EDEB

26 04 2008

edep çiçeğiEskiler, “Edeb” üzerinde çok durmuşlardır…

Edebsiz kemâl olmaz”!. yani, edep olmadan kemâl olmaz, demişlerdir… Orada kemâlden murad, “Mutmainne” bilincidir.

Yazının devamını oku »

Reklamlar




MANKURTLAŞMAK

26 04 2008

Bize ne oldu böyle..

Hafızası zayıf bir millet haline geldik… Dünümüzü bilmez yarınımızı göremez olduk…

Ne atayı hatırladık ne de …

Türk milletinin üzerinde oynanmaya çalışılan büyük bir senaryonun izlerini görmekteyiz:

“Aşağılık psikolojisi “

Yazının devamını oku »





Kızılderililer Türk Mü?

26 04 2007

İndiana Üniversitesinden Amerikalı Profesör Denis Sinor Sibirya
Türklerinden Tunguz kabileleri ve Yukagir’lerin Tunç çağı evrelerinden

beri Kızılderililerle ortak bir kültüre sahip olduklarını tespit
etmiştir.

Huş ağacından oyulmuş kayıklar,
Pirok yani deri, ağaç kabukları örtülerek yapılmış barınaklar
ya da Kızılderililerin yarı küresel (Wigwam) veya konik(tepec) çadırları tipinde ortak kültürler, önünde yarık bulunan hafif giysi türleri,
makosenler,
karlı ormanlarıntemel ulaşım aracı kayak gibi donanımlar tespit etmiştir.
(Erken iç Asya Tarihi- Prof. Dr. Sinor- S. 102)”
(Tanrının Türkleri- Cilt.1- S.314- Semih Tufan Gülaltay)

Sümer Tanrıçası İnanna’yı sembolize eden İnanna’nın “Ay kayığı”
simgesi olan hilal şeklindeki, boğaza takılan kolyeye Tork denilmektedir. Anadolu’da Hitit devleti kurulmadan evvel yaşayan Tork-lar (Torkom) Hitit devleti sonrası kralları Pamba devrinde Hititlere boyun eğmek zorunda kalmışlardı.
(The Hitites-Gurney-Pelican-U.S.A.) (Age. Sayfa:315)

“Tork isimli, Tanrıça İnanna timsali kolyeyi tıpkı Torkom’lar gibi Bozok (Etrak) kabileleri olan sarışın Kızılderili kabilelerinden Navajo’lar, Şanı’lar, Ocibya’lar kemikten yapılmış olarak boyunlarına takmaktadırlar. Bu “Tork”ları, Çokta Kızılderilileri hilalin ortasına
yıldız koyarak göğsü kaplayan geniş bir Ay yıldız kolye olarak
kullanırlar.

(H.C. Tanju- Tunçderililer- S.68)” (Age. Sayfa:315)

“Sümer alfabesinde “Tork” timsali C hilal “N” harfi yerine geçer.
Fin-ogur dilinde de “Tork” kelimesi boğaz, boyun anlamına gelen C
hilal ile sembolize edilirdi.”
(Age. S.315)

“Mayalar kendi dillerine aynı bizim ifademizle “Mayanca”
demektedirler. Maya’ların Orta Amerika’daki önemli yerleşim

yerlerinden olan “Yuka-tan” isminin Türkistan’ın Yok-Tan bölgesinden
gelme olduğu anlaşılmıştır. Bu bölge Sümer Türklerinin Mezopotamya’ya
göçmeden evvelki yerleşim sahası idi…

Tahiti adasına ayak basan Captan Cook Kızılderililerin başlarına
taktıkları çiçekten başlığa Türk adı verdiklerini
1769 yılında tespit
etmiştir.
(Papau Mailu Language- D’Argingy- Luzac- New Guiness) (Age.

S.315)

“Fiji adalarında Rotuma yerlilerinin dillerinin Altaik dil olduğu
tespit edilmiştir.
Ayrıca Endonezya adalarının dillerinin de Altay
dillerinden olduğu anlaşılmıştır.”
(H. Cemil Tanju-Tunç derililer. S.106) (Age.s.316)

“Doktor kelimesi yerine “Ah-men”, kırık çıkıkçıya “Kak-bak”, şifacı
hekime”Ah-bak”, çocuk doğurtan ebeye “ilk-alan-zah” derlerdi.” Bütün

Altaylılar gibi Kızılderililer birbirlerine amca, baba, teyze, hala,
ağabey diye hitap ederler.
Maya Kızılderililerinde 1878 yılında el
öpme adeti tespit edilmiştir
.
(Tunç derililer. S.162) (Age. S. 316)

“Mohavk Kızılderilileri uzun eşek oyunu da dahil 12 Anadolu oyununun
11 tanesini bilmektedirler.
Güreş ise bütün Kızılderili kabilelerinde
dua ile başlanılan en önemli ata sporu olarak tatbik edilmektedir.”

“Brezilya ormanlarında Zakuma Kızılderililerinde güreş, rakiplerden
birisi can verene kadar devam eder. Bizdeki “Kırkpınar” efsanesinde de

pehlivanlar can verene kadar güreşmişlerdir.”

“Anadolu Türklerinin parmaklar arasına sicim gererek oynadıkları sicim
oyunu Atabaşkan ve Keçuva kabilelerinde de oynanmaktadır. Üstelik
figürler ve isimler de aynıdır. Eğer Anadolu’da bir figüre yıldız

deniliyorsa, Kızılderililerde de yıldız denmektedir.”

(Tunç derililer. S. 181) (Age. S. 316)

“İnka’lar kök sülalesine “Ay-ullu” yani ulu soy demekle beraber, kendi
yöneticilerine Kur-Hakan demekteydiler. İnka’lar çocuklarına bir

kahramanlık gösterene kadar ad vermezlerdi
. Ad verme işlemi merasimle
yapılırdı.
(Dede korkut destanlarından Boğaç Han destanı hatırlanırsa,

orada da çocuk bir kahramanlık gösterdikten sonra ad almış, ve bu ad
alma işlemi de bir törenle gerçekleştirilmiştir.M.K.)
bir kişi ölene
kadar bir düzine ad ve nam sahibi olabilirdi. ”

“Mayalarda buluğ çağına eren çocuklara ok ve yay verilirdi. Kafkasya
Türklerinde hala yaşatıldığı üzere, kadın kocasını adı ile çağırmaz,
“Evin büyüğü”, “çocukların babası” gibi sıfatlar kullanırdı.
Kına
yakma bütün Kızılderili kabilelerinde, Anadolu ve Orta Asyalı
Altaylılar gibi uygulanmaktadır. Beşik kertmesi töresi aynı şekilde

yaygın bir töredir.”
(Age. S. 317)

“İnkalarda aşağı sınıftan yani “Kara budun”dan olan birisi bir boğayı
öldürmeden evlenme hakkı kazanamazdı. ”

“Mohavk ve Atabaşkan kabilelerinde Kore Türkleri olan İlu’lar gibi,
nişanlı kızlar saçlarına nişan tüyü takarlar.”

