) sözlüğe baksın. Anlamlar numaralanmıştır ve “1″ numaralı anlam, daima temel anlamdır. Tanımın aklımıza ilk gelen bölümü de açıklama gerektirir. Herkesin aklına ilk o anlam niye gelsin? Ayrıca kimi sözcüklerin yan anlamları temel anlamlarından daha yaygın kullanılmaktadır. Bu ölçüte pek güvenemeyiz; ama, tek başına olduğu zamanki ölçütüne güvenebiliriz. Tek tek anımsadığımız sözcüklerin çoğunda temel anlam gelir aklımıza ilk.
    Temel anlam somut da olabilir soyut da. Türkçede genellikle sözcükler somut anlamlıdır. Soyut anlamlı sözcüğümüz az olduğu için, temel anlamı somut sözcüklere soyut anlam yükleyerek (ki biraz sonra anlatacağım bu konuyu) karşılarız soyut kavramları. Bir halkın diline bakarak yaşamı nasıl algıladığı anlaşılabilir. Türkçeyi anadili olarak benimseyenler, dünyayı somut olarak algılamaktan hoşlananların soyundan gelmekte demek.

    YAN ANLAM
    Bir sözcüğün, başka sözcüklerle ilişkisi sayesinde kazandığı anlamların tümüdür. Sözcüğün dilin içinde, kullanımda kazandığı anlamlardır bunlar. Hiçbir sözcük tek basınayken yan anlam kazanmaz. Yan anlamlar da somut ve soyut olabilir. Temel anlamı somut olan sözcüklerin ilk sıralardaki anlamları somut, sonrakiler soyut olur genellikle. Anlam, suya atılan bir taşın yarattığı halkalar gibi genişler. Taşın ilk değdiği nokta temel anlamdır. Bu anlam somutsa taşa en yakın halka, temel anlama da en yakın somut anlamdır. Merkezdeki temel anlamdan uzaklaşıldıkça anlam da soyutlaşır.

    “Yem” sözcüğünü ele alalım şimdi. Temel anlamı nedir? Türk Dil Kurumu’nun 1983 baskılı Türkçe Sözlük’ünden bakarak yazıyorum:
    Yem: 1. Hayvan yiyeceği. 2. Kuş ve balık tutmak için tuzağa bırakılan ya da oltaya takılan yiyecek ya da yiyecek görüntüsündeki nesne. 3. mec. Birini aldatabilmek için hazırlanmış düzen; kullanılan kimse ya da şey.
    Fark etmişsinizdir, mecaz anlam diye ayrı bir başlık koymuyorum; çünkü onun da yan anlam kapsamında, yan anlamlardan biri sayılması gerektiğini düşünüyorum.
    Burada “eşseslilik” (“sesteşlik”) konusuna da biraz girelim. “Sesteş” sözcüklerle temel anlam-yan anlam ilişkisi karıştırılmamalı. Sesteş (adı üstünde) ortak seslerden kurulu sözcükler demek. Bu sözcükler arasında anlam ilişkisi aranmaz. Aransa da bulunmaz. Zaten aynı ya da yakın anlam söz konusu olsaydı bunların adı “sesteş” değil, “anlamdaş” olurdu. “Yüz” sözcüğünü düşünelim şimdi, ikisi ad (isim), ikisi eylem (fiil) olmak üzere dört ayrı “yüz” sözcüğü var.
    Yüz (1): Doksan dokuzdan sonra gelen sayının adı ve bu sayıyı gösteren işaret, 100.
    Yüz (2): Başta, alın, göz, burun, ağız, yanak ve çenenin bulunduğu ön bölüm, sima, çehre, surat.
    Yüz- (3): Kol, bacak, yüzgeç gibi organların özel hareketleriyle su yüzeyinde ya da su içinde ilerlemek, durmak.
    Yüz- (4): Derisini çıkarmak, derisini soymak.
    Bu sözcüklerin yukarıya aldığım anlamları temel anlam. 3. ve 4. “yüz” sözcüklerinin yanına koyduğum çizgi, bunların eylem kökü olduğunu göstermek üzere, bundan sonra da kullanacağımız bir işaret. Şimdiden alışmakta yarar var. Bu “yüz”ler, temel anlamlarına bağlı olarak yan anlam da kazanır mı? Elbette. İlki terim (matematik terimi, öyle ya!) olduğu için, terimlerle ilgili de bir bilgi sıkıştıralım bu araya. Terim, bilindiği gibi, bir bilim, sanat, meslek dalıyla ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan sözcüktür. O yüzden terimler pek fazla yan anlam kazanmaz. Pek fazla, dedim; çünkü kazananları da vardır ve açıkçası özel bir alanda kullanılmak üzere sunulan sözcükler sınırlarını o alanın dışına taşırdıklarında dili zenginleştirir. Bu söylediğime örnek olarak “açı” sözcüğüne bakalım. Terim olmasının yanı sıra… “benim açımdan…”, “bakış açısı”kullanımlarındaki gibi, “görüş, bakım, yön” gibi yan anlamlar kazanmıştır ve ne iyi etmiştir, öteki “yüz” sözcüklerinin temel anlamlarına bağlı olarak kazandıkları yan anlamları hepimiz biliyoruz. Ben yine de birini ele alıp açıklayayım. İkinci “yüz” sözcüğü, önce “suyun yüzü, yapının yüzü, yastığın yüzü, yorganın yüzü” gibi somut anlamlar kazandıktan sonra “Adam, yüzsüzün biri.” tümcesindeki gibi soyut bir anlam kazanıyor. Öteki “yüz” sözcükleri için de durum bu. Demek her biri bağımsız birer sözcük. Tek şanssızlıkları y, ü, z sesleriyle ifade edilmiş olmaları. Birine “yüz”, ötekine “züy” denseydi de olurdu; ama denmemiş. Sesteşlik yalnız Türkçede değil, bütün dillerde vardır. Hiçbir dil için yoksulluk işareti sayılmadığı gibi Türkçe için de sayılmamalıdır.
    Yukarıda terimlerle ilgili olarak söylediklerim, terim olmayan sözcükler için elbet bütünüyle geçerlidir. Yine de önce şu soruyu sormakta yarar var: Sözcüklerin yan anlam kazanması dil açısından olumlu mudur, olumsuz mu? Bunu sorup sınıflarda öğrencileri birbirine düşürmeyi çok severim. Birbiriyle çelişen yanıtlar verilebilir bu soruya. Bir sözcüğün pek çok yan anlamının bulunması, o sözcüğün anlam yönünden şişmesine, giderek kendi anlamını bile netlikle karşılayamamasına yol açabilir. Ancak, şu da düşünülmeli. Dünyada o kadar çok kavram var ki bu kavramların tümünü ayrı sözcüklerle karşılamaya kalksaydık milyonlarca değil, milyarlarca, belki trilyonlarca sözcüğümüz olurdu. Bu sözcükleri öğrenmeye ömrümüz yetmezdi. Ardımızdan, “Tam dili sökmek üzereydi, rahmetli oldu.” denecek durumlara düşerdik. Bir dilin zenginliğini sözcük sayısıyla ölçme alışkanlığını biliyorsunuz. Doğru mu bu? “Türkçe, İngilizce kadar zengin bir dil değildir; çünkü İngilizcedeki sözcük sayısı şu kadar, Türkçedeki ise bu kadar.” diye karşılaştırma yapanları çok duymuşuzdur. Ben sinir olurum böylelerine. Sanırsınız ki Türkçedeki bütün sözcükleri biliyorlar; ama bildikleri bu sözcükler anlatmak istedikleri derin anlamları iletmelerine yetmiyor. Besbelli hiç sözlük karıştırmamışlar, akıllarına takılan bir sözcük için sözlüğe baktıklarında bilmedikleri onlarca, yüzlerce sözcükle karşılaşmamışlar. Önemli olan, dilin çok sayıda sözcüğe sahip olması değil, bütün anlamları karşılayacak olanağa sahip olup olmadığıdır. Eğer Türkçe, söylendiği gibi yoksul bir dil olsaydı dünyanın en zengin dili olduğu söylenen İngilizceyle yazılmış kitapların hiçbiri Türkçeye çevrilemezdi. Bu dediğim, “Türkçeyi zenginleştirmekten vazgeçelim.” anlamına gelmiyor elbette. Ama dilimizle ilgili aşağılık kompleksinden kurtulalım. Türkçe sağlam bir dildir. O kadar sağlamdır ki yüzyıllarca yüzüne bakmadığımız halde yok olup gitmemiş, aramayı akıl ettiğimizde onu bıraktığımız sağlamlıkta bulabilmişiz. Osmanlı dönemini kastediyorum bunları söylerken. 600 yıl kısa bir süre sayılmaz, değil mi? Düşünülürse Fransa’da romantizm akımı 40-50 yıl sürmüştür ve bu süre yalnız Avrupa’da değil, dünyada birçok şeyin eskisi gibi olmayacak kadar değişmesine yetmiştir. Biz bütün Osmanlı dönemi boyunca Türkçenin yüzüne bakmamışız; yazıdan, edebiyattan uzak tutup konuşma diline indirgemişiz onu; ama yanıldığımızı anladığımızda dipdiri bulmuşuz bıraktığımız yerde. Halk ozanlarının, halk hikayecilerinin desteğiyle elbette. Okuryazar takımının dışladığı Türkçeyi halk, dilinden hiç düşürmemiş o yüzyıllar süren unutkanlık süresince. Toparlıyorum: Sözcükler sayılarının çokluğuyla zenginleştirmez dili, yüklendikleri yan anlamların çokluğuyla zenginleştirir. O zaman Türkçeyle ilgili soruyu şöyle soralım: Türkçe, sözcüklere yan anlam kazandırılma ölçütüne göre zengin bir dil midir? Değildir; çünkü usta şair ve yazarların üstlenmesi gereken yan anlam kazandırma işi, Türkçede halka bırakılmıştır. Halk elinden geleni yapmıştır; ama anlamı tek sözcükle karşılayamadığı durumlarda daha çok deyim uydurma yolunu seçmiştir. Peki, halkın yan anlam kazandırma yollan nelerdir? Halk hangi yöntemlerle yan anlam kazandırır sözcüklere?

SÖZCÜĞÜN YAN ANLAM KAZANMA
YOLLARI (AKTARMALAR)

    Ayraç içine yazdığım kısa addan da anlaşılacağı gibi, halk genel olarak bir varlığa verdiği adı, onunla benzerlik ya da parça – bütün ilişkisi içinde gördüğü başka bir varlığa aktararak yan anlam kazandırır sözcüklere. Bunları da sınıflandırırsak alt bölümlemeleri şöyle gösterebiliriz:

    DEYİŞ AKTARMALARI
    İnsan Organ Adlarının ve Özelliklerinin
Doğaya Aktarılması

    Şimdi epeyce eskilere gidelim. Dilin bulunma, yaratılma sürecine. Çünkü insan icadıdır dil; hiçbir dili tanrılar bulup insanlara armağan etmemiştir. İnsan, yeryüzü serüveni içinde, iki ayağı üstünde doğrulup doğayı tanıma ve adlandırma aşamasına geldiğinde nereden başlamıştır adlandırmaya? Bundan önce söylenmesi gereken ise şu: Önce, gördüğü varlıkları adlandırmış olduğunu kabul ederiz insanoğlunun. Doğayı tanıması ve ona egemen olması için, önce etrafında gördüğü varlıklara birer ad bulması gerekmiştir. Hareketi görüp eylemleri keşfetmesi, Thomsen‘in iddiasına göre, toprağı ekip biçmeye başlamasından, ektiği tohumun boy atmaya başladığını, meyve verdiğini görmesinden sonra. Adlandırmadığı varlığın, kendisinin olamayacağı bilinciyle önce varlıklara adlar vermiş büyük büyük büyük atalarımız. Bu işe nereden başladıklarını soracak durumda değiliz. Hiçbirini sonsuz uykusundan uyandırıp, “Sahi, siz ne yapmıştınız? Önce hangi varlıkları adlandırmıştınız?” deme şansımız yok. Elini uzatıp gösterdiği yükseltiye “dağ” demeden önce, eline “el” demesinin daha mantıklı olacağını düşünüyoruz. Bu yüzden öncelikle adlandırılanların, insanın kendi organları olduğunu düşünüyoruz.

    Önce “göz” demiş olacağını düşünüyoruz atalarımızın. “Göz, kulak, burun, ağız, dil, diş, yüz…” Kendi organlarını tek tek adlandırarak kabaca tanımasından sonra doğaya yöneldiğini, orada kendi organlarına bir açıdan benzeyen varlıklar gördüğünde o varlığa da aynı adı verdiğini varsayıyoruz. Kendi burnuna benzettiği bir çıkıntı gördüğünde ona da burun demekte tereddüt etmemiş. Adanın burnu, ayakkabının burnu, kayığın burnu vb. Böylece organ adları çok anlamlı olmuş. Bütün dillerde böyle bu. İnanmayanlar için İngilizce sözlükten “hand” (el) maddesini açıp bakıyorum. İşte anlamları: “El; el gibi uzuv (maymun ayağı, şahin pençesi, ıstakoz kıskacı); kudret, yetki, selahiyet; parmak, işe karışma; maharet, hüner; el yazısı, imza; yardım; usta; yetki sahibi kimse; işçi, amele; taraf, yan; saat yelkovanı veya akrebi; atın yüksekliğini ölçmeye yarayan bir ölçü (on santimetre); alkış; iskambilde el, sıra; oyun; hevenk; tütün yaprağı demeti.” Sonra “el”in, yanına aldığı başka sözcüklerle kazandığı yan anlamlar sıralanmış; minicik sözlük harfleriyle iki sütuna yakın anlam.
    Yalnız kendi organlarına verdiği adları doğadaki varlıklara aktarmakla kalmamış insanoğlu, kendisindeki kimi özelliklere verdiği adları da doğaya aktarmış. İşitmeyen kulağına “sağır” demişse attığı odunu, kömürü umursamayan, bir türlü ısıtmayan sobaya da “sağır soba”; görmeyen gözüne “kör” demişse çıkmayan sokağa, kesmeyen bıçağa, çözülmeyen düğüme de aktarmış “kör” sözcüğünü; onlara da “kör” demiş. Ahmet Arif: “Demir kapı, kör pencere/ Yastığım, ranzam, zincirim/ Uğruna ölümlere gidip geldiğim / Zulamdaki mahzun resim/ Haberin var mı?” derken kör sözcüğünü aynı biçimde kullanmış. Anımsayın, Pınar Kür‘ün bir öykü kitabının adı Bir Deli Ağaç’tır. insana ait bir özelliğin adını, ağaca aktarmış Pınar Kür de. Eğer şair ve yazarlarımız bu işlemeyi Türkçe açısından kayıp sayabileceğimiz o 600 yıl boyunca da yapsalardı kimbilir ne kadar iyi yerlere gelmişti bugün Türkçe!

    Doğa Adlarının ve Özelliklerinin
İnsana Aktarılması

    İnsanın kendi organlarını adlandırmakla işe başladığını söylemiştim az önce. Bu adlandırmayı tamamladıktan sonra doğaya dönmüş insanoğlu; çok acelesi olduğundan, kendisini kabaca adlandırdıktan sonra doğaya bakmış. Dili yettiğince doğayı adlandırdıktan sonra dönüp yeniden kendisine baktığında, daha adlandırmadığı birçok şey olduğunu görmüş vücudunda.
    Göze “göz” deyip geçmiş; ancak bölümlerini adlandırmamış gözün. Kulağa “kulak” demiş; ama içindeki kemikleri belki de henüz varlıklarını bilmediğinden, adlandırmamış. Sonradan da “çekiç, örs, üzengi” derken nereden bulmuş bu adları? Daha önce kendi elleriyle yaptığı araç gerecin adını vermiş bu kez de kendi kemiklerine. Öbür kemiklerimiz de öyle; çoğunun adı doğadan alınma: “kaval, leğen, elmacık. ..” Beynini koruyan, birbirine geçmiş kemikleri tasa benzetmiş; “kafatası” demiş adına. Kalp kuşunu koruyan kaburgalar, kafes gibi gelmiş gözüne; “göğüs kafesi” demiş ona da. El parmaklarının en küçüğüne “serçe parmak” demesi ne hoştur! Bakmış orada, küçük, işlevsiz gibi görünen; ama sevimli mi sevimli bir parmakçık var. “Bunun adı ne olsun? Hadi buna da ‘serçe parmak’ diyelim.” demiş. Sezen Aksu‘nun “Minik Serçe” oluşu da doğadan insana bir aktarma değil mi?
    Doğada gördüğü kimi özelliklere verdiği adları da aktarmış kendisine. “Bodur” sözcüğünü önce maki türü bitkiler için kullanmışsa, dalga geçmek istediği arkadaşına da “Bodur Sülo” diye takılmış. Benim bir öykü kitabımın adı, Eski Bir Balerin’dir mesela. Türkçede eski, insan dışındaki varlıklar için kullanılır; insan için yaşlı denir. Ben de o balerini nesneleştirmek için vermiştim o adı. (Türkçenin İngilizceye göre bir zenginliği daha! İngilizcede insan için de eşya için de aynı sözcük kullanılır: “old”.) Kız çocuklarına verdiğimiz adların çoğu çiçek adıdır; yani doğadan alınma adlar. Durmadan kendi ailesinden söz eden öğretmenler gibi olduğumun farkındayım. Oğlumdan ve kocamdan söz etmeyeceğim de kızımın adının Pelin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Kendisine adının Latince karşılığının “Artemisia absinthum” olduğunu söyleyecek halimiz yoktu. “Pelin ne demek?” diye sorduğunda “karın ağrısına iyi gelen bir ot” olduğunu söyledik. Kendisine bir ot adı verdiğimiz için bize kırılıp kırılmadığını hiç söylemedi; umarım memnundur adından. Kız çocuklarımıza ot, çiçek adları verdiğimiz gibi, erkek çocuklarımıza da hayvan adları vermekten hoşlanırız. Bu arada en yararlı hayvanların hakkı yenir; onlar oğlan çocuklarına ad olarak verilmez de en vahşi, en yırtıcı hayvanlarınkiler verilir: Aslan, kaplan, kartal, şahin, doğan… Öbürlerini, o yararlı olanlarını söylemiyorum. Kitabımızı eşekle, inekle doldurmayalım şimdi.