“Loğusa kadın bütün Altaylılar gibi kutsal sayılır. Loğusanın kırkını
yaparlar. Ölülerini bütün Altaylılar gibi, silahları ve atı ile

birlikte “Kur-gan”lara gömerler.
Kan davası bir töre olarak
uygulanır.”

“Cenaze merasimlerinde bütün Altaylılar gibi ölü ağlayıcıları
tutarlar.
(Anadolu’da, Ankara yöresinde bu gelenek “Yasçı Tutmak”

olarak yakın zamana kadar uygulanmaktaydı. Son zamanlarda azalmış
durumdadır. Aynı gelenek yine Ankara il sınırları içindeki Kürt
köylerinde de uygulanmaktaydı ve halen uygulanıyor.
M.K.)

Mayalar ölüm yıl dönümünde “Yıl aşı” verirler, cenaze törenlerinde erkekler
yüzlerine kara boyalar sürerlerdi.” (Age. S. 317)

“Toltek Kızılderililerinin gebelik ve bereket tanrısı “Tez Katlı Poka”
(Tez katlı boğa)dır. Kızılderililerde cennet ve sırat köprüsü kavramı

vardır.
Cennete Vakui (Akui- Altından ırmaklar akan yer) derler.”

“Siu Kızılderilileri’nin 1870 yılı sonlarında Papıti, Muhave, Kalamat,
Şoson, Irok gibi kabilelerinde “Hu” çekerek Bektaşi semahlarına

benzeyen ayinler yaptıkları tespit edilmiştir.

(Tunç derililer.s.246)”

“İnkalarda Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı tespit edilmiştir. Aztek
ve Mayalar “Ç-şıra” (şıra) isimli içki içerler. İnkalar ise bu içkiye
“Çira” derlerdi.” (Age.318)

Kızılderili ve Türk Dillerinde Kullanılan Ortak Kelimeler

Toplam 600 lehçeden oluşan Kızılderili lehçelerinin ortak büyük
kütlesi Atabaşkan Kızılderililerinin dilidir.
Bu dil Altay
dillerindendir. Bu dil diğer dillerin ortak buluşma noktası
niteliğindedir. Bazı örnekler:

Yatkı : Ev, yatılan yer

Dodohişça : Dudak

Lı-ık : Vatan, ili

Tamazkal : Hamam, temiz kal

T-sün : Uzun

Hogan : Kerpiç ev, Hopan

Missigi : Mısır

Tepek : Tepe

Hu : Selam

Tete : Dede

Türe : Türe, Töre

Atış-ka : Ateş

Yanunda : Yanında

Aş-köz : Yemek

Tapa : Tuba

Yu : Su, yu-mak, yıkamak

İldiş : Dişleme

Cesitliligin ve farkliligin degerini anlayabilmemiz ve koruyabilmemiz
dilegiyle

 





ŞARTELLERİ İNDİRMEK

18 03 2007

İki ucu açık bir yüksek gerilim hattını çıplak elleriyle tutan
bir adamın, şalteri indirebilmek için trafo kutusuna yürümesine benziyor
Irak’a operasyon.

Elde kablolar, zangır zangır titreyerek yürümeye çalışıyor
adam. Yol engebeli düşüyor kalkıyor ama inat ve ısrarla şaltere doğru
yürüyor. Çünkü etraftakiler “şalteri indir, tek çare bu” diye bağırıyor.
Aslında ilk önce elindeki kablolardan kurtulması gerek, ondan sonra da
başkalarının canını yakmasın diye şalteri indirmesi gerek, daha sonra ise
tarihten ders alabiliyorsa eğer( hoş, tarihten ders alabilseydik bu güne
kadar almış olurduk ya bir umut işte yazıyoruz) başkasına ait olan ve başına
bir sürü dert açan bu trafoyu, elektriğini bir daha kullanmamak üzere
ortadan kaldırması gerek, ama süreç tersten işliyor. Adam şaltere giderken
yolda ölebilir. Çok ağır bir şekilde yaralanabilir, bazı uzuvları gövdeden
kopabilir. Bu kadar tehlikeli bir süreçtir bu.

Sadede gelirsek; Kandil’de yanan ihanet kandillerini söndürmeye
gideceğiz. Irak’a.

Ya buradaki kandiller, onlar ne olacak biz Kandil’e
giderken?

Söyleyeyim, evlerimizi tutuşturmak için kullanılacak.

Bu işte her şey başından yanlış. Sorun tanımlaması yapmak gerek
önce, ancak bunu yaparken soruna hizmet edecek şekilde değil, sorunu ortadan
kaldıracak şekilde bir tanımlama yapmak gerek.

Sorun, terör sorunu mudur?

Bu kadar basit midir? Yoksa sorun ulusal egemenlik sorunu mudur?
Sorun Sevr sorunudur(62–64. md).

Sorun bizim değil sözde müttefiklerimizin küçük Asya sorunudur ve halen devam etmektedir. Sorunlarını çözmeye yardımcı olacağını umdukları, bir sürü taşeronları vardır bu müttefiklerimizin, terör bunlardan sadece bir tanesidir. Sadece terör ise sorun iş kolay demektir, çünkü terörün saygı gösterdiği tek şey vardır; güç, anladığı tek dil
vardır; operasyon.

Bu taşeronun işverenleri bellidir.

Onların gereğini yapmanın ise farklı yolları vardır. AB sevdasından vazgeçmek, stratejik müttefik saçmalığından kurtulmak, kendi pazarını ve kendi müttefiklerini bizatihi ülke çıkarlarını gözeterek seçmek. Tam bağımsız olabilmek yani. İşte o vakit sorun filan
kalmamış olacaktır.

Ama yukarıda da dediğimiz gibi önce kabloları elden bırakmak gerekir. Fakat şu anda durum farklıdır. Bu iş sadece terörle mücadele olarak algılanamaz.

Yakın bir geçmişte ABD tarafından tehdit edilme boyutunda açıklamalara
muhatap olan Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonu ihtimali, şimdilerde
neredeyse destek görmeye başlamıştır.

Gerilim, baldırı çıplak peşmergenin tahrikleri ile neredeyse tüm Türk kamuoyunun tepkisini toplayacak biçimde özenle oluşturulmuştur. PKK’nın Barzani ile birlikte hareket ettiğini
bilmeyen var mı? Barzani’nin ABD’nin çizdiği hatlar dışına çıkamayacağını
bilmeyen var mı?

Üstelik bunu Genel Kurmay Başkanı da söyledi. Bu iş size hala normal mi görünüyor?

Irak’a girmek konusunda neredeyse bir milli mutabakat oluşturulmuştur.

Sonrasında kimsenin ağlamaya hakkı olmasın diye. Bu gün Irak’lılar nasıl ki
dövünemezler, Saddam heykellerini terliklerle dövüp, conileri alkışlarla
karşıladıkları günün ezikliğiyle, bu da aynı işte. Irak’a girmek, nasıl da
bir anda gereklilik hatta zorunluluk haline getirildi.

Oysa ilk önce buralarda yapılması gereken işler vardır. Kendi sınırlarınız içinde yakmamız
gereken gemiler, söndürmemiz gereken kandiller vardır.
Sormamız gereken
hesaplar hala açık durmaktadır.

Buradaki kandiller söndükten sonra başka yerdekiler zaten sönecektir. Bunun için gidip bizzat söndürmeye gerek yok.

Hatırlayın ne dedi Genel Kurmay Başkanı;

“geçmişin çözümleri, bu günün sorunları oldu”

dedi. Demek ki bugünün çözümleri de yarının sorunları olmaya adaydır.

O halde kıymetli okuyucu, siyasi irade bu günün çözümlerini son derece dikkatle
incelemeli ve ondan sonra karar vermelidir.

Biz daha önce de aynı fikirdeydik şimdi de aynı fikirdeyiz, daha önceki yazılarımızı okuyanlar bilir.

Şimdi hangi kampta kaç terörist var, kaçını şimdi kaçını sonra yakalayalım hesabının zamanı değildir. Hainin yemek borusunun tıkanması zamanıdır.

Yemek borusu hatta nefes borusu Türkiye’dir kıymetli okuyucu.

Biz olmazsak, bırakın küstahça tehdit etmeyi açlıktan nefesleri kokar.

Nereden mi biliyorum?

Gördüm çünkü.

Yıl 1991 yer Siyahkaya köyü karşısı Irak-Türkiye hududu.

Saddam’dan kaçıyorlar, Hezil çayını geçip güvenli topraklara
gelebilmek için, Türkiye’ye sığınabilmek için kundaktaki çocuklarını bile
çayın karşı yakasında bırakıp köprüye hücum ediyorlar.

Sonra onlara kucağımızı açıyoruz, hepsi aç. Hepsi susuz.

Bir lokma ekmek için yapamayacakları şey yok. Vatanlarını terk ediyorlar.
Bağımsızlık mı? Umurlarında değil. Biz doyuruyoruz aç karınlarını,
üzerlerine çadırlar kuruyoruz, ıslanmasınlar, üşümesinler diye.

Mağdurlar, mazlumlar, sürgünler, kaçaklar. Onursuzca kaçıyorlar. Baş kaldırdıkları
devletlerinin hışmından bize sığınıyorlar. Kaldırdıkları başı dik tutacak
kadar bile iradeleri yok.

PKK’lı gruplar onları Irak içlerinden bizim hududumuza kadar kılavuzlayarak getiriyor. Üzerlerinde uçan çekiç güç helikopterleri geceleri onlara sözde insani yardım konteynerleri atıyor.

İlk defa o zaman görüyorum eksi bilmem kaç derece soğuğa dayanıklı ama benim
sırt çantamda taşıdığımın neredeyse onda biri ağırlığındaki Amerikan malı
battaniyeleri. Tekstil ülkesi olduğumuz halde. Kumaşlarını onlara biz
sattığımız halde. Kendi üzerimde değil, kaçan Iraklının üzerinde görüyorum o
battaniyeyi ama U.S etiketi ile
. Keşke benim de olsa bir tane diyorum kendi
kendime. Sonra, biz neden üretmiyoruz böyle şeyler diyorum. Ne yazık değil
mi?

Ne acı! Neyse, konuya dönelim.

Biz bunu daha önce de yapmıştık.

1932 yılında çok değil 15 sene önceki ihanetlerini unutarak, yine ülkesinde çıkardığı ayaklanmada başarılı olamadığı için Türkiye’ye sığınan Şeyh Ahmet Barzani, bu herifin büyük dedelerinden biridir.

O zaman da birilerinin güdümünde ayaklandılar. Şimdi de birilerinin güdümünde konuşmaktalar. Dolayısı ile bunları bize doğru güden çobana bakmak lazım.

Bir de dönüp geriye bakmak lazım ne hata yapmışız diye, yoksa biz bu el alemin elektriğine daha çok çarpılırız.

1991 yılında ABD’nin müdahalesine destek olmadık mı?

Daha sonra tüm aritmetik kurallarını alt üst edercesine, sözüm ona 36. paralel diye zig zag biçiminde bir çizgiyi çizerek, Türkmenleri Saddam tarafında bırakmak suretiyle, Kürtleri burada özerk hale getirmelerini izlemedik mi?

Her altı ayda bir çekiç gücün görev süresini biz uzatmadık mı?

Habur kapısını açıp bu adamları zengin etmedik mi kendi paramızla?

Ayda 400 milyon dolarlık petrol ve haraç gelirini buradan kazanmıyor mu bu
herif?

Mersin serbest bölgesinden ticaret yaptırarak biz palazlandırmadık mı?

Yabancı havayolu firmalarının Kuzey Irak’a uçmalarına göz yummadık mı hava
sahamızı kullandırarak?

Türkiye’deki satış fiyatının neredeyse üçte biri fiyatına elektriklerini
sağlamadık mı?

Oyak inşat dâhil 200’den fazla firmamız, orada devletini inşa etmiyor mu bu
çapulcuların?

Çimentoyu nereden satın alıyor bu asalak bağımsızlıkçılar, Amerika’dan mı
geliyor?

Bir taraflarını sildikleri kâğıdı bile benim ülkemden almıyor mu bu
herifler?

Paralarını benim ülkemin bankalarında saklamıyorlar mı?

Para kazanmak için yatırımlarını yine benim ülkemde yapmıyorlar mı?

Bir sürü küstah siyasetçi çıkıp, liderimiz Barzani’dir demedi mi, yüzünüze
karşı ve kolluk seyretmedi mi?

Canları her istediğinde bizim demokrasi fetişimiz sayesinde, ayaklanmıyorlar
mı Mersin’de İstanbul’da?

Daha dün yakaladıklarınızdan biri, Cumhurbaşkanı’nın affıyla salıverildikten sonra tekrar örgütüne dönen eli kanlı katil değil miydi?

Nota verdik biz.