    Duyular Arasındaki Aktarmalar
    Çeşitli duyu alanlarına ait sözcükler de kendi duyu alanı kapsamından alınıp başka bir duyuya aktarılmış. Örneğin “sert”, dokunma duyusuyla ilgili bir sözcükken “sert ses”te işitmeye, “sert içki” de tatmaya, “sert koku”da koklamaya, “sert adam”da görmeye aktarılmış. Zaten beş duyumuz var. Arada bir, kendi temel anlamında da kullanıldığını düşünürsek bütün duyularımız için kullanabiliyoruz “sert” sözcüğünü demek ki! Tabii algıladığımız şeyin sert olması koşuluyla. “Ekşi” sözcüğü, tatmayla ilgilidir; ama “ekşi koku” dendiğinde koklamaya geçmiş olur. “Tatlı”, tat alma duyusuyla ilgilidir; ama “tatlı söz” dendiğinde işitmeye, “tatlı çocuk” dendiğinde görmeye geçer.

    Somutlaştırma
    Temel anlamı somut olan sözcüklere soyut bir yan anlam kazandırılmasıdır. Bu tanım, aklınızı karıştırmış olabilir. Sözcüklere soyut yan anlam kazandırılıyorsa üstteki başlığın da “soyutlaştırma” olması gerekmiyor mu? Hayır, gerekmiyor. Sözcükler soyut anlam kazanıyor; ama iletilmeye çalışılan anlam bu sayede somutluk, görünürlük kazanıyor. Anlatmaya çalıştığım anlam olayı, sözcüklerin soyutlaştırılması yoluyla anlamın somutlanması demek oluyor. Şimdi örneklere geçtiğimde daha iyi anlaşılacak. “Bir bitkiyi üretmek için toprağa tohum atmak ya da gömmek” gibi somut bir anlam taşıyan “ekmek” eylemi, “bir şeyin başlamasına yol açacak nedenleri hazırlamak” (“fesat tohumları ekmek”te olduğu gibi) anlamına geldiğinde soyutlaşmıştır; ama kendisi soyutlaşırken “insanların kötülük düşünmesine yol açmak” gibi soyut bir anlamı da somutlaştırmıştır. Şimdi de tersinden anlatmayı deneyeyim. Varlığı ile yokluğu belli olmayan, dikkati çekmeyen, kendini gösteremeyen bir arkadaşınız var diyelim, onun bu durumunu anlatmak epeyce zor; çünkü soyut bir durum bu. İşte bu zorluğun üstesinden gelmek için “silik” sözcüğünü kullandınız mı somutlaştırmaya başvurdunuz demektir. Silik sözcüğü, arkadaşınızın bu durumunu, söylediğiniz kişinin gözünde somutlaştırdı. Oysa silik sözcüğünün temel anlamı nedir? Son derece somut bir anlam: “Üstündeki yazı ve çizgiler silinmiş, bozulmuş, aşınmış olan”.
    Arkadaş’lı bir örnek daha vereyim: Bu kez arkadaşınız sevimsiz, kimseye güler yüz göstermeyen, her şeye, herkese uzak duran biri. Onu en iyi anlatan sözcük, “soğuk” olurdu, değil mi? Oysa “soğuk” nedir aslında? Dokunma duyusuyla algılayabileceğimiz (yani somut), düşük ısıya sahip olma durumudur. Yine aynı şeyi yapmış olduk. Anlatılması zor bir durumu ya da kavramı, herkesin zihninde zaten bir çağrışımı olan somut bir sözcükle anlattık; böylece sözcük soyutlaşırken, iletmeye çalıştığımız anlam somutlaştı; yani amacımıza ulaşmış olduk. Amacımız, her zaman, daha iyi anlatabilmek. Şimdi somutlaştırmanın bilinen adını da söyleyebilirim artık: MECAZ. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım şey, mecazdı. Bunu niye baştan söylemediğime gelince. .. Bir mecaz tanımı var ki kafamızda illet bir şeydir: “Bir sözcüğün sözlük anlamı dışında kullanılması.” Bir kere sözlük anlamı nedir? Sözcüğün bütün anlamları sözlükte yok mu? Diyeceksiniz ki “temel anlam” kastediliyor. Yine yanlış. Temel anlam dışındaki bütün anlamlar mecaz değildir ki! “Yüz” sözcüğü, “çehre, surat” anlamına gelir; bu, sözcüğün temel anlamıdır. “Yastığın yüzü, yorganın yüzü” dediğimizde temel anlam değildir; peki, mecaz mıdır? Mecaz da değildir. Yalnızca yan anlamdır. Mecaz bir yan anlamdır; ama bütün yan anlamlar mecaz değildir.
    Bir sözcüğün mecaz anlam taşıması için, somuttan soyuta geçmesi şarttır. Başka bir sözcüğü, “burun” sözcüğünü alalım şimdi.

Burun Karadenizlilerin burnu kemerli olur.
(duyu organı, TA-somut)
Adanın kuzeyindeki burnun üstündedir
evi. (“çıkıntı”, YA-somut)
Adamda bir burun, bir burun; burnundan
yanına varılmıyor, (“kibir”, YA-soyut);
yani somutlaştırma; yani MECAZ.

    Sıklıkla başvurduğumuz bir anlam olayıdır somutlaştırma. Türkçenin temelde somut bir dil olduğunu az önce söylemiştim. Sözcüklerimizin en büyük bölümü somut anlam taşıdığından, soyut anlamları iyi anlatabilmek için biraz da zorunlu olarak başvururuz somutlaştırmaya. Yani “mecaz” adı verilen anlam olayı çok önemlidir.

    AD AKTARMASI
    Bir adın, kendisiyle ilgili, ilişkili, onun kapsamı içinde bulunan başka bir adın yerine kullanılmasıdır. Deyiş aktarmalarında asıl belirleyici, iki kavram arasındaki benzerlik ilişkisiyken (örneğin “göz” sözcüğünü, “iğnenin gözü” biçiminde kullandığımızda organ olan göz ile iğnenin deliği arasında bir benzerlik ilişkisi kurmuşuzdur.) burada ilişki, kavramların, birbirinin kapsama alanında bulunmasından ibarettir. Daha kısa yoldan anlatma isteğine yanıt veren bir anlam olayıdır ad aktarması. “Okul” sözcüğünü düşünelim. Nedir okul? “Öğrenimin sağlandığı yer.” Tanımı geniş tutmuyorum, herkes okulun ne olduğunu biliyor. “Okul boyanıyor.” dediğimizde, “o yer” boyanıyormuş, bunu anlarız. Peki, “Okul dağıldı.” dediğimizde? Deprem sonrası görüntülerindeki gibi mi? Çimentosu, demiri, doğraması kopmuş, ayrılmış mı birbirinden? Hayır; okuldaki öğrencilerin, o günkü öğrenimlerini bitirip evlerine gitmek üzere okuldan çıktıklarını anlıyoruz. Öyleyse “okul” burada “öğrenciler” yerine kullanılmış. Öğrenci, okulun çağrışımları arasında bir sözcük. Onun bir parçası, öyleyse parçanın yerine, bütün kullanılmış. Sezon başında ilanlar görürüz: “1 Ekimde perdeler açılıyor.” Hangi perdeler? Evlerimizde, o güne kadar açmadığımız perdeleri bile o gün açmamız mı emrediliyor. Yok, kimse böyle anlamaz zaten. 1 Ekimde tiyatro sezonu başlıyormuş. Burada da “perde”, tiyatronun kapsamı içinde bir sözcük ve “tiyatro” yerine kullanılmış. Yani burada da bütünün yerine parça geçmiş.
    “Orhan Veli‘yi çok severim.” diyen kişiye, “Tanır miydin rahmetliyi?” demez kimse; çünkü Orhan Veli derken kaşını gözünü değil, şiirlerini kastettiğini bilir. Günlük yaşamda o kadar sık kullanılır ki ad aktarması! Dolmuşa bindiniz. Arkanızdan biri, omzunuza vurup bir on milyonluk uzatıyor burnunuza doğru. “Bir Taksim.” Şeytana uymayıp söylenmiyorsunuz adama, parayı alıp şoföre uzatıyorsunuz: “Bir Taksim.” Taksim’i mi satıyoruz; ne oluyor? On milyona mı gidiyor Taksim? Asıl söylemeniz gereken şey şu: “Bu on milyondan, Taksim’e kadar olan yola belirlemiş olduğunuz ücreti alıp kalanını geri verir misiniz?” Şoföre böyle söyleseniz, hele yoğun bir trafikte, canı burnuna gelmiş bir şoförse, döver sizi. O da biliyor “Bir Taksim”in ne anlama geldiğini, siz de. Öyleyse lafı uzatmaya ne gerek var?
    Anlaşıldığını varsayarak ad aktarmasının, daha çok bilinen adını açıklayabilirim artık: Mecazımürsel. Bunun ders olarak anlatılması da gariptir çoğu kez. “Hocam, ben bu mecazımürseli anlamadım.” diyen öğrenciye, sinirlenmişse öğretmeni, sözcükleri ters yüz edince anlaşılabilirmiş gibi, “Çocuğum,” der. “Ne var anlaşılmayacak, mürsel mecaz işte!” Ad aktarmasıyla akrabalığından dolayı, tam burada “dolaylama”ya da değinelim.

    Dolaylama
    Dolaylama ile ad aktarması arasında hem yakınlık hem de karşıtlık ilişkisi vardır; çünkü dolaylama, ad aktarmasının bir türüdür; ama daha az sözcük kullanılmasını değil, süs uğruna daha çok sözcük kullanılmasını gerekli kılar. Yani ad aktarması sözcük tasarrufu sağlarken dolaylama sözcük israfıdır.
    Nedir dolaylama? Tek sözcükle anlatılabilecek bir kavramın çok sözcükle süslü ve dolaylı yoldan anlatılmasıdır. Atatürk dendiğinde herkes Mustafa Kemal‘i anlayacağı halde “büyük kurtarıcı”, “ulu önder” gibi anlatımların tümü de “Atatürk” adına bağlı çağrışımlar olduğundan ad aktarması; aslından daha çok sözcük gerektirdiğinden dolaylamadır. Kıbrıs yerine “yavru vatan”, aslan yerine “ormanlar kralı”, turizm için “bacasız sanayi”, kömür için “kara elmas” sözlerinin kullanılması hep birer dolaylama örneğidir.
    Görüldüğü gibi sözcükler, ait olduğu kavramdan başka bir kavrama aktarıldığında yan anlam kazanıyor. Bu, daima dilin içinde olur. Bir sözcük tek basınayken temel anlamdadır. Yanına koyduğumuz sözcüğün anlamından etkilenerek anlamını değiştirir. Bu etkileşimi bir çeşit çarpma eylemi gibi düşünmek mümkün. “Üst” sözcüğünü ele alalım ve ona matematiksel bir değer verelim; a olsun değeri. Hatta a’ya değer biçmek de bizim elimizde; a’nın değerinin de 5 olduğunu düşünelim. Şimdi yanına başka sözcükler getireceğim; şeyler. (“Şey”in matematiksek karşılığı x değil midir?) “Evin üstü”, “toprağın üstü” diye kullandığımızda anlamı değişmedi; yani 5x = 5. Çünkü “üst”, temel anlam olarak, “bir şeyin yukarı, göğe bakan yanı” demekti; hâlâ o demek. “Ev” ve “toprak” sözcükleri “üsf’un anlamını değiştirmedi; onların matematiksel değeri 1. Bizim 5′imiz de hâlâ 5. Şimdi “üst” sözcüğünün yanına, onun anlam değerini değiştirecek başka sözcükler getireceğim sırasıyla. “Karpuzun üstü”, “topun üstü” dediğimde “yukarı bakan yan” anlamı gitti, bitti. Burada “üst”, yanındaki sözcüklerle girdiği etkileşimden dolayı “dış, yüzey” anlamı kazandı. “Üst”ün değeri artık 5 değil. Yanındaki sözcüğün etkileme gücüne göre yeni bir değer kazandı. Bu yuvarlak cisimlerin değeri 2 olsa, bizim “üst”ün değeri 10 oldu. “Çocuğun üstü” (çamur oldu.), “Adamın üstü”(nde eski bir palto vardı.) örneklerinde “üst” sözcüğü, “giysi, giyecek” anlamı kazandı; yine değişti anlamı. “Paranın üstü”, “üst kat”, “üstyan”, “üst makam” vb. örnekleri tek tek incelemeyeceğim; ne demek istediğimin anlaşıldığını düşünüyorum.
    Sözcüklerin yan anlam kazanması başlangıçta ozanların, yazarların, sözlerini etkili kılma çabasından doğmuştur. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım bütün anlam olayları “söz ve anlam sanatları”nın kapsamındadır. Edebiyat derslerinden anımsadığımız bütün o “istiareler, “kinaye”ler, şairlerin bize zorluk çıkarmak ve anlamamızı zorlaştırmak için yaptıkları şeyler değildir; tümünün temelinde bir anlam kaygısı, daha iyi anlatabilme çabası vardır, insandan doğaya aktarmalar kapalı eğretileme (istiare); doğadan insana aktarmalar da açık eğretileme (istiare) kapsamında düşünülebilir. Bunların temelinde hep benzetme (teşbih) vardır. Kimi kavramlar arasındaki yakınlıklardan yararlanarak, zayıfı anlatırken güçlüyü anma sanatı diye tanımlayabileceğimiz benzetme, aktarmaların temelini oluşturur. Birinin kurnazlığından söz edildiğinde “tilki” denmesi, büyük olasılıkla “tilki gibi kurnaz” benzetmesinden doğmuştur. Buraya “Söz ve Anlam Sanatları” diye bir ara başlık koymuyorum. O bilgilere ekleyeceğim pek bir şey yok; söz sanatlarının çoğunun anlam olayı olduğunu bildikten sonra o ezber bilgiye pek ihtiyacımız da yok.

EYLEMLERİN YAN ANLAM KAZANMASI

    Ad soylu sözcükler için söylediğim anlam değişmeleri eylemler için de geçerlidir. Eylem de tek başınayken temel anlam taşır. Yanına aldığı sözcüklerden etkilenerek anlamını değiştirir. Eylemlerdeki bu anlam değişmelerini de yukarıdakine benzer örneklendirmelerle incelemeye alalım şimdi. Bir eylem seçelim ve a değerini verelim ona. Sözlükten bakarak yazıyorum:     Vermek: (Üzerinde ya da yakınında olan bir şeyi) Birisine eriştirmek, iletmek.
    “Bir şey” sözünün özellikle altını çizdim. İşte x bu! Oraya, o x‘in yerine getireceğim sözcükler değiştirecek “vermek” eyleminin anlamını. Demek ki a‘nın anlamı, x ile çarpımıyla belirlenecek.

    Ayşe, kalemi bana verdi.
    (Değişmedi a‘nın anlamı. Vermek, burada da “iletmek, eriştirmek”. Demek henüz temel anlamda “vermek”. Yani, x = 1 ve a‘nın değeri 3 ise, hâlâ 3.)

    Ağa, taşlı küçük tarlayı ırgatına verdi.
    (Vermek, anlamını değiştirdi. Burada artık “eriştirmek, iletmek” değil, “bağışlamak, bırakmak”. İşte yan anlam kazanmaya başladı “vermek”; x‘in değeri 2 ise a = 6, x eğer 5 ise a = 15 oldu.)