Si bemol.

Amerika’dan esirgedik, nasip Barzani’ye imiş.

“Notamın arkasındayım” diyor başvekil.

Doğrudur notasının arkasında arada bir kafasını çıkarıp bakıyor neler oluyor diye, notanın tam arkasında duruyor seçim arifesinde. Hiç görünmüyor.

Büyük iş yaptık, nota verdik.

Bir de esefle kınadık, herifi.

Böylece insanlık tarihinin en eski devletinden nota alarak, tarihe geçti
birkaç çapulcu. Sayemizde devlet oldular.

Kabul gördüler.

Hiçbir devlet adamımızın muhatap almaması gereken bu adama, Genel Kurmay
başkanı dâhil tüm erkân-ı devlet cevap verdi.

Bu konuda hiçbir cevap verilmeden derhal Habur sınır kapısının kapatılması
çok mu zordu?

Bir gecede bilmem kaç kanun çıkaran meclis, neden bir kaç gecede burada iş
yapan firmalar ile ilgili bir düzenleme yapmadı.

Üstelik nota bile, doğrudan verilmedi. Önce ABD’ye şikâyet edildi sonra nota
verildi.

Şimdi tüm bunların ışığında bir kez daha düşün kıymetli okuyucu, bunları
düzeltmeden ıraklara gitmenin ne manası var?

Bir manası var.

ABD bu işi Barzani’yi tetikçi olarak kullanmak suretiyle organize ediyor.

Bizim oraya girişimiz eğer boğazlarını sıkmaya buradan başlamadan gerçekleşirse, ABD’nin Kürt bölgesine çekilmesi ve aynı anda Türkiye’de çıkarılacak iç kalkışmalarla yaratılacak kaotik ortamda ölümü gösterip sıtmaya razı etmekle sonuçlanacaktır.

Ölüm; iç ayaklanmalar ve eş güdümlü etnik ayrıcalık talepleri.

Sıtma ise; Irak’taki Kürt federasyonuna razı olmak olacaktır. Bu da son olmayacak ve bu senaryo Türkiye’den bir parça kopuncaya kadar devam ettirilecektir.

Görün artık bunu.

Siz bu konulara bir devlet gibi yaklaşırsanız ıraklar yakın olacak, ayağınıza gelecek zaten.

Evet, Irak’a girilebilir ama şimdi değil. Bu sorunlar çözülüp boğazları iyice sıkıldıktan sonra.

Terör önce içerde yok edildikten veya kıpırdayamaz hale getirildikten sonra, Kerkük, Tel-afer, Musul ve Süleymaniye’nin hesabı sorulmak için girilebilir, eğer gerek
kalırsa tabii.

İşte o vakit başlar diplomasi.

Ancak diplomasinin kaleminin süngü olduğunu unutmadan ve oraya diplomasi
yapmak için gittiğinizde ki mürekkebi düşman kanıdır o kalemin, kaleminizin
mürekkebi dolu olmalıdır.

Bunları yapabilirseniz devlet gibi davranmış olursunuz.

Devlet gibi davranmak için devlet adamı gibi düşünebilmek gerekir.

Siz kalkıp elin isyancı başına, “sınırdaş” gibi saçma sapan ve diplomatik terminoloji ile bi-alaka, ama tanınmak istikametinde derhal anlamlandırılacak bir kelime kullanıyorsanız devlet gibi düşünemiyorsunuz demektir.

Hadi kolumuz bacağımız kopmadan bırakın şu kabloları, şalteri kapatmak o
zaman daha kolay olacak.

Önce vücudumuzu saran ve sarsan bu dış güdümlü elektrikten kurtulalım. Sonra bu hainlerin kandillerini teker teker söndürelim, militanının, iş birlikçisinin, köşesinde psikolojik harp yapan gazetecisinin, siyasetçisinin hâsılı kelam ne kadar yardımcı ve yatakçısı
varsa hepsinin.

Sonra Irak’a da gideriz, Irak’ı ayağımıza da getiririz.

Yeter ki bir devlet gibi davranalım.

Devlet gibi konuşalım.

“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”





TÜRKÇE’NİN GÜNCEL SORUNLARI

17 03 2007

 İnsanın yaşamında ve kişilik gelişiminde ana dilinin çok önemli bir yeri vardır. Dili yeterli düzeyde olan kişiler genellikle daha sağlıklı ilişki kurarlar, hayatta daha çok başarılı olurlar. Kendi dilini iyi bilip düzgün kullanmanın önemli bir yararı da yabancı bir dili öğrenmeyi kolaylaştırmasıdır. Gerçekten, etkili bir yabancı dil öğretiminin altyapısını, iyi bir ana dili eğitimi oluşturur.
Türk edebiyatının tanınmış şairlerinden Yahya Kemal’in “Türkçe ağzımda annemin sütüdür” diyerek yücelttiği, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ise “Türkçem benim ses bayrağım” diyerek hem yücelttiği hem de kutsallaştırdığı dilimize bugün gerekli özeni gösteriyor muyuz? İnsanlarımızda bugün Türkçe sevgisi, ana dili duygusu, dil bilinci ve duyarlığı yeterince var mı? Bu soruların iyice düşünülmesi, sürekli göz önünde tutulması gerekir.
Dil öğrenimi beyni, dolayısıyla düşünceyi değiştirir, biçimlendirir. Sosyal yapının iç dokusunu ana dili oluşturur. Oysa Türkçemiz giderek zayıflıyor, güdükleşiyor. Bugün Türkiye’de çevre kirlenmesi, hava kirlenmesi, siyaset kirlenmesi gibi çeşitli kirlenmelerin yanı sıra, bir de “dil kirlenmesi” vardır. Dil duyarlığı ve dil bilinci bakımından görülen eksikler, Türkçenin geleceği için ciddî bir tehlikedir.

BAŞLICA SORUNLAR

Bugün Türkçemizle ilgili başlıca güncel sorunları şöyle sıralayabiliriz: Özensizlik ve yanlış kullanım, yabancı sözcük tutkusu, yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde öğretimi birbirine karıştırma, Türkçenin bilim dili olmadığı görüşü, Türkçe öğretimindeki yetersizlik, sözcük ve terim üretimindeki yetersizlik, öğretmen faktörü.

Özensizlik ve Yanlış Kullanım

Dilimizin sözlü ve yazılı kullanımında akıl almayacak yanlışlar yapılıyor. Kurallarına uygun, doğru ve düzgün kullanılmıyor Türkçe. İlköğretimden yükseköğretime kadar okullarımızda görülen Türkçe yetersizlikleri, üniversite öğrencilerimizde bile sık sık göze çarpan sözlü ve yazılı anlatım kusurları, bozuk cümleler ve söyleyiş yanlışları, bir dilekçe yazarken yapılan yanlışlar, resmî yazışmalarda göze batan anlatım kusurları, basın yayın organlarındaki akıl almaz özensizlikler, sokak ve caddelerde bulunan tabelalardaki yabancı sözcük hastalığı… Türkçemizin geleceği için önemli bir tehlike oluşturmaktadır.
Radyo dinlerken, televizyon izlerken insan bazen şaşırıp kalıyor. Osmanlıcadan gelme sözcüklerin yanlış telaffuzları, damıtık dilin giderek argo dile dönüşmesi, vurguların ve tonlamaların ürkünçlüğü, görüntülü yayınlarda sunucuların garip el kol hareketleri, konuşma sırasındaki tuhaf jestleri, Türkçeyi sevenleri üzüyor.
Bazı özel ve yerel TV kanalları ile radyoların, daha kendi adlarından başlayarak Türkçeye karşı alabildiğine saygısız ve sorumsuz tutumları yürekler acısı. Son yıllardaki moda deyişle medyada, özel ve yerel TV kanallarında yeni tip sunucular, haber ve spor spikerleri de moda oldu. Oysa sunuculuk ve spikerlikte dili düzgün ve pürüzsüz kullanma, fizikî güzellikten önce gelir, önce gelmelidir. Dil bilinci ve sevgisi onlara özellikle kazandırılmalıdır. Ekran sorumluluğu bunu gerektirir. Sunucu ve spiker adayları, öncelikle dili doğru ve düzgün kullanma konusunda ciddî bir eğitimden geçirilmelidir. Çünkü onlar her gün milyonlara sesleniyor, milyonlarla yüz yüze geliyor. Örnek olma, model olma gibi bir sorumluluğu da var onların.
Türkçeye karşı özensizlik, sorumsuz davranışlar, bu dili yanlış kullanma, ne yazık ki dar ve sınırlı bir çerçevede görülmüyor. Bu gevşeklik, devlet adamları, çeşitli mesleklerdeki aydınlar ya da aydın olması gerekenler, öğretmenler, her öğretim kademesindeki öğrenciler için de söz konusu.
İnsanlarımıza özellikle doğru konuşma, düzgün yazma, duygu ve düşüncelerini pürüzsüz anlatma becerisi kazandırma konusuna özenle eğilmek zorundayız. Çünkü üniversitede okuyan gençlerimizin büyük çoğunluğunda bile önemli dil ve anlatım kusurları ile karşılaşıyoruz.

Yabancı Sözcük Tutkusu

Günümüzde Türkçe, neredeyse ana dilimiz olduğunu unutturacak ölçüde yabancı sözcüklerle dolduruluyor, kendi sözcüklerimiz acımasızca dışlanıyor.
Sorunların belki de en önemlisi, dilimizin kamuoyu önündeki kullanımında görülen “Türkçeden kaçış” diyebileceğimiz süreçtir. Ülkeyi yönetenler, basın-yayın kuruluşları ve bir kısım aydınlar, çok güzel Türkçe karşılıkları bulunsa da yabancı sözcükleri kullanmaktan sanki olağanüstü bir zevk alıyorlar. Türkçe konuşmaktan kaçan bir kamuoyu oluşmuş görünüyor. Bu durum dilimiz için büyük tehlikedir.
Bugün de benzeri durumlara sık sık tanık oluyoruz. Güzelim uzlaşma yerine concencous, yoğunlaşma yerine consantrasyon, kontrol yerine çek etme dedik mi kültürlü kişi oluyoruz. İstanbul Taksim’deki görkemli bir otelin adı The Marmara, Hilton’daki sergi merkezinin adı Exibition Center.
Kentlerimizde caddeler, yabancı adlar nedeniyle işgal altındadır. Kendilerine “entel” denilen bir kısım aydınlar, kendi yurduna yabancılaşmayı evrensellik sanıyor.
Konuşmada veya yazıda aralara yabancı sözcük sıkıştırmak, bağımsızlık gururunun nasıl törpülendiğini gösteren acı bir örnek değil midir? Neredeyse, ana dilimizin Türkçe, anavatanımızın Türkiye olduğunu unutuyoruz.
Yabancı dil ne kadar önemli olursa olsun, insanın ana dili daha da önemlidir. Temel görevimiz, gençlerimizi düşünen, eleştiren ve düşüncelerini düzgün ifade edebilen bireyler olarak yetiştirmektir. Öğrencinin kendi dilini ikinci sınıf, yetersiz bir iletişim aracı olarak görmesi çok sakıncalı bir durumdur. Böyle bir öğrenciden kendi diline ve kültürüne, ana diline saygı duyması nasıl beklenebilir?
1930’lardan 1980’e kadar yürürlükte olan 5237 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 21. maddesi, Türkçeyi koruyucu hükümler taşıyordu. Son yıllarda görülen yabancı dil işgali nedeniyle, ilgili Devlet Bakanlığınca 1997’de hazırlanan “Türk Dilinin Kullanılmasına İlişkin Kanun Tasarısı” Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştu. Böylece Türkçeyi yozlaşmalardan koruma, yabancı dillerin inanılmaz baskısından kurtarma amaçlanıyor.
Nitekim Fransa’da 1994 yılında hükümetin önerisi ile Fransızcayı İngilizcenin akınından korumak için “Fransız Dilinin Kullanımına İlişkin Yasa Tasarısı” adlı bir tasarı hazırlanmış ve yasalaşmıştır. Fransızcayı korumaya yönelik yasanın bizim için de büyük önem taşıyan 9. maddesi şöyledir:
“Eğitim, sınavlar ve yarışmalar ile kamuya ya da özel sektöre ait eğitim kurumlarında yapılan tezler ve bilimsel yazılar için kullanılacak dil Fransızcadır.”
Bu akılcı yaklaşımla gerçekçi uygulamadan alınacak dersler bulunduğu çok açıktır.