    Bize bir öğretmen gibi, saatlerce ders verdi.
    (“Bağışlamak, bırakmak” mı “vermek”in anlamı ya da “iletmek, eriştirmek” mi? îkisi de değil. Burada “bilgi aktarmak” söz konusu; a’ya istediğiniz değeri vermekte özgürsünüz.)
    Artık tümce kurmayacağım; ama şu örneklere bir bakalım birlikte: “zahmet vermek”, “konser vermek”, “borcunu vermek”, “kızını vermek”, “umut vermek”, “yetki vermek”, “ad vermek”, “emek vermek”…
    Yukarıdaki örneklerde “vermek” eyleminin yanına koyduğum adların tümü kendi anlamında. Buna özellikle dikkat etmenizi isteyeceğim; çünkü başka bir konuyla ilgili çengeli, daha buralardayken atmakta yarar var. O konu, deyimler. “Emek, umut, yetki” gibi sözcükler soyut anlam taşımakta; ama dikkat: Kendi anlamları bu zaten; temel anlamları soyut. Eylemle birlikte yanındaki sözcük de anlamından uzaklaşırsa “deyim” oluşur. Bu konuya, ileride, ayrıntısıyla gireceğim; ancak, şimdiden şunu söylemekte yarar var: Deyim, sözcükler kendi anlamından uzaklaştırılarak kurulur. “Ağzının payını vermek” deyimine bu açıdan bir bakalım. Ortada “vermek” eylemi olmadığı gibi, “ağız” da yok, “pay” da yok. Bu sözcükler de anlamını yitirmiş. “Ağzının payını vermek” nedir? Ömer Asım Aksoy‘un Deyimler Sözlüğü’nden yazıyorum anlamını: “Paylamak, sert sözlerle haddini bildirip susturmak.” Görüldüğü gibi, ne “ağız” kendi anlamında ne “pay” ne de “vermek”.
    “Ver elini İstanbul!” gibi örnekleri de bu kapsamda siz düşünün.

Öğretenlere: Adın ve eylemin yan anlam kazanıp kazanmadığını buldurmada en kolay yol olarak bellenen şey, yerine sözcük koydurmaktır. Test tipindeki bir sınavda diyelim ki soru kökünde bir tümce verilmiş. “Aşağıdakilerin hangisinde ‘giriş’ sözcüğü, ‘Yazının giriş bölümünü birkaç kez okumuş; ama bir şey anlamamıştı.’ tümcesindeki anlamıyla kullanılmıştır?” deniyor soruda da. Buradaki “giriş” sözcüğünün “başlangıç” demek olduğunu bulmasını, aşağıdaki tümcelerde de “giriş” sözcüklerinin yerine “başlangıç” sözcüğünü koymasını sakın önermeyin öğrencinize. Çünkü sözcüklerin yan anlamları var ve bu yan anlamlar, öğrencide sizin aklınıza gelmeyen çağrışımlar yapabilir. Sözgelimi “Evin girişi pek dar.” tümcesini seçeneklerden birinde gören öğrenci, “Evin girişi de evin başlangıcıdır. Ev oradan başlamıyor mu?” diye düşünürse ne olacak? Oysa, soru olarak verilen tümcede “giriş” sözcüğü “girizgâh” anlamında kullanılmıştı; “evin girişende ise “antre” anlamında. “Ya ne yapalım?” diyorsanız hemen söyleyeyim: Anlam sorularında daima tasarım ve çağrışım yapmasını önerin öğrencinize. Yerine koyacak sözcük aramasın, o sözcüğün ne anlama geldiğini tam anlasın, yeter.

    Şimdiye kadar gördüklerimizi şöyle özetleyebiliriz: Tek tek sözcüklerin yeni anlam kazanması başlıca dört yönde olmakta:

  • Somut anlamlı sözcüğün somut yan anlam kazanması (Ağzımızdaki “diş”, sarımsağın “diş”i)
  • Somut anlamlı sözcüğün soyut yan anlam kazanması (Ağzımızdaki “dil”, konuşulan “dil”)
  • Soyut anlamlı sözcüğün soyut yan anlam kazanması (Bunun pek fazla örneği yok. Doğan Aksan “aç olma hali” anlamındaki “açlık” sözcüğünün “kıtlık, yoksulluk” anlamına gelmesi örneğini veriyor.)
  • Soyut anlamlı sözcüğün somut yan anlam kazanması (“yaşamın bir dönemi” anlamındaki “gençlik” sözcüğünün, “genç insanların oluşturduğu topluluk” anlamında kullanılması ya da “düz olmayan, çarpık” anlamındaki “eğri”nin “çizgi” anlamını kazanması; hatta bir geometrik şekle ad olması).

SÖZÜN ANLAMI

    Söz ile sözcük arasındaki ayrıma değinmeliyim önce. Çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmaları yanıltmamalı; biz aralarına kesin bir çizgi çekmek zorundayız. Bir kere aralarında boyut farkı var. Sözcük (sonundaki -cük her ne kadar yapım ekiyse de tümden dışta bırakmadığı küçültme anlamının da katkısıyla) sözden küçük olandır gerçekten. Sözcük, bir anlam birimidir, tektir; her anlama bir sözcük düşer. Öyleyse, sözün sözcükten büyük olması için en az iki birim olma zorunluluğu vardır. Başka bir deyişle söz, en az iki sözcüktür. Sözcüklerin yan yana gelmesinde mantık belirleyici olur. “Mor elbise, mor dağlar” dendiğindeki uyumun, “mor ahlak” dendiğinde yitmesi bundandır. Mantıklı bağdaştırmalar üzerinde duracağız burada, hatta daha çok kalıplaşmış sözler üstünde. Peki, neleri sayabiliriz “söz” kapsamında? En az iki sözcükten oluşan bütün sözcük öbeklerini.

    İkilemeler
    Aynı sözcüklerin, yakın ve karşıt anlamlı sözcüklerin ya da ses benzerliği taşıyan sözcüklerin yinelenmesiyle oluşan sözcük öbekleridir.

  • Aynı sözcüğün yinelenmesiyle kurulanlar: iri iri, yeşil yeşil, hızlı hızlı…
  • Yakın anlamlı sözcüklerle kurulanlar: eş dost, bıkmak usanmak, kılık kıyafet…
  • Karşıt anlamlı sözcüklerle kurulanlar: ileri geri, aşağı yukarı, dost düşman…
  • Kimi zaman yalnızca ses benzerliği yeter ikileme kurmak için: eski püskü, eğri büğrü, abuk sabuk…
  • Kimi zaman da ilk sözcüğün, başındaki harfin yerine “m” konarak yinelenmesi: boncuk moncuk, ev mev, şaka maka…
  • Kimi zaman bunlara bile gerek kalmaz: bakkal çakkal, falan fıstık, falan filan…

    Sözcük Öbekleri
    İlgeç (edat) öbeklerinden tamlamalara kadar iki sözcükten oluştuğu halde temelde tek kavramı karşılayan bütün sözleri bu kapsamda düşünebiliriz. Görevleri değişebildiği gibi, anlamları da bağlama, yani tümcenin neresinde, nasıl kullanıldığına göre değişen bu öbeklerin anlamları üstünde, bu yüzden, durmaya pek gerek yok.

    Sabaha kadar, aşağı doğru, kitabın kapağı, sarı hırka…

    Söz Mecazı
Kimilerini “imge” sayabileceğimiz “söz mecazı”, tanımını adında taşıyor aslında. Tek sözcüğün değil, sözün (en az iki sözcüğün) somut temel anlamından uzaklaşarak soyut bir yan anlam kazanması. Ali Püsküllüoğlu, Edebiyat Sözlüğü’nde şöyle tanımlıyor imgeyi:: “Yazınsal ürünlerde, özellikle de şiirde dile getirilmek isteneni daha canlı, daha etkili, duyumsanabilir, göz önüne getirilebilir bir biçimde anlatmak için, onunla başka şeyler arasında bağlantı kurularak zihinde canlandırılan yeni biçimlerdir.” Birkaç sayfa öncesine dönerseniz “mecaz”a da benzer bir tanım yaptığımızı göreceksiniz. Çünkü, temel anlamı somut tek sözcüğün, soyut yan anlam kazanması “mecaz”, birden çok sözcüğün (söz) aynı işlemden geçmesi de “söz mecazı”dır.
    Deyimlerden tek farkı, deyimlerin kalıplaşmış, söz mecazının ise özgün oluşudur. Tıpkı deyimlerdeki gibi söz mecazını da düz anlamıyla algılamaya kalkmak, insanı gülünç duruma düşürebilir. Mustafa Ekmekçi, yazmanın, konuşmanın, hatta düşünmenin bile yasak olduğu 12 Eylül günlerinde, Cumhuriyet’teki köşesinde sık sık, “Satır aralarını okuyan okurlarım anlamıştır ne demek istediğimi.” gibi tümceler kurardı. Bir arkadaşımın gazeteyi kaldırıp ışığa tuttuğunu, satır arasında ne yazdığını bulmaya çalıştığını anımsarım bugün bile. Üstelik çocuk falan değildi; ama satır arası okuma’nın, orada “açıktan açığa söylenmese de sezdirilen kimi şeyleri anlamak” demek olduğunu kavrayamamış.
    “Toprağının özsuyuyla beslenmek” sözünde sözgelimi, bilmediğimiz hiçbir sözcük yoktur; ama yine de hiçbir sözcük temel anlamında kullanılmamıştır. “Ülkesinin kültürünü özümlemek”biçiminde verebileceğimiz soyut anlam, “toprak”, “özsu”, “beslenmek” gibi temel anlamı somut sözcüklerle iletildiği için gözümüzde somutluk kazanmaktadır. Cemal Süreya‘nın, Yunus Emre‘yi anarken “Türkçenin süt dişleri”nden söz etmesi, uzaktaki İstanbul’u “feodaliteyi süpüren byıklarıyla” anlatması, hep birer imge örneği sayılabilir.

    Deyim
    En az iki sözcüğün kendi temel anlamlarını yitirerek, yeni ve soyut bir kavramı karşılamasıdır.     Bu tanımdan çıkarabileceğimiz ipuçlarından (satır aralarını okumaktan) başlayarak deyimlerin özelliklerini sıralamaya çalışalım şimdi:

  1. Tek sözcüklü deyim olmaz. Öyleyse tek bir sözcüğün “deyim anlam”ından söz etmek doğru değildir. Sözcüklerin oluşturduğu “deyimin anlamı”ndan söz edilebilir ancak.
  2. Deyimi oluşturan sözcükler TA’ya (temel anlamlarına) bir biçimde bağlı olmakla birlikte, bütünüyle TA taşımaz.
  3. Deyimin karşıladığı kavram, anlatılması güç, soyut bir kavramdır. Deyimi oluşturan sözcüklerin ise TA’ları somut. Öyleyse deyim, bir “somutlaştırma” olayıdır. (O zaman bir soru: Somutlaştırma ile ne farkı var deyimin? Çok basit. Somutlaştırma, tek sözcükle yapılır; deyim ise en az iki sözcük olmak zorundadır.)
  4. Deyimlerin, özellikle Türkçe açısından bize gösterdiği kimi gerçeklere de şöylece bir baktıktan sonra özelliklerine geçeceğim. Deyim bilmeyen kişinin Türkçeyi bütün olanaklarıyla kullanmasından söz edemeyiz; çünkü deyimler, gerçekten Türkçenin önemli bir zenginliğidir. Ancak, Türkçenin deyim bakımından bu kadar zengin olması, bize aynı zamanda Türkçenin yoksulluğunu da göstermez mi? Halk (deyimi halk yapar), sözcük olarak karşılığını bulamadığı soyut kavramları karşılamak üzere oluşturur deyimleri, öyleyse Türkçenin en önemli zenginliği sayılan deyimler, aynı zamanda aydın ve sanatçılarımızın, Türkçenin soyut kavram gereksinmesini karşılamakta yetersiz kaldığının da göstergesidir.
  5. Deyim, kaç sözcükten oluşmuş olursa olsun bir (tek) soyut anlamı karşılar.
  6. Kalıplaşmıştır. Hem biçim olarak hem anlam olarak. Sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştığı için, o deyimi bilmeyen kişi, sözcüklerden giderek deyimin anlamını çıkaramaz. Biçimsel kalıplaşma: Deyimi oluşturan sözcüklerin yerleri değiştirilemez. Deyim başka dile sözcük sözcük çevrilemez; dil içi çeviri bile yapılamaz. “Başı çekmek”: Önde gitmek, lider olmaktır. “Baş” ile “kafa” sözcükleri yakın anlamdadır; ama “baş” yerine “kafa” sözcüğünü koyarsak eski deyimle ilgisi olmayan, bambaşka bir deyim çıkar karşımıza: “Kafayı çekmek.” Bu yeni deyimin öncülükle değil içki ile ilişkisi vardır ancak. Anlamsal kalıplaşma: Deyim bir bütün olarak hangi anlama geliyorsa hep o anlama gelir. Kişilerin deyimi başka anlamda kullanma çabası, olsa olsa onların Türkçeyi iyi bilmediklerini kanıtlamaya yarar. “Etekleri tutuşmak” ve “etekleri zil çalmak” deyimlerinin ikisi de “acele, telaş” anlamı içerir; ama ilkinde bir panik durumu, ikincisinde ise sevinçli bir telaş anlamı gizlidir. Birbirine çok yakın bu iki deyim bile birbirinin yerine kullanılamaz.
  7. Bir durumu, bir davranışı, bir duyguyu anlatır. En çok bu özelliğiyle atasözünden ayrılır.
  8. Bir zamanlar halkın, sözü dinlenen kişileri tarafından yapılmış icatlardır. Halkın ortak malı olmaları, halkın ortaklaşa üretimi gibi algılanmamalıdır. Deyimi de ilk söyleyen birileri vardı. Ancak beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak malı olmuştur deyimler; tıpkı anonim halk edebiyatı ürünü olan türküler, maniler gibi.
  9. Halk tarafından benimsenecek, kullanılacak kadar beğenilmesi koşuluyla her an, yeni deyimler oluşabilir.
  10. Çoğu “-mak, -mek”le bittiği için, kişiye ve zamana göre çekimlenebilir: “Saçı(mı/m) süpürge et(tim/ti/miş)” Ancak tümce biçiminde olan deyimler de vardır. “Atı alan Üsküdar’ı geçti.” gibi, “Gelen ağam, giden paşam.” ya da “Dışı seni yakar, içi beni.” gibi.

    Atasözü
    Bir deneyimi, birikimi aktarırken değer yargısı oluşturan ve değer yargılarını yaşatan, akılda kalıcı, özlü sözlerdir.
    Atasözlerinin özelliklerini maddelerken bu tanımdan yola çıkalım:

  1. Atasözü bir deneyimi, bir birikimi aktarır. Ellerinde yazıya geçirme olanağı bulunmayan halk bilgeleri, kendi yaşadıkları deneyimi (ki deneyim, yaşayarak edinilir) ve birikimi (birikim için uzun yaşamaya gerek yok; genç yaşta zengin bir birikim edinmek mümkün) ancak sözle aktarabilirlerdi, öyle de yapmışlar.
  2. Kişilerin değer yargıları olduğu gibi, toplumların da değer yargıları vardır. Adını anımsayamadığım eski bir Afrika kabilesinde kendi başının çaresine bakamayan aile büyüğünü götürüp ormanın derinliklerine bırakmak büyük oğula düşen ve savsaklanamayacak bir görevken bizim toplum yapımızda büyüğün ölmesini beklemek ya da bunu beklediğini hissettirecek biçimde konuşmak bile ayıptır. “Ayıp”, toplumsal değer yargılarına ters düşmekten başka bir şey değildir zaten. Atasözleri bu değer yargılarını oluşturmakla kalmaz, sürmesini de sağlar.
  3. Pek çok atasözünde akılda kalıcılığın sağlanması için ölçüden, uyaktan, söz sanatlarından yararlanılmıştır. “Ak akçe kara gün içindir.”de “ak” ve “kara” sözcükleri karşıtlık (tezat) kullanımına örnek gösterilebilir. “Sakla samanı, gelir zamanı” atasözünde “saman-zaman” sözcükleriyle hem tam uyak sağlanmış hem de aruz ölçüsüyle “imale” yapılmış gibi, “saman”ın “zaman”a benzer biçimde, son hecesinin uzun okunması sağlanmıştır.
  4. Atasözleri özlü sözlerdir.” demiştik “özlü” sözcüğünden, yoğun, az sözcükle çok anlam ileten, derin anlamları anlaşılmalıdır. Atasözleri gerçekten yüzyılların süzgecinden geçerken bütün fazlalıklarından arınmış, öz olarak kalmış sözlerdir.
  5. Deyimden farklı olarak söz değil, tümcedir atasözleri; çünkü bütün atasözleri bir yargı bildirir.
  6. Her ne kadar atalarımızın sözleriyse de tıpkı deyimler gibi, başlangıçta bir kişi tarafından bulunmuş, yaratılmış sözlerdir. Bütün atalara mal edilmesi, ilk söyleyeninin unutulması kadar, toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş olmasıyla da ilgilidir.
  7. Deyimde temel anlam tümüyle ölü bir anlamken atasözünde TA da doğrudur. Ancak atasözünde de asıl kastedilen TA’nın arkasındaki anlamdır. “Ayağını yorganına göre uzat.” atasözünde uzatmazsan ayağın dışarıda kalır, üşütür, hastalanırsın, anlamı doğrudur; ama atasözünün asıl söylemek istediği bu değil, “harcamalarını bütçene göre yapmazsan zor durumda kalırsın” anlamıdır.
  8. Kalıplaşma özelliğiyle deyime benzer; ama deyimden farklı olarak atasözleri, tümce olduğu için, başka dile çevrilebilir.
  9. Kişilerin ve toplumun değer yargıları değiştikçe atasözlerinden de öne çıkanlar, geriye itilenler olur. Sözgelimi, ben yaştakilerin çocukluğunda en çok duydukları atasözleri tasarrufa özendirenlerdi. Tüketim toplumu haline geldikçe bu atasözleri duyulmaz oldu. Yine bir zamanlar geçerli olan “Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya.” gibi, “Peyniri saklayan deri, kadını saklayan eri.” gibi, “Kadının saçı uzun, aklı kısa.” gibi atasözlerinin ilettiği yargılar, günümüz toplumunca benimsenemeyeceğinden bu sözler, ancak şaka yollu kullanılmaktadır.
  10. Atasözleri tümce olduğu için deyimler gibi çekimlenemez.