Yabancı Dil Düşkünlüğü

Ülkemizde özellikle 1980’den sonra görülen büyük yanlışlardan biri, yabancı dil öğretimi ile yabancı dille öğretimin birbirine karıştırılmasıdır. Günümüz dünyasında yabancı dilin ve yabancı dil öğrenmenin önemi elbette ki tartışılamaz. Her türlü ilişki, iletişim ve gelişme için yabancı dil elbette ki çok gerekli. Ama ülkemizde özellikle son zamanlarda düşülen önemli bir yanılgı, yabancı dilin araç değil amaç olarak görülmesidir. İşte bu nedenle, yabancı dille öğretim yapan okulların ve üniversitelerin sayısı hızla artmaktadır. Oysa yabancı dil amaç değil araçtır.
İşin en acı ve düşündürücü yanı da, yabancı dille öğretim yapan kurumlarda okuyan Türk çocuklarının Türkçeyi ihmal etmeleri, giderek unutmaları, özellikle yazılı anlatım yetersizlikleri içine düşmeleri ve kendi dillerini küçümseyip hor görmeleridir. İşte en büyük tehlike de burada yatıyor. Ana dilinin yetersiz olduğu inancı ile yetiştirilen bir genç, kendi diline ve kültürüne nasıl saygı duyacaktır?
O hâlde öncelikle yapılması gereken şey, yabancı dil öğretimi ile yabancı dille öğretimi birbirine karıştırmamaktır. Çok gerekli olan yabancı dil öğretimini bütün okul kademelerinde en etkili ve verimli bir şekilde gerçekleştirelim. Bunun yollarını arayalım. Ama çok gereksiz olan ve ülkemizin geleceği, kültürü açısından büyük tehlikeler taşıyan yabancı dille öğretim tuzağından kurtulalım. Bunun için de her şeyden önce ana dili duygusu, duyarlığı ve dil bilinci gerekir.
Ülkemizde nitelikli insan yetiştirmek istiyorsak, başkalarının diliyle değil, kendi dilimizle, kendi kültürümüzle yetiştirmeliyiz. Çünkü kendi kültürünü dışlayan bir toplum, varlık nedenini yadsıyor demektir.
Çağdaş ülkelerin hiçbiri yabancı dilde eğitim yapmıyor. Bu durum, sadece az gelişmiş ülkelerde ve sömürgelerde görülüyor.
Bazı okullarda eğitim yabancı dille yapılırsa Türkiye’nin dış dünya ile daha kolay anlaşacağı, Türkçenin bilim dili olmadığı, İngilizce ile daha iyi bilim yapılacağı yolundaki görüşler yanlıştır. Bu görüşler, emperyalizmin sömürge ülkelere dayattığı anlayışın sonucudur. Her ülkede bilim ancak o ülkenin kendi diliyle yapılabilir. Yabancı dille eğitim, eğitim bilimine de aykırıdır. Çünkü bir insan, dünyayı en sağlıklı biçimde ancak kendi diliyle algılayabilir ve anlatmak istediğini de en güzel kendi diliyle anlatabilir.
Ülkemizin tanınmış üniversitelerinden biri olan ve eğitimi İngilizce yürüten ODTÜ’de yapılan bir araştırmada, öğrencilerin yabancı dille eğitimden memnun olmadıkları, buna karşı çıktıkları görülmüştür. İngilizce eğitim yapılan Boğaziçi Üniversitesinde de benzer görüşler öne sürülmekte, eğitim dilinin Türkçe olması savunulmaktadır.

Türkçenin Bilim Dili Olmadığı Görüşü

Türkçenin bilim dili olarak yetersiz olduğu öne sürülüyor. Eksik yanları elbette vardır ve bu, her dil için söz konusudur. Peki, böyle bir durumda yapılması gereken şey, dilimizi tümüyle bir kenara atmak mıdır, yoksa kendi olanaklarıyla onu geliştirmeye ve zenginleştirmeye çalışmak mı? Yetersiz ve eksik diye dilimizi kendi kaderine bırakırsak, Türkçe bir bilim ve kültür dili olarak nasıl ve ne zaman gelişecektir?
İşte hiç düşünülmeyen ve gelecek açısından büyük tehlike oluşturan sorun burada. Eğer dil duyarlığı ve dil bilinci bakımından sorumsuzluk böyle sürerse, Türkçe 14. yüzyıldaki durumuna düşecektir. O zamanlar ve Selçuklular döneminde aydınlar arasında bilim dili Arapça, kültür ve sanat dili Farsça idi. Türkçe sadece halk arasında konuşuluyor ve halk edebiyatı sanatçıları tarafından kullanılıp yaşatılıyordu. Ve dilimizin bu acı serüveni, yaşam savaşı, Tanzimat dönemine, özellikle 20. yüzyıl başlarındaki Millî Edebiyat Akımına kadar sürdü. Şimdi ise tehlike daha çok batı dillerinden gelmektedir.
Büyük ihmale uğramış olan Türkçenin durumuna çok üzülen 14. yüzyıl divan şairi Âşık Paşa günümüz diliyle şöyle dert yanıyordu:
Türk diline kimse bakmaz idi
Türklere hiç gönül akmaz idi
Beş yüzyıl sonra aynı sıkıntı ve sorunları yaşamak zorunda mıyız? Bunları yeniden yaşamamak için gerekli özeni göstermek, bilinçli davranmak zorundayız. “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözü akla geliyor ama aslında bu söz yanlıştır. Tarih kendisinden ders almasını bilmeyenler için tekerrürden ibarettir.
1933 reformunu yaşayan İstanbul Üniversitesine gelen yabancı bilim adamlarından 3 yıl içinde Türkçe öğrenmeleri ve bu sürenin sonunda derslerini Türkçe vermeleri istenmişti. Amaç ne? Amaç, Türkçenin bilim dili olarak kullanılması ve geliştirilmesidir. Çünkü cumhuriyeti kuranlar, dilin bir ulusun kimliği ve o ulusu yarınlara taşıyan en önemli öge olduğunu çok iyi biliyorlardı. Düşünülmesi gereken bir soru şudur: Sanki Türkçe 1933’te bilim diliydi de şimdi mi yetersiz duruma düştü?

Türkçe Öğretimindeki Yetersizlik

Okullarımızda, hemen her meslekte ve üniversitelerimizde Türkçe yetersizlikleri ile ne yazık ki sık sık karşılaşıyoruz.
Dil eğitiminin temel amacı, kişilerin düşünme ve iletişim becerilerinin geliştirilmesidir. Dille iletişimin bir yönünü anlatma, öteki yönünü anlama oluşturur. Bu nedenle bütün ülkelerin eğitim sistemlerinde, dil eğitimine, özellikle ve öncelikle ana dili eğitimine büyük önem verilir. Yetişmekte olanlara dilin çok iyi bir şekilde öğretilmesi için çalışılır. Çünkü dil, kültürün temel ögesidir ve insanları birbirine yaklaştıran en güçlü araçtır.
Dil eğitiminde asıl hedef; dört temel beceri olan dinleme, konuşma, okuma, yazma becerilerinin hedef kitleye kazandırılması ve geliştirilmesidir. Ana dili dersi bir bilgi kazandırma değil, beceri kazandırma dersidir.