    Özdeyiş (Vecize):
    Aslında “imzalı sözlerdir” diye tanımlamam yeterli; çünkü atasözlerinden en önemli farkı budur özdeyişlerin. Adı üstünde, onlar da “öz”lü sözdür; ancak, söyleyeni bellidir. Çoğu kez sınıfta tartışma açmak için sorduğum soruyu burada da sorayım: “Peki, söyleyeni belli olmazsa, unutulursa özdeyişlerin atasözüne dönüşme olasılığı var mıdır?” Yanıtını da ben vereceğim mecburen: Vardır; üstelik yüksektir bu olasılık. Ancak bir de koşul vardır: imzasız, söyleyeni unutulmuş bir özdeyişin atasözüne dönüşmesi için hem biçimce, atasözü gibi akılda kalıcı, hatta ölçülü / uyaklı olması gerekir hem de halkın değer yargıları ve daha önce verilmiş anonim ürünlerle içerik açısından benzer özellikler taşıması. Ziya Paşa‘nın “Bed asla necabet mi verir hiç üniforma / Zerduz palan vursan eşek yine eşektir” ya da “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” gibi beyitlerindeki görüşler, “Kızını dövmeyen, dizini döver” diyen halkın değer yargılarıyla örtüşecektir; ama Ziya Paşa’nın terkibibendinde geçen bu türdeki söyleyişlerin orada dile getirildikten sonra mı yaygınlaştığı; yoksa zaten atasözlerinden mi alındığı çok da belli değildir. Bir de örneğin, Beethoven‘in, “Güzel müzik, erkeklerin kalbini yakmalı; kadınların gözünü yaşartmalıdır.” özdeyişi, Beethoven tarafından söylendiği unutulsa da cıvıl cıvıl halk ezgileri yapmış bir toplumca, kendi eserlerini dışlama tehlikesi getireceği için benimsenmeyecektir. Aynı biçimde Nietzsche‘nin, “Gençler, başınızın üstüne şu levhayı asıyorum: ‘Sert olunuz.’” özdeyişi de kendi çocuğunu, olası belalardan uzak tutmak için “Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demesi” yönünde uysallaştıran, “El öpmekle dudak aşınmaz.” diye eğiten bir halkın beklentisiyle örtüşmeyecektir.

TÜMCENİN ANLAMI

    Yargı, genel olarak “olumlu”, “olumsuz” ve “soru” biçimlerinde bildirilir. Burada bunların ayrıntısına girmeyi düşünmüyorum. “Olumlu düz tümce”, “olumsuz eylem tümcesi”, “devrik soru tümcesi” gibi alt bölümlere geçmek istemememin iki nedeni var: Birincisi, anlamca tümce türlerini anlatabilmem için birtakım dilbilgisi terimleri kullanmam gerekir. Oysa o terimleri, sırası geldiğinde ve neden o adı aldıklarını açıklayarak anlatmayı daha kavratıcı buluyorum. Başka bir deyişle şu anda okurlarımın bu terimleri bilmediklerini kabul ediyorum. Her şeyi sıfırdan başlayarak anlatma yolunu seçerken sağlam bir temel oluşturacak, az bilen-çok bilen ayrımına yer vermemiş olacağız. İkincisi, tümcenin anlamının bağlamından koparılarak verilemeyeceğini düşünüyorum. Sözün, söylendiği ya da yazıldığı ortama, zamana bağlı olduğu kadar, belki onlardan çok, içinde yer aldığı bütünün anlamına doğrudan bağlı olması, benim de elimi kolumu bağlıyor. “Gözlerimin gemileri kuş istiyor” (Cemal Süreya) tümcesini neye göre sınıflandıracağız? Bu şiir tümcesini, bir dizesini oluşturduğu şiirden koparıp tek başına anlamlandırmaya çalışmak ne kadar anlamlı? “Gülerdi tramvaylardan küçük bir kız / Bekâreti beyaz dişlerinde” dizelerindeki küçük kızın bekâretini dişlerinde taşıyarak bütün tramvaylardan güldüğünü söylemek Cahit Külebi‘ye haksızlık olmaz mı? “Hava kurşun gibi ağır” bir tümcedir; ama Nâzım Hikmet, bunun ardından, “Bağır bağır bağırıyorum” dediğinde hemen bağırmanın nedenine dönüşmüyor mu? “Hiçbir derdim yoktur ki yarım saat kitap okumayla geçmesin.” tümcesinin, “Yarım saat kitap okumak bütün dertlerimi geçirmeye yeter.” anlamına geldiğini, üstelik çok akıllı, çok çalışkan bir öğrencime anlatmaya çalışırken göbeğim çatlamıştı da matematik yetişmişti imdadıma. Ben “Bütün dertleri geçiyormuş işte!” dedikçe, öğrencim, “Geçmesin, diyor hocam.” diye diretiyordu. Ama, “yoktur” = (-), “geçmesin” = (-), diye değerleri ona buldurduktan sonra, “Eksiyle eksinin çarpımı?” diye sorunca, tümcenin anlamının nasıl olup da olumluya döndüğünü şıp diye anlamıştı.
    Bütün sözcükleri bugün de kullanıldığı halde eski bir şarkıda geçen, “İstemezsin ben perişan olduğum” dizimi günümüze nasıl uymuyorsa (Günümüzde, “Benimperişan olmamı istemezsin.”diye söylerdik herhalde bu anlamı.), yabancı dilden (bu yabancı dil, son on yıllarda yalnızca İngilizce olmakta) yapılan çeviriler de Türkçenin dil mantığına çoğu kez uymamakta. Çeviri yoluyla giren yeni söz dizimlerinin tümüne karşı değilim; yeni anlatım olanakları sağlayacak dizimlere başımın üstünde yer verebilirim; ancak, “Bir yakının öldü mü?” ya da “Bir yakınını kaybettin mi hiç?” demek varken ve kastedilen anlam tam da buyken, “Ölen birini tanıyor muydun?” denmişse bu tümceyi Türkçenin içinde bir yere oturtamayız.
    Cengiz Bektaş, anlatmıştı bir toplantıda. Azerbaycanlı yazar Anar, Türkiyeli Türklerin “Hoşuma gitti.” biçimindeki kullanımlarını eleştiriyor; “Niye ‘gitti’ diyorsunuz? Güzel bir şeyse gelsin, niye gidiyor?” diye soruyormuş. Çünkü Azeri Türkçesinde “Hoşuma gitti.” değil, “Hoşuma geldi.” denmekteymiş.
    Aynı dilin farklı coğrafyalardaki kullanımları birbirinden farklı olduğu gibi aynı tümce, çeşitli bağlamlarda farklı anlamlara gelebilir. “Çocuk oturuyor mu?” tümcesi, 2-3 aylık bir bebek kastedilerek sorulmuşsa “Kendi kendine oturma becerisi edindi mi?”, dolmuşta annesinin yanındaki çocuk gösterilerek söylenmişse “Çocuk için de ayrıca ücret ödeyecek misiniz?” anlamına gelmekte.
    Gündelik dilde kurduğumuz pek çok tümce, tek başına ne kadar anlamlıdır? “Yanında arkadaşları da mı varmış?” bir soru tümcesidir; ama bu tümcenin sonuna getireceğimiz bir “ne” (“Yanında arkadaşları da mı varmış ne!”) hemen başka anlam ayırtıları katmıyor mu tümceye? Söylememe isteği, ayıplama, aşağılama, tahmin vb. “O da sorulur mu?” tümcesinin duygu yükünü bir düşünelim. Sevecenlik mi, bağışlama mı, aşağılama mı, alay mı? Ne? Hangi kapsamda düşünülmeli? Tamam, uzattım; kesiyorum. Tümcenin anlamına, daha sonraki konuların içinde, yeri geldiğinde değinilecek. Bu konuda ayrıntılı bilgi isteyenlere Rasim Şimşek‘in Örneklerle Türkçe Sözdizimi kitabını öneriyorum.

Öğretenlere: öğrencilerinizin pek çok sözcüğün anlamını bilmesinden daha önemli olan, sözcükleri yerli yerinde kullanabilmeleridir. Bu becerinin kazanılmasında (itiraf edeyim ki) konuyla ilgili ayrıntıların bilinmesi çok da büyük bir katkı sağlamaz. Yalnız öğrencinin değil, herkesin, hepimizin sözcük dağarını zenginleştirmekte özenle hazırlanmış bulmacaları çözmekten tutun, sözlük karıştırmaya kadar pek çok şeyin yararı vardır. Yine de en önemli katkı, okumanın ve yazmanındır. Kurmaca türlerden (öykü, roman…) ne kadar çok okursa kişi, anlam alanı o kadar zenginleşir. Yazmanın ya da yazmaya çalışmanın da tam bu anlamda büyük bir katkısı olabilir. Kafasındaki kavramı nasıl ileteceğini bilemeyen, o kavramı eksiksiz karşılayacak sözcüğü bulamayan kişi, kendisindeki eksikliği derinden fark edebilir. Öğrencilere olabildiğince farklı türlerde, farklı biçimlerde yazma çalışmaları yaptırmak, onların bu ihtiyaçlarının farkına varmalarını kolaylaştıracaktır. Bu konuda da “Yaratıcı Yazma” adını vereceğim bir kitapla size yardımcı olmaya çalışacağım. Söz!
Öğrenenlere: öğretenlere söylediklerimden başka, öğrenenlerin (öğrenci sözcüğünü, kendime de pay çıkararak, “benim öğrencim olan” anlamında kullanabilirdim; ancak bu sözcükteki “bir okulla ilişkide olan, bir okula devam etmekte olan” anlamı çok baskın olduğu için, öğrenciler yerine öğrenenler demeyi yeğliyorum. Öğretmen sözcüğünü de aynı gerekçeyle kullanmıyorum. Kastettiğim, öğretmenliği meslek olarak benimsemek değil, öğretmeyi seçmiş olmak.) daha çok gençler olacağını varsayarak deyimler konusuna dikkat çekmek istiyorum. Kişisel gözlemim, gençlerin deyimlerden giderek uzaklaştıkları yönünde. Oysa Türkçede deyimlerin önemi ve ağırlığı çok fazla. Okuryazarların halkla ilişkileri zayıflayalı beri deyimlerden de uzaklaşıldı. Halk özel bir çabayla, öğrenerek kullanmaz deyimleri; kendi kültürel çevresinde zaten o deyimler yaşamaktadır. Büyük kentlerde doğan, oralarda büyüyen gençlerin işi bu bakımdan zor. Deyimlerin güzelliğini, onların kendi başlarına bulup keşfetmeleri lazım. “Buluttan nem kapan” bir adamla “burnundan kıl aldırmayan” bir adam arasındaki farkı anlamak için… Deyim (bu arada atasözü de) sözlüklerini karıştırarak, halk hikâyeleri, destanlar okuyarak, bir zamanlar bizim kuşağın deliler gibi okuduğu Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam kitapları okuyarak…




YABANCI DİLLERİN BASKISINA KARŞI TÜRKÇENİN GÜCÜ

6 04 2007

 Türkçenin çok geniş türetme olanaklarının, canlı imgelerden yararlanan zengin deyimlerinin ve sınırsız anlatım yollarının bulunduğunu göstermeye çalıştık. XI. yüzyıldan bu yana Arapçanın ve özellikle yazın alanında Farsçanın giderek artan etkisi, Tanzimat’tan başlayarak Fransız-cayla ilişkiler ve aydınlarımızın anadilleri karşısındaki tutumları Cumhuriyet’e gelinceye kadar geniş halk kitlelerinin konuştukları dille kültürlü kimselerin, eğitim, bilim ve sanatın dili arasında bir uçurumun açılmasına neden olmuş, Türkçe, öz benliğinden çok şeyler yitirmiştir. Yazı Devrimini izleyen Dil Devrimi Türkçenin benliğine yeniden kavuşmasını amaçlayarak bu yolda küçümsenmeyecek başarılar elde etmiştir. Yabancı kavramları Türkçeden türetmelerle karşılama, anadilinin eski ve lehçelerde, ağızlarda yaşayan, unutulmuş sözcüklerini canlandırma yöntemiyle, dile binlerce sözcük, terim kazandırılmıştır. Günlük konuşma dilinde sık geçen kavramlardan bilim, teknik, sanat dilinin kavramlarına kadar uzayan geniş bir yelpaze içinde binlerce sözcük, bileşik sözcük ve tamlama bugün dile yerleşmiş bulunmaktadır. Bir bölümü başlangıçta yadırganan öğretmen, emekli, tüketim, tüketici, gündem, kamuoyu, bilinçaltı, denizaltı… gibi pek çok sözcük bugün öylesine benimsenmiştir ki, bunların eski karşılıkları olan muallim, mütekait, istihlâk, müstehlik, ruzname, efkâr-ı 197 umumiye, tahte’ş-şuur, taht’el-bahir öğelerini kullanan değil, anımsayan kimse bile pek kalmamıştır. Büyük Atatürk’ün türettiği açı, üçgen, eşit gibi terimlerin yanı sıra, değişik alanlarda birçok yabancı kavram, yerini uzay, çoğul, tekil, deney, izdüşüm, içbükey, akkor, eriyik, çözelti, gösterge, içgüdü, önsezi… gibi öğelere bırakmıştır. En önemli gelişme, Yazı ve Dil Devrimleriyle, toplumun büyük gereksinimi eğitimin, öğrencinin kolayca algılayabileceği Türkçe terimlerle gerçekeştirilme-siydi. Eğitimde ilkokuldan başlayarak bu yolda önemli bir gelişme elde edilmiştir. Hemen belirtmeliyiz ki, alınan bunca yola karşın bugün, değişik nedenlerden doğan eksikliklerimiz, kusurlarımız vardır. Bunları şu noktalarda toplayabiliriz: 1. İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra İngilizcenin bütün dünyada artan ve Türkçeye de yansıyan güçlü etkisi karşısında yeterince duyarlı olmama. 2. İyi bir yabancı dil eğitimi yerine yabancı dille eğitime yönelme. 3. Kimi aydınlarımızın eskiden olduğu gibi bugün de yabancı dile olan eğilim ve tutumları. 4. Yasalarımızda, hukuk dilinde Türkçe açısından, yeterince değişikliklere gidilememiş olması. 5. Radyo, televizyon ve basında, iletişim araçlarında Türkçeye gereken özenin gösterilememesi, özellikle kötü çeviri örnekleriyle dile birtakım yozlaşmış anlatım kalıplarının, bozuk anlatım biçimlerinin yerleşmesi. 6. Türkçe eğitiminde yeterli bir düzeye erişilememiş olması. Bu noktalara kısaca değinmeden önce, bir dilin, başka dillerden hiç etkilenmeden, başka bir dille hiçbir ilişkisi olmadan 198 yaşamasının olanaklı bulunmadığını söylemeliyiz. Ancak yabancı etkiler bir dilin temel sözvarlığını kuşatacak, yabancı kuralları benimsetecek ölçüde olursa bu, o dilin zaman içinde benliğini yitirmesine neden olur. Bugün aydınlarımız, gidiş-dönüş bileti yerine azimet-avdet bileti diyen, tramvay ya da tren durağından mevkif sözcüğüyle söz eden, eşkenar üçgeni müselles-i mütesâviyü’l-adla terimiyle okuyan Osmanlı aydınının tuttuğu yoldan mutlaka uzak durmalıdır. Her alanda, her gün yenileri ortaya çıkan kavramları Türkçeden, türetme ve birleştirme yoluyla karşılamak, bunları kullanmak, Türkçeyi günden güne daha da zenginleştirecektir. Bugün science fiction nasıl bilim kurguya dönmüşse, Türkçede bir türlü doğru dürüst söylenemeyen compu-ter nasıl, yerinde bir buluşla bilgisayar olup çıkmışsa, space shuttle, uzay mekiği; deep freezer, derin dondurucu olarak karşılanmışsa, gereksizce dile giren birçok yabancı öğe de öylece, kolaylıkla karşılanabilir. Günlük yaşamda yer eden İngilizce shock, trend, T-shirt, talk show, scoreboard, fulltime, de-sign gibi yüzlerce örneğin yanı sıra televizyon’u tivi, IMFyi ayemef diye okuyan, HBB’y’ı eyçbibi diye sesleten kimselerin tutumu da anadilimizin zararınadır. Hele dükkân ve firmalarla orada pazarlanan şeylere verilen yabancı adlardan dilin göreceği zarar küçümsenemez. Bu konuda bir yasanın yürürlüğe konması yararlı olacaktır. Birçok ülkede başarılı olarak gerçekleştirilen yabancı dil eğitimi, yerini yabancı dille eğitim ve öğretime bırakmamalı, çocuk ve gençlerimizin karşılaştıkları yeni kavramları anadille-rindeki terimlerle öğrenmelerinin sağlayacağı algılama ve öğrenme kolaylığı gözden uzak tutulmamalıdır. Bugüne kadar gereğince gerçekleştiremediğimiz iyi, düzenli ve amaca uygun bir anadili eğitim-öğretimi her vatandaş için kaçınılmaz bir gereksinmedir. Bunun karşılanmasıyla, radyo, te- 199 levizyon ve yazılı basında Türkçe metinlerin hazırlanmasından okunup yayımlanmasına, söylenişine kadar göze çarpan yanlışlık ve bozukluklar, özellikle, yeterli öğrenim görmüş kimselerin görevlendirilmeleriyle, yavaş yavaş ortadan kalkabilir. Bugüne kadar kötü film çevirileri ve genellikle bozuk çeviri örnekleri anadilimizde aptal kitap, sanırım hastayım, olamaz! gibi pek çok yozlaşmış anlatım biçimlerinin yerleşmesine neden olmuştur. Kimi bilim alanlarında, özellikle hukuk dilinde terimlerin özleştirilmesi konusunda duyulan büyük gereksinme, maznuna nasıl sanık, mevkufa nasıl tutuklu, ehl-i vukufa nasıl bilirkişi denmiş ve bunlar nasıl, eskilerini unutturacak biçimde benim-senmişse, aynı yoldan gidilerek karşılanabilir. Yasalarımız gerekli düzenlemelerle günümüz diline uygun duruma getirilebilir. Son söz olarak belirtmek isteriz ki, hiç kimsenin kuşku duymaması gereken şudur: Türkçe gibi çok eski, çok düzenli, çok güçlü ve doğurgan bir dil, her türlü kavramın anlatımına elverişlidir. Yeter ki, dilimizin gücüne inanalım, anadili bilincinden, anadilimize saygı ve sevgiden uzak olmayalım. 





MANİLERİMİZ MANİLERİMİZDEN SEÇİLMİŞ ÖRNEKLER

6 04 2007

    MANİLERİMİZ MANİLERİMİZDEN SEÇİLMİŞ ÖRNEKLER

 Kitabımızın önsözünde de değindiğimiz gibi, halk ağızlarındaki çeşitli sözler, deyimler ve atasözlerimizle manilerin, türkülerin kaynağı birdir; bunların hepsi aynı gür kaynaktan gelen güçlü, içten anlatım biçimleridir. Nasıl ki, deyim ve atasözleri-miz -pek azı dışında- ilk kez kimin söylediği bilinmeyen, halka mal olmuş, halkın gözlem, buluş ve nüktesini yansıtan öğelerse, manilerimiz de halkın tümüne mal edebileceğimiz söyleyişlerdir. Onlarda Türk insanının ta kendisini buluruz; kültürü, duygululuğu, bilgeliği, inceliğiyle. Aşağıda, binlerce mani içinden, kimi kavram ve konularla ilgili bir bölüm seçilmiş maniyi örnek vermek istiyoruz. Maniler doğu, kuzey ve güneydoğu gibi, mani söyleme geleneğinin en yaygın olduğu yörelerden yapılan derlemelerden toplanmıştır. Manilerde en çok dile getirilen konulardan biri, sevilen kişiye duyulan özlem, ona kavuşamamanın verdiği umutsuzluktur. Sevgilisinin geldiğini duyan kimsenin birdenbire beliren duygulan çok güçlü bir biçimde dile getirilmektedir. Erzurum’dan derlenen aşağıdaki mani ve onun değişik biçimleri bunun bir örneğidir: Gütdim arpa bişmiye Eğildim su işmiye Dadiler yarın gelîr Ganadlandırn uçmıya (Olcay, Erzurum Ağzı, 108)174 174) Aynı maniye Akalın (I, 1181′de) ve Tanalp’ta (Erzurum Manileri, s. 5018) yine rastlıyoruz. 189 Sevgilinin gelişini duyan kimsenin içine düştüğü şaşkınlık ve telaş da şöylece dile getiriliyor: Duvar üstü sarmaşık Kâh kapalı kâh açık Dediler yarin geldi Elimden düştü kaşık (Yağmurdereli, 1963, sayı 1209) Kırım’dan derlenen, buna yakın bir mani de, sevgiliyi anımsayışta bile aynı durumun başa gelebileceğini anlatıyor: Sırma saçlar karışık Men sana oldum âşık Sen hatrime tüşkende Elimden tüşer kaşık (Çeneli, Kırım)175 Aşağıdaki iki mani, sevgilinin gelecek olduğunu düşünmenin bile insanoğlunda yarattığı coşkulu duyguyu çok güçlü bir biçimde dile getirmektedir: Camiler medreseler Yar geliyor deseler Bir kuş kadar canım var Veririm isteseler (Başgöz, s. 25) Arguvanım sarkarım Açılmaya korkarım Yarin geldi deseler Mevta olsam kalkarım (Göksu, s. 40) Tortum’dan derlenen aşağıdaki mani aynı duyguyu daha değişik bir yoldan dile getiriyor: Tortum’dan derlenen biçiminde ise ilk dize “Yindim çayır biçmeye” olarak geçiyor (Bayrak, Tortum 5326). ¦ 175) Selâhattin Olcay’ın Erzurum’dan derlediği şu mani ile aradaki yakınlık ilgi çekicidir: Bahçalarda sarmaşık O yara oldum âşık Her ahlıma gelende Elimden düer gaşıh (Erzurum Ağzı, s. 107). 190 Denizde urganım var Gadife yorganım var Deseler yarin gelmiş Garagöz gurbanım var Sındırgı’dan derlenen ve sevdiğinin askerden gelmesini bekleyen kızın ağzından söylenmiş olan şu mani de kolay söyleyiş ve içtenliğiyle etkili oluyor: Al giydim alsın diye Mor giydim sevsin diye Kimseler istemedim Askerden gelsin diye (Artan, s. 5038) Sevgiliye duyulan özlemin, ona kavuşamamanın verdiği derin üzüntü, getirdiği yıkım ve sevgiliden uzakken duyulan yalnızlık, Rize dolaylarında şöylece dile getiriliyor: Oy bu akan dârâlerU6 Hep gözümün yaşidur Sevip te alamamak Elumun^77 kardaşidur (Günay, Rize, s. 285) Sevginin verdiği acı ve eziklik, zaman zaman içine düşülen umutsuzluk, bunalım, öteki şiir türlerinde olduğu gibi, manilerde de başta gelen konulardandır. Sevgilisinin karşısında, ona olan yangınlığını, sevginin insanı yıkan gücünü dile getiren halk ozanı; Karşıda duran sensin Zülfünü buran sensin Bana cellat kâr etmez Boynumu vuran sensin (Akalın, No. 372) demektedir. Kars dolaylarında söylenen; 176) Dereler. 177) Ölümün. 191 Goşa dilbar goşa dubar Ben may’lam gaşa dilbar Mevlam ayrılık vermesin Göyde uçan guşa dilbar^78 ve Erzurum’da söylenen; Bu dağın ardındayam Gecenin dördündeyem Eller dalgın uyhuda Ben yarın derdindeyem (Palandöken, s. 31) manileri ayrılık tema’sını güçlü bir biçimde ortaya dökmekte, sevgiliden ayrıyken duyulan yalnızlık bir başka manide şöylece dile getirilmektedir: Akşam oldu ikindi Mum şamdana dikildi Herkesin yari geldi Benim boynum büküldü Aynı konunun cinastan yararlanan aşağıdaki manide dile getirilişi bir başka güçlü anlatımın örneğidir: Ay akşamlar akşamlar Gine oldu akşamlar Herkesin yari geldi Garip nerde akşamlar (Palandöken, s. 28) Aşağıdaki manilerde de sevgiliye duyulan özlemin anlatımına tanık oluyoruz: Sarigamışm yolları Eyri büyri gollari Mendil alim süpürim Balam gelen yollari (Caferoğlu, Doğu I, s. 153) 178) Kars’tan derlenen bu manide geçen goşa aynı yörede “çift, çifte” anlamındadır; may’lam (mailem, eğilimliyim), göyde sözccüğü de gökte olarak anlaşılmalıdır. 192 Ahşam arada galdi Fitil yarada galdi Gara gözlü sevdüğüm Bilmem nerede galdi (Tanalp, Erzurum, s. 5018) Ay doğar aşmak ister Al yanak yaşmak ister Benim bu deli gönlüm Yara gavuşmak ister (Bayrak, Tortum, s. 5324) Sigarasını tüttürürken sevdiğini düşünen, bilinmeyen halk ozanı, duygusunu şöylece dile getiriyor: Sf/caram179 ince mince Sen ince ben de ince Sikaramın içine Sihar misun’180 Hadice (Günay, Rize, s. 235) Sevdiğinin bir sesini işitebilmek için onun kendisine beddua etmesine bile razı olan ozan, bunu şöylece şiirleştiriyor: Karşıda guşudum yar Aş goynun üşüdüm yar Ben can diyem sen çor^de Tek sesin işidim yar (Palandöken, s. 34) Sevgiliyle buluşma, biraraya gelme isteğini dile getirirken nükteli bir anlatıma başvuran maniler de vardır: Gokdeki yıldızları Sayalum elli elli Kız babanun evini Tapu ettun besbelli (Günay, Rize, s. 296) 179) Sigaram. 180) Sığar mısın? 181) Buradaki anlamı “acı söz, küfür, beddua”dır. 193 Bağa gel bosdana gel Zülfünü desdele gel Eğer anan goymasa Yalannan hesdele™2 gel (Arpaçay, s. 326) Aynı isteği çok içten ve kolay söyleyişle dile getiren aşağıdaki mani de ilgi çekicidir: Pungar başı pıtırah O yar gelsin oturah Bir o desin bir de ben Bu sevdadan gulturah (Olcay, Erzurum Ağzı, s. 110) Manilerimizin bir bölümünde de sevgilinin güzelliği, çekiciliği ortaya konmaktadır: Bohçalarda üzerlik Dallan delih delih Penbe yanah üsdüne Mavi gözler nazarhh (Palandöken, s. 27) Hoy’dan Teurüz183 görünür Tepesi düz görünür Kız güzgi’yi™* nedisen Üzünnen™5 üz görünür (Saraçoğlu, s. 348) Sular ince akar mı Kenarını yıkar mı Ay gibi yari olan Hiç yıldıza bakar mı (Akalın, s. 29) 182) Hastalan. 183) Tebriz. 184) Aynayı. 185) Yüzünden. 194 Ay doğuyor meşeden Yârim çıktı köşeden Rengini gülden aldı Kokusun menekşeden (Faika, tsamettin, s. 148) Tokadın^85 mezerliği Top biter üzerliği Padişah oğlunda yoh Yarımın güzelliği (Kaya, Sivas IV, 6486) Aile bireyleri arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerden doğan çeşitli duygular, içlenmeler de manilerde dile getirilen konulardandır. Aşağıdaki manilerde evden ayrı düşen bir evladın (büyük bir olasılıkla, evlenip evden ayrılan bir kızın) duygulan açığa vuruluyor: Koyun kuzu yanında Dökün tuzu yanında Anam beni nedecek Oğlu kızı yanında (Akalın, I, 24) Benzeri sızlanışlar da aşağıdaki dizelerde dile getiriliyor: Ben anamın gızıyam Sandıktaki beziyem Galdırdı atdi beni Sanki ben el gızıyam Anamın gizi benem Aşının duzu benem Gidin anneme diyin Gülmemiş gizi benem (Palandöken, s. 26) 186) Tokat’ın. 195 Evlenen kızın, eşinin evini yadırgayışı, içlenişi de şu manide belirtiliyor: Evvel babam evinde Günde yerdim üç öğün Şimdi kocam evinde Günde yerim güç öğün (Akalın, II, 361) Sevgiliye kavuşmanın, onunla birarada olmanın mutluluğunu işleyen ilginç ve özgün manilerimiz de vardır: Küp dibinde gendime’187 Mayilem efendime Ben küçük yarim küçük Uydurmuşam gendime (Kars) Küp içinde gendime Gaynargendi gendine Yarim küçüh ben böyüh Uydurmuşam gendime (Olcay, Erzurum Ağzı, s. 109) Burada Anadolu’nun çok zengin maniler denizinden de birkaç damla sunmakla yetindik. 187) Bulgur.