Sözcük ve Terim Üretimindeki Yetersizlik

Bir dilin gelişip zenginleşmesi, çağın gelişmelerine ayak uydurabilmesi için sözcük ve terim üretimi de çok önem taşımaktadır.
Almanya, Fransa, Macaristan gibi ülkeler dillerini yabancı dillerin istilasından kurtarabilmek için dil gümrüğü adını verebileceğimiz bir uygulama başlatmışlardır. Bu uygulamaya göre, yeni bir buluş yapıldığı ya da yeni bir alet icat edildiği zaman, herhangi bir gecikmeye fırsat vermeden bu kavrama uygun yeni bir sözcük türetilmektedir. Böylece yabancı sözcükler dile girip yerleşmeden karşılıklar bulunmakta ve dilin yozlaşması önlenebilmektedir. Türkçede ise yabancı sözcükler dilimize iyice yerleştikten sonra karşılıklar bulunmaya çalışılmaktadır. Ülkemizin gümrük birliğine girmesinden sonra bu konu çok daha önem kazanmıştır.
Türk Dil Kurumu ile Çağdaş Türk Dili dergisinin son yıllarda başlattığı yabancı sözcüklere karşılık bulma çalışmaları çok olumlu çabalardır. Bu konuda bazı yanlışlar yapılsa, tartışma götürür öneriler olsa bile bu tür iyi niyetli adımlardan geri dönülmemeli. Ayrıca bu konuda yazılı ve sözlü basın-yayın organlarının desteği sağlanmalı. Aksi takdirde yabancı sözcükler Türkçeye hızla dolmaya devam edecek, dilimiz gelişip zenginleşemeyecek ve yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulamayacaktır.
Türkçemizin bağımsız bir dil olarak yaşamasını, gelişip zenginleşmesini istiyorsak, üretelim, türetelim, yaratalım ve Türkçe karşılıklar bulmaya çalışalım. Bunun herhangi bir ideolojiyle, sağcılıkla-solculukla, ilericilikle-gericilikle, tutuculukla, dindarlıkla-dinsizlikle bir ilgisi yoktur.

Öğretmen Faktörü

Türkçe eğitiminde yer alan ögelerin etkili olabilmesi için okul binaları, donatım, program, araç-gereç önemli olmakla birlikte, bunları kullanıp programı uygulayacak olan öğretmenin bilgi ve becerisi hepsinden daha önemlidir. “Bir okul, ancak, orada çalışan öğretmenler kadar iyidir.” denilebilir. Görülüyor ki her derste olduğu gibi ilköğretimden üniversiteye kadar dil eğitiminde de en büyük görev öğretmene düşüyor. Özellikle ilk ve orta öğretimde. Aslında dil kusurlarına yalnızca Türkçe öğretmenlerinin ve öğretim elemanlarının değil, ders veren herkesin dikkat etmesi gerekir. Bu nedenle, öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimleri büyük önem taşımaktadır. Hele Türkçe öğretmenlerinin hem kendilerini çok iyi yetiştirip eksik yanlarını gidermeleri, hem de öğrencileri iyi eğitmek için yorulup usanmadan çaba göstermeleri şarttır. Bu konuda öğretmen yetiştiren kurumlara da büyük görevler düşüyor.
İşte bu noktada karşımıza, çözümü gerekli önemli bir sorun çıkıyor: nitelikli öğretmen sorunu. Unutmayalım ki nitelikli ve başarılı öğretmen yetiştirmek için, her şeyden önce nitelikli adaylar gerekir.
Üniversiteye giriş sınavında düşük puan alan adayların, öğretmen olmayı hiç aklından bile geçirmemiş adayların nitelikli öğretmen olmaları beklenemez. O hâlde yapılması gereken şey, öğretmenlik için geniş tabandan nitelikli adaylar seçme yoluna gitmek, bu adayları hizmet öncesinde çağdaş değerler doğrultusunda yetiştirmek, bütün dallardaki öğretmen adaylarına dil bilinci ve Türkçe sevgisi kazandırmaktır. Bu yapılırsa, yalnızca Türkçe eğitimi ve öğretimi için değil, öteki dersler için de nitelikli ve başarılı öğretmenler yetişecek, mesleğin ve Türkçenin saygınlığı daha da artacaktır. Bu konuda 1959’da kurulan Yüksek Öğretmen Okulu modeli ve 1970 öncesi eğitim enstitüleri göz önüne alınabilir.
Şu nokta herkes tarafından çok iyi bilinmelidir ki öğretmenlik, her üniversite mezununun yapabileceği bir meslek değildir.
Öğretmen adayının ve öğretmenin her şeyden önce genel kültür, özel alan bilgisi, öğretmenlik meslek bilgisi bakımından çok iyi yetişmiş olması gerekir. Bunun yanı sıra mesleğe uygun kişilik özellikleri, meslek sevgisi, öğrenci sevgisi, mesleğe karşı ilgi ve yetenekler, meslekî yeterlikler, düzgün konuşma, Türkçeyi doğru ve düzgün kullanma gibi temel ölçütler de gereklidir öğretmenlik için.
SONUÇ
Sonuç olarak, Türkçemizin bağımsız bir dil olarak yaşaması, varlığını sürdürebilmesi için ana dili konusunda bireysel ve toplumsal duyarlık kaçınılmazdır. Bu konuda tek tek bireyler ve toplum olarak dil bilinci taşımak, bilinçli çabalar içinde olmak zorundayız.
Dilimize karşı her türlü özensizliği ve yanlış kullanımları alışkanlık hâline getirmekten kaçınmak, yabancı dil hayranlığı ile yabancı sözcük tutkusundan kurtulmak, yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde eğitimi kesinlikle birbirine karıştırmamak, Türkçenin bilim dili olmadığı görüşüne karşı çıkmak, Türkçe öğretimindeki yetersizlikleri görüp gerekli önlemleri almak, dil gümrüğü uygulamasına girişmek, sözcük ve terim üretimine hız vermek, nitelikli ve yeter sayıda öğretmen yetiştirmek, Türkçemizin varlığını sürdürebilmesi için büyük önem taşımaktadır.

ÖNERİLER:

Türkçemizin bağımsız bir dil olarak yaşaması, gelişip zenginleşmesi için şunlar önerilebilir:

1. “Önce Türkçe!” sloganı kafalara ve gönüllere yerleştirilmeli, herkesi güzel Türkçe öğrenmeye ve kullanmaya özendirmeliyiz.

2. “Önce Türkçe!” konusunda bireysel ve toplumsal duyarlık, dil duygusu ve ana dili bilinci oluşturulmalıdır. Bu konuda herkese görev düşer. Asıl sorumluluk ise, örgün ve yaygın eğitim kurumlarına; yazılı, sözlü ve görüntülü kitle iletişim araçlarına, sanatçılara, yazarlara, aydın kesime düşmektedir.