BİLMECELERİMİZ BİLMECELERİMİZDEN SEÇİLMİŞ ÖRNEKLER

6 04 2007

    BİLMECELERİMİZ  BİLMECELERİMİZDEN SEÇİLMİŞ ÖRNEKLER

Tıpkı atasözleri ve deyimler gibi halk kaynağından gelen, her biri anlambilim açısından üzerinde durulması gerekli birer örnek oluşturan bi/mece’lerimizden seçilmiş örneklere de burada yer vermeyi gerekli gördük. Doğayla iç içe yaşayan Türk insanının yarattığı bilmeceler bir yandan onun doğadaki nesnelerle olan sıkı ilişkisine, maddi ve manevi kültürüne ışık tutmakta, bir yandan da çok özgün buluşlarını, nükte, gözlemleme ve anlatım gücünü ortaya koymaktadır. Örneğin kestaneyi belirgin nitelikleriyle anlatan, Kaftanı kara mintanı sarı İçinden çıktı bir kocakarı^64 bilmecesi incelenecek olursa, bu yemişin dış görünüşünü betimleyen bilmecenin aynı zamanda kestane içinin bir yaşlı kadın yüzü gibi buruşuk görünümünü de yansıttığı, ayrıca, hem uyak (sarı/karı), hem ölçü (5+5) hem de ses yinelemeleriyle (kaf/ka, tanı/tanı) bir şiir anlatımına sahip olduğu görülecektir. Öte yandan anlambilimde bugün anlamsal belirleyiciler (semantic 164) Selâhattin Olcay’ın Erzurum ağzından derlediği bu bilmece o yörede “Gafdani gara mintani sarı İçinden çıhdi birgoca garı” biçimindedir (Erzurum Ağzı, s. 106). Çaldağ ise (s. 3430) Be-şikdüzü’nde şu biçimini saptamıştır: “Kaftanı kara-gömleği sarı Anası yüz yıllık bir kocakarı” 179 markers) adı verilen öğelerin de (burada renk ve biçim açısından) verilmiş olduğu göze çarpmaktadır. Aslında, bilmecelerin temeli de kanımızca, bu belirleyiciler ve anlamsal ayırıcılar (se-mantic distinguishers) aracıyla zihinde bir birleştirme işlemini başararak çözüme ulaşmadır. Ayrıca, deyimlerde bulunan ve önceki bölümlerde değindiğimiz çeşitli aktarmalar bilmecelerde de karşımıza çıkıyor. Anadolu’da bilmece söyleme geleneğinin çok yaygın olduğu görülmektedir. Bilmece sözcüğünün yanı sıra Orta, Kuzey, Güney Anadolu’da metel, Doğu Anadolu’da tapbaca (tapmaca) gibi adlar alan bu söz öğeleri tıpkı maniler gibi, topluluklarda söylenmekte, ilginç örnekleriyle bir halk yaratımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Biz burada, ortak dilimizde çok tanınan örneklere değil, İstanbul ağzında ve özellikle Anadolu ağızlarında yaşayan özgün örneklere yer vermek istiyoruz. Bilmeceler içinde meyve, sebze ve genellikle yiyeceklerle ilgili bulunanların kabarık olduğu görülmektedir: Dal üstünde al yanak (elma) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 62) Kat kattır ama katmer değildir Kırmızıdır ama elma değildir Yenir ama meyve de değildir (soğan) (İstanbul, Tunâra, İstanbul, 5068) Ağaçta kilitli sandık (ceviz) (Bayrı, İstanbul, 62) Üç katlı bir dükkânım var, altı oduncu, ortası uncu, üstü kadifeci (iğde) (Bayrı, İstanbul, 62) Derede kamış Kırk kürk giymiş Yine de üşümüş (mısır) (Aşkun, Bilmecelerimiz I, 5444) 180 Hacılar haca geder Ceht eder gece geder Bir yumurtanın içinde Gırh elli cüce’165 geder (nar) (Kars, Caferoğlu, Doğu I, 72) Ağzı açoh elamet, dibi kızıl kıyamet, Yaş yaş virdim kuri çıhti, peğembere selavat (tandır ve tandır ekmeği) (Bitlis, Zülfikar, 82) Elemez melemez Tandır başına gelemez Gelse de ceriye dönemez (yağ)166 (Erzurum, Caferoğlu, Doğu I, 188) Benim bi ölüm va Gurg dene don keyer^67 Gene götü buz gibi buz gibi (lahana) (Muğla, Caferoğlu, Muğla Ağzı, 130) Bi güçcük çay daşı içinde beyler aşı Düşürüsen aş olu Düşümessen guş olu (yumurta) (Kastamonu, Caferoğlu, Anadolu Ağzı 80) Yumurtayı niteleyen iki ayrı bilmece de şöyledir: Bir acayip nesne gördüm Yanı deyse fırlanır Bir yanı sim bir yanı nar Şimdi cansızdır ama Zaman gelir ki cannanır (Arpaçay, 286) 165) Piliç, civciv. 166) Akhisar ve Cihanbeyli yörelerinde Melemen melemen Ocak başına gelemen biçimi vardır (Caferoğlu, Akhisar ve Cihanbeyli, 21). 167) Giyer. 181 Ak sarayın içinde Sarı sultan oturur (Artan, Gülnar, 3109) Organlarla ilgili aşağıdaki bilmeceler de ilgi çekiyor: Alaca mezer Dünyayı gezer (göz) (Çankırı, Caferoğlu, Anadolu Ağzı I, 134) Başa yapışık Bir sapsız kaşık (kulak) (Bayrı, İstanbul, 61) İnsan yaşamında yeri olan her türlü araç gereç ve nesneler de bilmecelerin konusudur: Ge/iir leyla, gider leyîa, Tek ayah üstünde türer leyla (kapı) (Bitlis, Zülfikâr, 83) Gara taun™8 gamı yanh (baca) (Malatya, Caferoğlu, Güneydoğu, 68) Eğri bügri nere gedirsen? Tepesi delih sene ne (bacayla duman) (Erzurum, S.Olcay, Erzurum, 106) Kara deve çöküp oturur Zülfünü döküp oturur (çadır) (Mersin, Selvi, Mersin, 4668) Bir atım var mihriban Göğsü suda her zaman Gece gündüz kişnemez Arpa saman istemez (kayık) (İstanbul Bayrı, İstanbul, 1964) 168) Tavuk. 182 Yapan satar Alan kullanmaz Kullanan hiç bilmez (tabut) (İstanbul, Tunara, İstanbul) Abdest alır Namaz kılmaz Cemaatten geri kalmaz (cenaze) (Mersin, Selvi, Mersin 4668) Alçacık katır-yüklenir bakır (sacayağı) (Çaldağ, 2, 3459) Dışı dolu, içi yok Dayak yer suçu yok (top) (Bahçeci, Gediz II, 8072) Tarlası beyaz Tohumu gara El eker dil döşiirür169 Bil bahalım bu nedir (kalem, kâğıt) (Malatya, Caferoğlu, Güneydoğu, 41) Uzak uzak yollardan Eğce guş gelir Söylerse de Gözlerinden yaş gelir (mektup) (Gaziantep, Caferoğlu, Güneydoğu, 248) Emer ha emer Belinde şal kemer İstanbul’da at kişner Burda gulun™ emer (telgraf) (Sivas, Caferoğlu, Sivas ve Tokat, 57) 169) Devşirir. 170) Tay. 183 Başında lenger, halvaci değil Belinde zurna, zurnaci değil Gur gur öter, gurbağa değil Kıvrılır yatar, ilan™ değil (nargile) (Erzurum, S.Olcay, Erzurum, 106) Hayvanlarla ilgili bilmecelere de ilgi çekici örnekler verilebilir: Yer altında evleri Eğri büğrü yollan Pek incedir belleri (karınca) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 62) Karşıdan baktım taş Yanma vardım dört ayaklı baş (kaplumbağa) (Yeri verilmemiştir; Aşkun, Bilmecelerimiz, 5444) Gidi gidi gidiver Şu kediyi tutuver Ne tatlıca eti var Püsküllüce götü var (balık) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 62) Dağdan gelir seke seke Kara üzüm töke töke (keçi) (Kerkük ağzı, A.Çay, 75) Yazı yazar kâtip değil Semeri var merkep değil (salyangoz) (Bahçeci, III, 8105) Koyun üstüne düzenlenmiş olan aşağıdaki bilmece değişik biçimleriyle dikkati çekiyor: Altı çeşme içilir Üstü çayır biçilir^72 171) Yılan. 172) Abdulhalûk Çay’ın Anadolu’da Türk Damgası, Koç, Heykel Mezar Taşları ve Türklerde Koç-Koyun Meselesi (Ankara, 1983) adlı kitabında (s. 75) yer alan bu bilmecenin aynı kitapta başka bir biçimi dışında “Üstünü çorap yaptım, içini kebap yaptım, kestim senede bir, büyük bir sevap yaptım” sözlerinden oluşan bir açıklaması daha vardır (s. 75). 184 Bilmecelerimiz içinde müzik aletleriyle ilgili olanlar da vardır: Bir ağacı oymuşlar, içine ses koymuşlar; Yanılmış yalan söylemiş, kulağını burmuşlar (ut) (İstanbul, Bayrı, İstanbul, 64) Bir oğlum var İsmayil Sille yemiye mayii Gulahları demirden Köyneyim var deriden (tef) (S.Olcay, Erzurum, 107) Yukarıdan beri verdiğimiz örneklerde, bilmecelerimizde şiiri oluşturan öğelerden ve değişik aktarmalardan yararlanıldığı, bunların yanı sıra, çok özgün buluşların dile getirildiği görülmektedir. Bu öğelerde kimi zaman çağrışım ilişkilerine başvurulduğu, sözcüklerin ve tamlamaların çağrıştırdığı sözcükler ve tasarımlar aracıyla çözüm doğrultusunda ışık tutulduğu gözlenmektedir. Bizce, yukardaki örnekler arasından bir küçük çay taşı be-timlemesiyle tanıtılan yumurta, üç katlı bir dükkân tasarımıyla canlandırılan iğde, bir kilitli sandık diye nitelenen ceviz, ilginç buluşların tanıklarıdır. Hele çadırın, saçlarını döküp çöken bir kara deveye benzetilişi, özellikle üzerinde durulmaya değer bir benzetme olayıdır. Dildeki öğelerin çağrışım aracıyla başka öğelerle birleştirilmesi olayına tipik bir örnek sayılabilecek olan dal üstünde al yanak bilmecesinde, alışılmış olan elma gibi yanak, elma yanaklı tamlamalarının çağrışım ilişkileriyle, yanağın ben-zetildiği elmaya gönderimde bulunulmuştur. Bilmecelerimizden birçoğunda da müzik aletleriyle ilgili son iki bilmecede olduğu gibi, aynı zamanda nükte öğesinin bulunması ilgimizi çekiyor. 173) Gömleği.





ATASÖZLERİ VE TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ ÖRNEKLERİ

6 04 2007

    ATASÖZLERİ VE TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ ÖRNEKLERİ

Pek çok açıdan insan, dünyanın her yerinde aynıdır. Değişik durumlar ve olaylar karşısındaki davranışlarında, yaşam boyunca kazanılmış deneyimlerinde, duygu, düşünce ve yaşantılarını dile getiren sözlerinde ve yargılarında, toplumlar değişse de benzerlikler, hatta eşlikler vardır. Bu yüzden, başka başka toplumların, birbiriyle hiç ilişkisi olmayan dil birliklerinin sözvarlığı içinde atasözü adını verdiğimiz sözler kimi zaman birbirine yakınlık gösterir; kimi zaman da değişik kültürlerin bilgeliklerini yansıtır biçimde, birbirinden ayrılır. Birkaç örnek üzerinde duralım: Türk’ün yaşam boyunca edindiği deneyimler sonucunda dile getirdiği, Gözden uzak olan gönülden de uzak olur yargısı, güçlü bir atasözüdür. Bu sözün daha XI. yüzyılda Divanü Lûgat-it-Türk’te,119 eski biçimiyle geçtiğini görüyoruz: Közden yırasa kön ülden heme yırar (Gözden uzaklaşsa gönülden dahi uzaklaşır). Aynı yargıyı Fransızcada da çok eskiye giden şu atasözünde buluyoruz: Loin des yeux, loin du cceur (Gözlerden uzak, gönülden uzak). Almancadaki, Aus den Augen aus dem Sinn atasözü de bu gerçeği aynı biçimde dile getiriyor. 119) Çeviri, III, 366. 146 Türkçedeki, Besle kargayı oysun gözünü atasözü de aynıyla Fransızcada karşımıza çıkıyor: Nourris un corbeau il te crevera l’oeil. Demir tavında dövülür ise, yine Fransızcada // faut battre le fer tandis (pendant) qu’il est chaud (Demir sıcakken dövülür) biçiminde vardır. Bu örnekleri, değişik dil birliklerinden atasözleriyle, kolayca çoğaltabiliriz. Ancak bu yakınlık ve eşlikler kimi zaman çeviri yoluyla, dilden dile aktarmalar sonunda ortaya çıkar. Batı dillerindeki birkaç atasözünün Doğu dünyasından masallar, edebiyat ürünleri aracıyla ve çeşitli ilişkiler sonucu olarak çevrildiğini görüyoruz. Aynı biçimde, Batı dillerinden Doğu dillerine yapılan çevirilerle bu kez, Batıdan Doğuya aktarıldığı göze çarpan örnekler de vardır. Türkçenin sözvarlığını atasözleri açısından ele alacak olursak en eski ürünlerinden bugünkü Türkiye Türkçesine, Asya’ya yayılmış çok çeşitli lehçelerden Balkanlar’daki Türkçeye kadar son derece zengin bir atasözleri hazinesiyle karşılaşırız. Bu sözler bir yandan Türk’ün bilgeliğini, zengin düşünce ve ruh dünyasının ürünlerini, karşılaşılan değişik durum ve olaylardan çıkarılan yargıları dile getirmedeki başarısını yansıtmakta, bir yandan da söylenişlerindeki şiirli anlatımla, etkileyici, kolay hatırda kalan anlatım biçimleriyle dikkati çekmektedir. En eski atasözlerimiz içinde, bugün unutulmuş, kullanımdan düşmüş olanlar bulunduğu gibi, yüzyıllardan beri dilden dile dolaşan, kimi az çok değişmiş, kimi hiç değişmeden günümüze ulaşmış olanlar da vardır. Bugün unutulmuş, artık kullanılmayan atasözleri arasında, XI. yüzyılda, Divanü Lûgat-it-Türk’te120 geçen şu örnek ilgi çekicidir, sanıyoruz: Yitiglig anası koyun açar. 120) Çeviri, III, 18-3. 147 İlk bakışta, bugün anlamı kolay çıkarılamayacak olan bu atasözü, yitikli (bir şeyi kaybeden) kişinin, onu annesinin koynunu bile açarak aradığını anlatmakta, bir şeyini yitirenin ısrar ve telaşını, her çareye başvurusunu dile getirmektedir. Konuyu somutlaştırma yoluyla dile getiren söz, bu durumdaki kişinin yapılmayacak şeylere bile yönelebildiğini anlatır. Aynı atasözünü, XVI. yüzyılın başlarında, Güvahî’nin Pendnâme adlı, atasözlerini şiire dönüştürerek biraraya getiren kitabında121′ Yitiklü anasının koynun arar biçiminde görüyoruz. Divanü Lûgat-it-Türk’te122 Avcı nece al bilse adhıg anca yol bilir biçiminde geçen ve avcı ne kadar hile bilirse ayının da o kadar yol bildiğini ortaya koyan atasözü 900 yıldan beri Türkçede yaşamaktadır. Tag tagka kavuşmaz, kişi kişiye ka-uuşur123 sözü ise bugün Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur söylenişiyle yaşamını sürdürüyor. Bugünkü Kar ne kadar çok yağsa yaza kalmaz atasözünün ise XV. yüzyılda Dede Korkut Kitabı’nın başında124 Yapa yapa karlar yağsa yaza kalmaz biçiminde görüldüğünü eklemeliyiz. Bu örneklerin daha pek çoğunu gösterebiliriz.125 Ayrıca, bugüne çok değişerek gelen ve yitenlere de pek çok örnek gösterilebilir. Atasözlerimiz çok değişik konuları ve kavram alanlarını kapsamakta, kimi zaman hissedip de söze dönüştüremediğimiz olguları büyük bir başarıyla sahneleyerek dile getirmektedir. Bu durum özellikle Anadolu ağızlarında kendini belli eder; bundan sonraki bölümde ele alacağımız, ağızlardan derlenmiş örnekler, yazı dilimizde bulunmayan birçok sözün Anadolu’da yaşamakta 121) Yayımlayan Mehmet Hengirmen. Ankara, 1983, s. 35; 1766 numaralı beyit. 122) Çeviri, I, 63. 123) Çeviri, II, 53. 124) M. Ergin, Dede Korkut Kitabı, I, 74 (V. 3): “Yapa yapa karlar yağsa yaza kalmaz, yapağu-lu gökçe çemen güze kalmaz”. 125) Divan’da geçen ve bugüne kadar gelen atasözleri için bkz. Kaya Türkay, Kaşgarlı’dan günümüze gelen atasözleri. TDAY-Belleten, 1980-81, 39-42. 148 olduğunu gösterecektir. Burada, hem ortak dilimizde, hem de ağızlarda geçen ilginç bir örneği vereceğiz. Bir annenin yavrusunu, başkalarından çok değişik bir gözle gördüğü, dünyanın her yerinde bilinen, gözlemlenen bir gerçektir. Türkçe bu gerçeği dile getirirken değişik anlatım yollarından gider. Yazı dilimizde; Kuzguna yavrusu ankâ (şahin, güzel) görünür atasözü bu gerçeği anlatmaya yöneliktir; bu anlatım sırasında kuzgun gibi çok çirkin bir kuş seçilmiş, onun yavrusunun bile anasına güzel göründüğü söylenmiştir. Yazı dilimizdeki Karga yavrusuna bakmış, ‘benim ak pak evladım’ demiş biçimi de buna benzer bir anlatımın tanığıdır. Anadolu ağızlarında aynı durum daha değişik bir biçimde dile getirilir: Kirpi de yavrusunu ‘pamuğum’ diye severmiş (Malatya, ! Sivas, Bölge I). Bu sözle kirpi gibi, her yanı batan bir hayvanın bile yavrusunu, ona hiç yakışmayacak bir sıfatla sevişi örnek gösterilir. Ayrıca; Yapalağın™6 yavrusu, gözüne şahin görünür (Niğde, Bölge I) biçimi de vardır. Ahmet Caferoğlu’nun Kars’tan derlediği; Ellerin balası külden torpahdan Benim balam gülden yarpahdan biçimindeki ninniyi de buna eklemeliyiz.127 İlgi çekici bir durum, Türkiye dışındaki Türk lehçelerinden (Karadeniz-Hazar lehçeleri ya da kuzeybatı lehçelerinden) Kumuk lehçesinde aynı atasözünün yaşamakta olmasıdır. Türkiye Türkçesine “Ayı, yavrusunu ‘bembeyazım’ diyerek, kirpi de ‘yumuşacığım’ diyerek sever” biçiminde aktarılabilecek olan sözün Kumuklardaki söylenişi şöyledir: 126) ‘Baykuş’ anlamında. 127) Ahmet Caferoğlu, Doğu, 152 (Yerli Kars ağzı). 149 Ayuv süyer balasın appagım dep, kirpi süyer balasın yumşagım dep^28 Burada, ilgi çekici bir örnek üzerinde daha durmak istiyoruz: Eski Romalılar, karşılıklı olarak birbirini aşırı ölçüde öven kimseler için “eşek, eşeği okşar” anlamındaki atasözünü kullanırlardı (Asinus asinum fricat). Bu sözün benzerini Rize dolaylarından (îkizdere’den) derlenen şu sözde buluyoruz: Eşek eşeğin gerdanını yalar (Bölge I). Bu örnekte olduğu gibi, yazı dilimizde kullanılan atasözleri-mizde, aşağıda, Anadolu ağızlarında büyük oranda görüleceği gibi, havyanlardan yararlanılarak insanlarla ilgili kavramların, gerçekliği ortaya çıkan olguların dile getirildiği birçok öğe vardır. Bu sözler bir somutlaştırmaya giderek kimi zaman hayvanları konuşturur, onlardan alınan yanıtlarla dünyada karşılaşılan durumları, kimi zaman da onların niteliklerine dayanarak insanların tutum ve davranışlarını ortaya koyar. Örneğin: Ayıya (kurda) ‘Neden ensen kalın?’ demişler, ‘Kendi işimi kendim görürüm’ demiş Eşeği düğüne çağırmışlar, ‘Ya odun eksik, ya su’ demiş Yengece ‘Niçin yan yan gidersin?’ demişler, ‘Serde kabadayılık var’ demiş Köpeğin ahmağı baklavadan pay umar Balık ağa girdikten sonra aklı başına gelir Eşek hoşaftan ne anlar? (Suyunu içer tanesini bırakır) Fare, çıktığı deliği bilir Yörük at, yemini artırır Koyun sürüsüne kurt parasız bekçilik eder Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olur Aç köpek fırın deler İtle yatan bitle kalkar 128) ilhan Çeneli, Kumuk, s. 17. 150 Kedinin kanadı olsaydı serçenin adı olmazdı… gibi. Bu örnekleri kolaylıkla artırabiliriz. Yazı dilimizdeki atasözlerinde, aşağıda ele alacağımız Anadolu ağızlarındaki örneklerde olduğu gibi, bir ritm ve ses uyumu yaratarak sözü çekici kılan, onun bellekte kalmasını sağlayan birtakım öğelerden, sanatlardan yararlanıldığı görülür. Bu tutuma, bir de bu sözlerin içeriklerindeki değer, anlatımlarındaki canlandırma gücü eklenirse atasözlerimizin bu denli kalıcı, sevilen ve güzel olmalarının nedeni ortaya çıkar. Türk atasözlerinin birçoğunda, şiirdeki ölçü, uyak ve ses yinelemesi (Fr. alliteration) gibi öğelerden, kimi zaman bunların birine, kimi zaman da hepsine birden başvurularak, güçlü bir anlatım sağlandığı görülmektedir. Değişik konularla ilgili sözlerden seçtiğimiz aşağıdaki örneklere bu açıdan bir göz atalım: Kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün bör/cü129 örneğinde hem kürkçü ile börkçü, hem de kürkü ile börkü, uyaklı sözcüklerdir. Eskiden düzyazıda “seci” adı verilen uyaklardan yararlanılmıştır. Öte yandan aynı sözde kürk ve börk öğelerinin yi-nelenmesiyle bir alliteration sağlanmıştır. Dazlayan daza düşer, kel başlı kıza düşer sözünde ise hem uyak (daza ve kıza) kullanılmış, hem ses yinelemesi (dazlayan daza) yaratılmış, hem de 7 heceli ölçüden yararlanılmıştır (Dazlayan daza düşer, ilk dize olarak düşünülebilir.) Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur sözünde ve Delikli taş130 yerde kalmaz, deli kız evde kalmaz örneğinde ses yinelemesi kendini belli etmektedir. Anasına bak, kızını al, kenarına bak, bezini al atasözü hem 9 heceli ölçüdedir; hem de uyaktan yararlanmıştır. Ecel geldi cihane, baş ağrısı bahane Yaş kesen baş keser 129) Börk, eskiden kullanılan bir başlık türüdür. 130) Delikli taş, burada “boncuk, değerli süs taşı” anlamındadır. 151 Yaş yetmiş, iş bitmiş Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var Sabreden derviş, muradına ermiş Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır… gibi pek çok örnek de değişik hece sayılarıyla halk şiirindeki ölçülerden yararlanmışlar, aynı zamanda çoğunlukla uyaklara dayanarak ses uyumu sağlamışlardır. Görmemiş görmüş, güle güle ölmüş ve Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa… gibi atasözleri de hem ses yinelemesi, hem de uyaklarla bezenmiş sözlerdendir. Bütün bu örneklerin daha yüzlercesini gösterebiliriz. Kimi araştırıcılar, bu atasözlerinden biraz daha uzun olan, ancak yine, atasözü niteliği taşıyan örnekleri ölçülü söz diye adlandırmaktadırlar.131 Anadolu ağızlarında çok özgün örnekleri bulunan bu sözler, bundan sonraki bölümün sonunda ele alınacaktır.

    Anadolu Ağızlarında Atasözleri Anadolu ağızlarındaki atasözleri üzerinde çalışacak araştırıcının hemen ilgisini çekecek iki önemli özellik vardır, sanıyoruz. Bunlardan biri, yukarıda da değindiğimiz, atasözlerinin bolluğu ve çeşitliliğidir. Gerçekten, ağızlarda hemen her konuda, her kavram alanında pek çok atasözüyle karşılaşıyoruz. İkinci bir özellik ise deyimlerde de karşımıza çıkan, somutlaştırma dediğimiz aktarmalara atasözlerinde de çok sık rastlanmakta olmasıdır. Bunlar insan davranışlarını hayvanlara uygulayarak dile getirmekte, bir sahne düzenleyerek durumu canlı bir biçimde ortaya koymaktadır. Örnek olarak içki içen bir 131) Örneğin bu sözleri biraraya getiren şu kitaba bakılabilir: Nail Tan, Folklorumuzda Ölçülü Sözler, Ankara, 1985. 152 kimsenin birden yüreklenmesi, atıp tutmaya başlaması olayını canlandıran; Keçiye rakı içirmişler, kurdun evini sormuş ya da Keçi şarap içerse deveye meydan okur (A.Çay, s.70) sözleri böyle bir somutlaştırmayla bir gerçeği dile getirmektedir. Eşeğe rakı içirmişler, çulunu bahşiş vermiş (Gaziantep, Bölge I) sözü ise içki içen kimsenin bonkörleşmesi, kimi zaman elindeki avucundakini armağan etmesi durumunu anlatır. Yazı dilimizde, Fakir hırsızlığa çıkmış, ay akşamdan doğmuş biçiminde anlatım bulan atasözünün çok ilgi çekici ve nükteli olan; Kısmeti kesik köpek Kurban ayında sılaya gider (Ordu, Samsun, Bölge I) ve bunun değişik biçimi olan İtin akılsızı (durur durur da) Kurban Bayramında sılaya gider (Gaziantep, Bölge I) gibi benzerleri, yine hayvanlara uygulanarak anlatılan birtakım dünya gerçekleri, ya da bunlara dayanılarak ortaya konan yargılardır. Horoz kendini çöp tepesinde görmüş de müezzin oldum sanmış (Samsun dolaylan, Bölge II) sözü de yine insanlara özgü tutum ve davranışların dile getirilmesi örneğidir. Eşek at ile yarışmış, kuyruğu kulağı karışmış (Kocaeli dolayları, Bölge II) atasözü, yeteneklerine, gücüne bakmaksızın kendinden çok üstün durumdaki kimselerle boy ölçüşmeye kalkışanların sonunu anlatır. Aşağıdaki örnekler de, ağızlardaki hayvanlardan yararlanan anlatım biçimlerinin tanığıdır: Eşeğe dediler gerdan kır, kuyruğunu kaldırdı, marifetini gösterdi (Bitlis)^ Tosbağayı havadan atmışlar, ya göle, ya harmana! demiş (Malatya, Bölge I) 132) Hamza Zülfikar, Bitlis’te derlenmiş atasözleri, deyimler, alkış, kargış ve bilmeceler, s. 72′de özgün biçimi veriliyor: “Eşeğe didile gerdan kır, kuroğuni kaldırdi m’erifeti gösterdi.” 153 Alçak eşek her gün sıpo133 (Kırklareli, Bölge I) Göç geri dönerse topal eşekli (topal deve) öne düşer (İçel, Bölge II) Her horoz zibiUiğinde yavuz™* ya da Herkes zibilliğinin horozu (Gaziantep, Bölge I) Deve deveden geviş, kız kızdan nakış öğrenir.^35 Katır ziyan yapar, eşeklerin kulakları kesilir (Hakkari, Bölge I) Köpek arabanın gölgesinde yatmış da araba benim sanmış (Malatya, Bölge I) Köpek ‘yaza çıkarsam kemikten saray yaptıracağım’ dermiş (Bolu, Bölge I) Tilkinin yüzüne bak da sütünü öyle sağ (İsparta, Bölge I) Anadolu ağızlarında bu türden örneklerin daha yüzlercesi gösterilebilir. Bunların yanı sıra, ağızlarda değişik konular ve durumlarla ilgili, çok çeşitli atasözleriyle karşılaşıyoruz. Türk toplumunda yerleşik olan birtakım yargılar, ağızlarda kimi zaman birden çok sözle dile getirilir. Burada önce, akrabalık ilişkileri, evlenme ve geçinme konusundaki örnekler üzerinde durmak istiyoruz: Yazı dilimizde geçen, Ortak gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş’in yanı sıra ağızlarda Eltinin bohçası eltinin bohçasıyla kavga edermiş (Samsun, Bölge II) Elti eltiden hoş olmaz, elti eteğinden peş’136 olmaz (Tokat, Bölge II) gibi başkaları da vardır. Buna karşılık, bacanakların birbirleriyle iyi geçindikleri, şu atasözünde yankı buluyor: 133) Yazı dilimizdeki “Bodur tavuk her gün piliç” sözüyle karşılaştırılabilir. 134) Yazı dilimizdeki “her horoz kendi çöplüğünde öter” sözüyle karşılaştırabilir. 135) Alanya Folkloru, III, 50′da özgün biçimi şöyle verilmektedir: “Deve deveden geviş, giz gız-dan naaş öğrenir”. 136) Üçetek denen kadın giysisi. 154 İki kardeş bir evde geçinememiş, yedi bacanak bir çavdar sapının gölgesinde geçinmiş (İsparta, Bölge II) Kayın ve baldızı değerlendiren şu söz de ilgi çekicidir: Etler içinde koyun, erkekler içinde kayın, altınlar içinde yaldız, kadınlar içinde baldız (İsparta, Bölge I) Evlenme ve geçinmeyle ilgili olarak Alanya’da derlenen şu sözler de gerçekten özgün ve güzeldir: Alması bir alaca kuş, geçinmesi zemheri ile kış137 (Alanya Folkloru III, 41) sözü, evlenmenin çekiciliği ve kolaylığını, geçinmenin güçlüğünü bir karşıtlık sağlayarak anlatıyor. Yine aynı yörede kullanılan, Soğan çimlendi, gelin dillendi (Alanya Folkloru III, 83) atasözü, evlenen kızın zaman geçtikçe, evliliği eskidikçe dillendiğini, konuşmaya, yakınmaya başladığını anlatır. Anası evinde eşkin olan, kocası evinde düşkün olur”*33 (Alanya Folkloru III, 41) sözü de başka bir gerçeği dile getirmektedir. Evlenmeden önce anasının evinde hızlı, hareketli olan kızın koca evinde düşkün bir duruma gelebileceğini belirtir. Anası besler hurmayla, eloğlu karşılar yarmayla’139 (Burdur, Bölge II) sözü ile anasının evinde el üstünde tutulan kızın koca evinde, alışık olmadığı tutumlarla karşılaşabileceğini özlü u bir anlatımla ortaya koyar. Gelinin, getirdiği çeyize önem verişi, çeyizin gelin için çok fdeğerli olduğu, aşağıdaki sözde dile getirilmiştir: Gelin iskemle getirir, üstünde kendi oturur^40 (Alanya ‘Folkloru III, 61) Yeme içme olmadan, karın doymadan sevginin olamayacağını anlatan, 137) Kuş. sözcüğü kaynakta guş, kış ise gış olarak veriliyor. 138) Eşkin, eşgin biçiminde, düşkün de düşgün olarak veriliyor. Eşgin aynı yörede atın tırısla rahvan arası gidişini anlatır. 139) Yarma, ‘kalın kesilmiş odun1 anlamındadır. 140) İskemle, isgemle; kendide gendi biçiminde verilmektedir. 155 Seviş, gevişten gelir (Alanya Folkloru III, 82) atasözü de aynı yörenin bir deyişidir. Birden fazla kadının aynı evde iş yapmasının sakıncaları ise, İki kanlı, bitten; iki analı, sütten ölür (Denizli, Bölge II) sözüyle ortaya konmaktadır. Aşağıdaki örnekler de yine evlenme, geçinmeyle ilgilidir: Dırdırcı karı, sokucu arı (Afyon, Bölge II) İyi koca, karıyı gül yaprak; kötü koca kül toprak yaparmış (Samsun, Bölge II) Geçinmeyene dokuz koca, okumayana dokuz hoca az gelir (İsparta, Bölge II) Dur dur, durmuşa var; askerden gelmişe var, karısı ölmüşe var (Trabzon, Bölge II) Kız anası köşe bağlar; oğlan anası sinek avlar ve Kız anası minder kabası, oğlan anası kapı arkası (Alanya Folkloru III, 73) Ağızlarda, yine aynı konularla ilgili, daha pek çok örnek gösterilebilir. Anadolu’da değişik konularla ve yaşam boyu karşılaşılan olaylar, tanık olunan gerçeklerle ilgili bulunan binlerce sözden, fazla tanınmayan ve ilgi çekici olduğunu sandığımız örnekleri de aşağıya sıralamak istiyoruz. Yazı dilimizde, Gönül kimi severse güzel odur sözü, bilindiği gibi, çok kullanılmaktadır. Sevilenin insanın gözünde güzelleşmesini, değer kazanmasını dile getiren, Konya, Çankırı, Merzifon ve Malatya dolaylarında söylenen şu atasözü de benzetmedeki ve anlatmadaki ustalığıyla ilgiyi çekiyor: ‘ Gönül düştü kediye, kedi döndü duduya (Bölge, I)141 141) Dudu, Farsçadaki tüt! sözcüğünden (papağan) gelen bir öğedir; sevilen kedinin papağana dönüşmesi, papağan gibi gösterişli ve marifetli, makbul bir kuş olması gibi bir imge yaratılmıştır. 156 !•;. Ağızların son derece özgün ve bir gerçeği tanımlayan çok başarılı sözlerinden biri de şudur: Yaramdan ölmedim, sorandan öldüm (Niğde, Bölge I) Bu atasözünden, bir derdi olan, bir felakete uğrayan kimsenin bu dertten çok, onun sürekli sorulusundan rahatsız olduğu anlatılır. Buna yakın bir kavram alanındaki şu atasözü de can sıkan bir şeyin, üzerinde durulursa insana üzüntü olduğu, başkalarına söylendiğinde ise abartılarak yayıldığı dile getirilir: Ele desen dört olur, içe atsan dert olur (Niğde, Bölge II) Elde bulundurulan değerli bir nesnenin her zaman için alıcı bulacağı, değerli ve başkalarına gerekli bir şeyin mutlaka aranacağı gerçeği ise ağızlarda şöylece söze dönüştürülmektedir: Çanakta merhemim olsun, Bağdat’tan kel gelir (Niğde, Bölge II) Aynı gerçek, şu değişik biçimlerde de anlatılır: Ayranım olsun, çıbinim142 Bağdat’tan gelir (Bitlis, Bölge I) Alanya yöresinden derlenen, Sine/c, pekmez satıcıyı bu-Jur143 (Alanya Folkloru III, 83) sözü ise herkesin, kendisine gerekli olan nesneleri, çıkarlarını sağlayacak kişi ve yerleri, onların ardına düşerek kolaylıkla bulabileceğini anlatır. Aşağıdaki sözler de yaşam boyunca edinilen deneyimlerin özlü bir biçimde dile getirildiği örneklerdir: Çocuğu babanın akçasıyla ananın bohçası okutur (Niğde, Bölge I) Çocuklu avrat, sıpalı eşekle yola gidilmez (İçel, Bölge II) Bu sözün bir başka biçimi şöyledir: Çocuklu kadınla gitme yola, başına getirir bela (Adana, Bölge I) Yola çıkan kişinin işi, gabış144 keçinin yaşı belli olmaz 142) Çibin “sinek” anlamındadır; dilimizdeki cibinlik sözcüğü buradan türemektedir. Ayran, ey-ran biçimindedir. 143) Pekmez burada bekmez biçiminde veriliyor. 144) Gabış, “boynuzsuz” anlamındadır. 157 (Alanya Folkloru III, 92) Dokuz kadın birikse, zahmeti doğuran çeker (Niğde, Bölge I) Kadın eşik dibinde değil, beşik dibinde belli olur (Ankara, Bölge I) Venedik’ten tiryak gelinceye kadar Mısır’da yılan adamı helak eder (İçel, Bölge I) Abalıda kese yatar, çuhalıda tasa yatar (Afyon, Bölge II) Miskin asmanın kel koruğu, bir gün gelir tepene çıkar (Afyon, Bölge II) Bin ahmak olmayınca bir akıllı geçinemez (Sivas, Bölge II) Başına gelmeyenin hoşuna gelir (Kayseri, Bölge II) Minareyi yaptırmayan, yerden bitmiş sanır (Niğde, Bölge I) Çarşıda mum pahalı, körün neyine? (Erzurum, Bölge II) Ağzı yambıldayanın^4^ sırtı gümbürder (Samsun ve Ordu, Bölge II) Kolu kırık işlemiş, gönlü kırık işlememiş (Niğde ve İçel, Bölge I) ve değişik biçimi: Kolu kırılan çalışmış da gönlü kırılan çalışmamış (Amasya, Bölge I) Çorbada tuzun, yemeğe yüzün olsun (Alanya Folkloru III, 48) Anasına yakın, kızdan; ormana yakın, domuzdan ırak olur (Burdur, Bölge II) Kocam gitti, evim şaştı; kocam geldi, evim taştı (Ordu, Bölge II) Görgüsüzden hamur alacağına, eğil de yerden çamur al (Muğla, Bölge II) Her delinin başına bayrak dikilse bedestende bez kalmaz (Gaziantep, Bölge I) 145) Ağzı yambıldamak “gelişigüzel konuşmak” anlamındadır. 158 Bu sözün benzeri: Her ite taş atılsa dünyada taş kalmaz (Malatya, Bölge I) Yorgan verdim, örtündü, beri beri sürtündü (Burdur, Bölge II) Anadan sıska, ne yapsın muska (Bolu ve Kayseri, Bölge I) Ne bartıla kömbe yerim, ne keşişe dayı yerim^46 (Malatya, Bölge I) Zalim olma, asılırsın, mazlum olma, basılırsın’147 (Ordu, Bölge I) Elin hastası ele uyur gelir (Afyon, Bölge I) Üzümüm çok diyene küfenin küçüğünü götürmeli (Samsun, Bölge I) Bundan önceki bölümde değindiğimiz ve kimi araştırıcıların ölçülü söz adı altında ele aldıkları sözlerin Anadolu ağızlarında özgün ve çekici olan pek çok örneği vardır. Belki ötekiler kadar tanınmamakla birlikte, yine de atasözü yapısı ve niteliği taşıyan bu öğelerin atasözleriyle aynı çerçeve içinde, birarada ele alınması bizce doğru olur: Var yiğidin gencine, her gün kalbini incite; var yiğidin kartına, çık bağrının tahtına^48 (Alanya Folkloru III, 87) Alma karının dulunu, peşine gelir kulunu; senden yer, senden içer, kendine yığar pulunu (Artvin, Bölge II) Kocalıkta genç alma el için, yüksek yere harman yapma yel için, dere içine ev yapma sel için (Malatya, Bölge I) Misafirin iyisi geçer gider kış gibi; misafirin kötüsü oturur baykuş gibi (Amasya, Bölge I) Okumak istersen eliften başla, üşümeyim dersen şehirde kışla, geçineyim dersen iddiayı boşla (Niğde, Bölge I) 146) Yazı dilindeki “We Şam’ın şekeri, ne Arabın kara yüzü” ile karşılaştırınız. Bu sözde geçen bartıl “rüşvet”, kömbe ise “hamurdan yapılan bir çeşit yağlı ekmek” anlamındadır. 147) “Ne yavuz ol asıl, ne yavaş ol basıl” ile karşılaştırınız. 148) Kaynakta “gaibini incide”, “gartına” ve “tahdına” biçimleri verilmiştir. 159 Komşunun sıpası tay gibidir, anasına kızı ay gibidir (Amasya, Bölge I) Avrat vardır, arpadan (arpa unundan) aş eder (yapar); avrat vardır, bulguru (buğday unundan) keş eder (Niğde, Bölge II) Dirgeni yeyen sıpa, bi daha gelmez sapa (Alanya Folkloru III, 52) Kara kuru deme, evde kan bulunsun; darı diri deme, evde un bulunsun; çalı çırpı deme, evde odun bulunsun (Alanya Folkloru III, 59) Hizmetkârdan ağa olsa ahırı yıkar sesiyle, beslemeden hanım olsa hamamı yıkar taşıyla (Elazığ, Bölge I) Deh demeden yürürse at, gir oyna, çık oyna; eve gelince yüzün gülerse avrat, gir oyna çık oyna (Artvin, Bölge II) Bu örnekler de kolaylıkla artırılabilir. Yazı dilimizdeki atasözlerinde olduğu gibi, Anadolu ağızlarında yaşayan örneklerinde de ölçü, uyak, ses yinelemesi gibi, şiirin yararlandığı öğelere başvurulduğu görülmektedir. Burada birkaçı üzerinde duralım: Anası evinde eşkin olan, kocası evinde düşkün olur sözünde 10′luk hece ölçüsü kullanılmış, ayrıca düzyazıda seci adı verilen uyaklardan yararlanılmıştır. Gönül düştü kediye, kedi döndü duduya sözü ise hem 7lik hece ölçüsündedir (4+3, 4+3) hem de -kediye/duduya sözlerindeki- halk şiirinde çok rastlanan türden uyaklardan yararlanır. Ne bartıla kömbe yerim, ne keşişe dayı derim örneğinde ise 8′lik hece ölçüsünün yanında yerim/derim uyağına başvurulmuştur. Misafirin iyisi geçer gider kış gibi; misafirin kötüsü oturur baykuş gibi sözünde de 7′li ölçünün ve kış/baykuş uyaklarının yer aldığını görüyoruz. Ayrıca, birçok sözde ses yinelemesinden yararlanılmıştır.





ANADOLU AĞIZLARINDA NÜLTELİ ANLATIM

6 04 2007

    Anadolu Ağızlarının Deyimlerinde  Nükteli Anlatım Eğilimi

Anadolu ağızlarının deyimlerinde genellikle nükteli bir anlatıma eğilim görülmektedir. Bu açıdan Anadolu sözvarlı-ğı, yazı dilimize oranla belirgin bir zenginlik gösterir. Gerek insanların çeşitli davranış ve karakterlerini belirlemede, gerekse değişik durumları dile getirmede başvurulan somutlaştırma sırasında da nükteye ve bunun yanı sıra uyaklara, ölçü ve ses yinelemelerine önem veren ağızlar böylece, bellekte kolay yerleşen, zevkle hatırlanıp söylenen örnekler ortaya koymuştur. (Örneğin Yaza çıkarttık danayı, beğenmez oldu anayı; Mercimek ağacından kırk günde iner ya da Bıldır ölmüş bir eşek, gelin bu yıl ağlaşak… gibi). Anadolu ağızlarında nükteli anlatım eğiliminin büsbütün belirginleştiği örnekleri aşağıda sıralamak istiyoruz. Bunlardan bir bölümü yine tümce biçiminde, yargı bildiren öğelerdir: Gittik kebap kokusuna, baktık eşek dağlanıyor™6 En büyük derdim, kaynanamın ölümü olsun (Trabzon. Bölge I) Deveyi düğüne çağırmışlar, ‘dudağım yirik (kalın), söyleyemem, tabanım büyük, oynayamam’ demiş (Gaziantep, Bölge D Sivrisineğe, kavağa yaslanırken ‘ne yapıyorsun orada?’ diye sormuşlar da ‘kavak bana yaslanıyor’ demiş (Amasya, Bölge 1) Serçe demiş ki ‘günde bir batman yağım eriyor’ -yere gi-resin, senin bir batman neren geliri07 Sağdım sütünü, okşadım budunu; sağamadım sütünü, kör inek koydum adını (İsparta, Bölge I) Nükteli anlatıma yönelen deyimlerin bir bölümü, yargı bildirmeyen, çoğunluğu bir eylem biçiminde olan deyimlerdir: hıyarım var diyene tuz alıp seğirtmek (Malatya, Bölge I) kırk senelik serçeye civcivlik öğretme/c1°8 (Kayseri, Bölge I) kuyruğu tava sapma dönmek (Artvin, Çankırı ve İçel, Bölge D avurdunu domalttığından Ömer diyeceğini anlamak™9 (Nevşehir, Bölge I) şeytanın boynuzuna salıncak kurup kırk yıl sallanmak^0 (Bolu, Bölge I) burnu Bursa’dan su çekmek (Giresun, Bölge I)111 sulu meme vermek (Niğde, DS, X, 3693)^2 öksürse uçkuru kopmak (Sinop, Bölge I) çalı dibinde mahkeme görmek’1’13 (Bolu, Bölge I) babasının sakalına tavşan asma/c114 (Aydın, Bölge I) 106) Bitlis ağzında “Çapti kebap kohsune bahtı eşeg daglane” (Zülfikar, s. 71) biçimi vardır. 140 107) Ağın (Elazığ)’dan derlenen bu sözde (Bölge I) eriyor, e/7y biçiminde verilmiştir. 108) Yazı dilindeki “tereciye tere satmakla karşılaştırabilir. 109) Yazı dilindeki “lep demeden leblebiyi anlamakla karşılaştırabilir. 110) ‘Kötü işlerde deneyim sahibi olmak.’ 111) ‘Kibirli olmak.’ 112) ‘Oyalamak’. Örneğin “işimiz bitinceye kadar Ahmet’e sulu meme ver.” 113) ‘Birini ıssız bir yerde dövmek.1 114) ‘Avcılıkta babasını geçmek.’ 141 kendini hergele içinde imam eşeği saymak (Konya dolayları, Bölge I) Yukarıdaki örneklerin bir bölümünde de görülen uyaklı ve ses yinelemeli anlatım biçimi, aşağıdaki deyimlerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar içinden, önce bir yargı bildiren, bir tümce oluşturanları göstermek istiyoruz: Benim derdim inek ile dana, karımın derdi sürme ile kı-naU5 (Konya, Bölge I) Bakma gözüm şaşıdır; gör bahtım ne yahşidir116 Tava delik tas delik, bu da geldi üstelik (Hakkari, Bölge I) Saç tava geldi, hamur kalmadı; akıt başa geldi, ömür kalmadı’”7 (Konya, Bölge I) Evlek evlek sattık, böyle böyle battık (Ordu, Bölge I) Bizim oğlan kârdan gelir; eşeği satar yayan gelir (Malatya, Bölge I) Alan razı, veren razı; sen ne gezersin ortada belek ta- Yemeni allıydı; dört yanı telliydi; onun öyle olacağı belliydi (Konya, Bölge I) Ağzımı yaktığına göre aş olsa; başımı yardığına göre taş olsa (Gaziantep, Bölge I) Ellerin köyüne zerdeîi, bizim köye zırdeli (Ankara, Bölge I) Herif kazansın; kaltak bezensin (Afyon, Bölge I) 115) Bölge ağızlarında değişik biçimleri vardır. Örneğin Bitlis’te şöylece saptanmıştır: “Benim derdim inekden denede, yarın derdi sürmeden ninede.” İsparta’da ise “Benim derdim oyunla manada, senin derdin inekle danada” biçimi vardır. 116) Bitlis ağzındaki biçimi “Bahme gözüm şaşidü, gör behtım ne yahşidu” olarak gösteriliyor (Zülfikar, s. 70). 117) Değişik biçimi, Gölhisar (Burdur)’dan derlenen “Saç tavlandı, hamur tükendi; kız öğrendi; ömür tükendi” deyimi. 118) Yazı dilimizde “Alan razı, veren razı” biçiminde kullanılan bu söz Bitlis ağzında “Alen razi veren razi, sen ne gezesen ortede belek (alacalı) tazi” (Zülfikar, s. 67) olarak geçiyor. Ayrıca “Alan razı, satan razı; arada ne ararsın kuyruklu tazı” (Tan, 153. örnek) biçimiyle ve daha iki değişkesiyle karşılaşıyoruz (Tan, 154 ve 155 örnekler). 142 Konuşulandan söz, duyduğundan daz, gördüğünden göz kirası ister (Malatya, Bölge I) Daha neler, tavuk meler; kurbağa oturmuş, çocuk beler (Adana, Bölge I) Hey zamane zamane; eşekler arpa kırpar; atlar kaldı sa-mane (Van, Bölge I) Burnu haber alır Toros’tan; kendi korkar horozdan (Sivas, Bölge I) Akıl yok başta; ne gezersin Maraş’ta (Adana ve Malatya, Bölge I) Allah yoluna vermez mangır; şeytan yoluna gider tangır tangır (Çankırı, Bölge I) Bizim evde karı var; hayrı gitmiş, şerri var (Konya, H. Cengiz, Ilgın, 6625) Bu örnekler dikkatle incelenecek olursa düzyazıdaki uyakların ve ses yinelemelerinin yanı sıra, tıpkı atasözleri bölümünde de görüleceği gibi, halk şiirinde anlatıma güç katan ölçülerden de yararlanıldığı görülür. Örneğin Tava delik tas delik; bu da geldi üstelik ve Hey zamane zamane; eşekler arpa kırpar; atlar kaldı samane sözleri halk şiirinde sık rastlanan 7′li (4+3) ölçüdedir. Ağzımı yaktığına göre aş olsa, başımı yardığına göre taş olsa deyiminde ise 7+5 ölçüsüyle karşılaşırız. Bizim oğlan kârdan gelir; eşeği satar yayan gelir de 5 + 5 ölçüsü kullanılmıştır. Bu örnekleri kolayca artırabiliriz. Ancak bu sözlerin asıl ilginç yönleri içerik ve anlatımlarındadır. Yazı dilimizin hemen hemen bütünüyle yabancısı olduğu bu sözlerin büyük bir bölümü nükteye yöneldiği kadar güçlü benzetmeleri ve değişik anlatımları da amaçlamakta, hemen her biri buluş sayılabilecek olan anlatım biçimleri sergilemektedir. Bu bölümdeki örneklerden birkaçına kısaca bir göz atalım: Gittik kebap kokusuna, baktık eşek dağlanıyor deyimi, 143 istekle, bir şeyler umularak yaklaşılan şeylerden uğranılan düş-kırıklığını çok somut bir biçimde dile getirmekte; Sivrisineğe, kavağa yaslanırken… deyiminde ise yetenekleri, gücü çok kısıtlı olan, buna karşılık böbürlenen, yapılan işlerden kendine pay çıkaran kimselerin tutumu, hayvanlara uygulanarak anlatılmaktadır. Hıyarım var diyene tuz alıp seğirtmek deyimi her şeyden yararlanmak isteyen, ufak bir çıkarı için herkesin peşinde koşan insanların bu tutumlarını çok somut ve eğlenceli bir biçimde canlandırır. Bizce, kırk senelik serçeye civcivlik öğretmek, ortak dilimizdeki ‘tereciye tere satmak’tan çok daha güçlü ve aynı zamanda nükteli bir anlatım biçimidir. Öksürse uçkuru kopmak abartmalı, ama güldürücü bir anlatıma tanıktır. Yukarıdaki deyimler içinden en ilginç olanlarından biri, Benim derdim inek ile dana diye başlayandır, kanısındayız. Kimi erkekler geçim için son derece önemli konuların kaygısını çekerken eşlerinin önemsiz ve yalnızca kendi süsleriyle ilgili konuların peşinde oluşlarını “veciz” denebilecek bir biçimde ortaya koyan bu deyimin yanında, Afyon dolaylarından derlenen Herif kazansın, kaltak bezensin deyimi de buna yakın bir durumu -kaba sayılabilecek bir söyleyişle de olsa- başarıyla söze dönüştürür. Kimi kadınların, eşlerinin bütün kazançlarını süse yatırışı-nı uyaklı ve ölçülü (5+5 ölçüsünde) bir deyişle canlandırır. Bizim oğlan kârdan gelir… deyiminde ise olumlu bir sonuç alması, kazançlı bir iş yapması beklenen bir kimsenin bunun tam tersini, kendine ve başkalarına zarar verecek bir iş yapmasını somut bir anlatımla yansıtan bir sözle karşılaşıyoruz. Burada, istenen, umulanla alınan sonuç arasındaki karşıtlık son derece canlı olarak ortaya konmuştur. Beni ister ensesi bitli, ben isterim beli divitti sözü de istenen, düşlenen, umutla beklenen bir şey yerine, bunun tam tersi, kötü bir durumla karşı karşıya gelmeyi çok başarılı bir benzetmeyle dile getiriyor. Buradaki karşıtlık, evlenmeyi bekleyen, beli divitli (okur-yazar) bir kim- 144 şeyle evlenmeyi gözleyen bir kadının, ensesi bitli, fakir, bakımsız, kültürsüz birince istenmesi gibi bir sahne yaratılarak ortaya konuyor. Gerek bu örnekte, gerekse ötekilerinde bu imge ve çağrışımlar bir yandan da ses uyumlarından, uyaklardan yararlanılarak etkileyici sözlere dönüştürülüyor. Hey zamane zamane… deyiminde insanoğluna özgü bir tutum yansıtılmakta, her çağda, her dönemde insanın, yaşadığı zamandan yakınması dile getirilmektedir. Nükteli, eğlendirici anlatımın en güçlü örneklerinden biri ise yazı dilinde de sık kullanılan daha neler! sözcesinin uyaklı sözcüklerle genişletildiği Daha neler, tavuk meler; kurbağa oturmuş, çocuk beler deyimidir; olmayacak, gerçekleşmesi beklenmeyen ya da istenmeyen bir durumu güçlü, satirik anlatımla, abartmalı bir biçimde ortaya koyar. Bu bölümde sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bütün bu örnekler, Türk halkının, Anadolu insanının anlatım gücünü, nükte ve canlandırmadaki becerisini gözler önüne sermekte, etkileyici olduğu kadar da çekici nitelikleriyle, üzerinde durulması gereken sözvarlığı öğelerini oluşturmaktadır. Bizce bunlar Türk insanının adı konmamış kısa şiirleridir.








Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.