3. Özellikle aydın kesim, yabancı hayranlığı ile yabancı sözcük düşkünlüğünden kurtarılmalıdır.

4. Yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde öğretimin çok farklı şeyler olduğu kafalara iyice yerleştirilmelidir. Okullarımızda hâlen yürütülmekte olan yabancı dil öğretiminin çok verimsiz olduğu göz önüne alınarak, verimli ve etkili yabancı dil öğretimi için gerekli önlemler hiç zaman geçirmeden alınmalı, yabancı dilde öğretime ise son verilmelidir.

5. Verimli bir yabancı dil öğretimi için, yüksek öğretim kurumlarında ilk yıl küçük gruplar hâlinde ve nitelikli okutmanlarla etkili bir “yabancı dil hazırlık sınıfı” uygulaması, daha sonraki yıllarda “meslekî yabancı dil” dersleri önemli bir çözüm yoludur. Ankara Üniversitesinin TÖMER kanalıyla yürütmekte olduğu hazırlık sınıfı uygulaması esas alınabilir.

6. Bütün öğretim kademelerinde Türkçe eğitiminin yeterince etkili, verimli yapılabilmesi için gerekli duyarlık ve özen gösterilmelidir. Bu önemli konu, gelip geçici olan bakan ya da hükümet politikası olarak değil, sıkı ve değişmez bir devlet politikası olarak görülmelidir. İşin özü, etkili ve bilinçli ana dili eğitiminde yatmaktadır. Şunu hiç unutmayalım ki iyi bir yabancı dil öğretimi için de iyi bir ana dili eğitimi ön koşuldur.

7. Çok kolay olmamakla birlikte dil gümrüğü uygulamasına bir an önce geçilmeli, baskın dile/dillere karşı koyabilmek için sözcük ve terim üretimine yeterince önem verilmeli, çeşitli dallardan uzmanları da devreye sokarak bu konuda yoğun çalışmalar yapılmalıdır.

8. Dil alanında en etkili kesimlerin başında eğitimciler, öğretmenler geldiğini göz önünde tutarak, öncelikle Türkçe ve edebiyat öğretmenleri olmak üzere, bütün öğretmenlerin ana dili duyarlığı ve bilinci ile yetiştirilmelerine büyük önem verilmelidir.

9. 1930’lardan 1980’lere kadar yürürlükte olan 5237 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 21. maddesi, çeşitli işyerlerinin kapılarına asılacak levha ve tabelaların Türkçe olmasını şart koşuyordu. Bu yasanın uygulamadan kaldırılmış olması ve değişen şartlar durumu tersine çevirmiştir. Adı geçen yasaya yeniden işlerlik kazandırılması uygun olur.

10. Türkçenin yozlaşmaktan korunması ve kurtarılması için genel ve yasal bir düzenleme amacıyla hazırlanan “Türk Dilinin Kullanılmasına İlişkin Kanun” tasarısı, dil-anlatım ve konuya yaklaşım bakımından gerekli düzeltme ve düzenlemeler de yapılarak bir an önce yasalaşmalıdır.

11. Bir ülkenin kültürü ve dili tek başına ele alınamaz. Dil ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik yapısı ve özellikleri ile iç içedir ve onlardan ayrı düşünülemez. Eğer bir malı veya aracı kendimiz üretmiyor da dışarıdan alıyorsak, sadece onu değil, onun adını ve onunla ilgili terimleri de almak zorundayız demektir. O hâlde, ekonomi ve teknoloji başta olmak üzere her alanda üretmeden tüketmek çılgınlığına karşı çıkmak da ulusal bir görev ve sorumluluktur. Çünkü üretimi bir yana bırakarak sadece tüketim toplumu olmakla hiçbir yere varılamaz. Bu şekilde olup da tarihten silinen toplum ve ülke sayısı az değildir.

Görüldüğü gibi en çarpıcı ve can alıcı noktalardan biri, dili bir bütünün parçası olarak görmek, önce o bütünü geliştirmektir.

Prof. Dr. Cahit KAVCAR
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi

KAYNAKLAR

1. AKÜNAL Okan, Zühal; “Yabancı Dilde Eğitim mi? Yabancı Dil Eğitimi mi?”, Cumhuriyet, Bilim Teknik Dergisi, 1 Mart 1997, sayı 519.
2. ALAYDIN, Ethem; “Öğrenim Türkçe Olmalı”, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 21 Aralık 1997, sayı 509.
3. Fransız Dilinin Kullanımına İlişkin Yasa Tasarısı, Türk Dili, 1994, sayı 514.
4. HENGİRMEN, Mehmet; “Anadili Bilincinin Geliştirilmesi”, AÜ TÖMER İzmir, Ana Dili Dergisi, 1996, sayı 1.
5. KAVCAR, Cahit; “Türkçe Eğitimi ve Sorunlar”, AÜ TÖMER Dil Dergisi, 1998, sayı 65.
6. KAVCAR, Cahit; OĞUZKAN, Ferhan; SEVER, Sedat; Türkçe Öğretimi, Türkçe ve Sınıf Öğretmenleri İçin, Ankara 1995.
7. KEPENEK, Yakup; “Bilim Dili Türkçe”, Cumhuriyet, 4 Kasım 1996.
8. KORKMAZ, Zeynep; “Batı Kaynaklı Yabancı Kelimeler ve Dilimiz Üzerindeki Etkileri”, Türk Dili, 1995, sayı 524.
9. KORKMAZ, Zeynep; “Türk Dilinin Yabancı Dillere Karşı Korunması İçin Alınması Gereken Önlemler”, Türk Dili, 1995, sayı 528.
10. SOYSAL, Mümtaz; “Çifte Edilgenlik”, Hürriyet, 8 Mayıs 1994.
11. TAŞDEMİRCİ, Ersoy; Belgelerle 1933 Üniversite Reformunda Yabancı Bilim Adamları, Ankara 1992.
12. Türk Dilinin Kullanılmasına İlişkin Kanun Tasarısı, Türk Dili, 1994, sayı 514





YENİ KELİMELER MODA !

10 03 2007

Halil Açıkgöz

YENİ KELİMELER MODA !

Bütün dillerin olduğu gibi Türkçe’nin de tarihî bir akışı vardır. Bu durum, insanlık ile paralellik arz eder. Bazı insan toplulukları dillerini kaybederler, ama bu onların istediği bir tercih değildir. Bu daha çok emperyalizm ortaya çıkınca olmuştur. Avrupa ile ABD’den gruplar, Asya ile Afrika’ya gittiklerinde yaygınlaşmıştır. Rusya ve Çin’de de böyle bir durumdan söz edilebilir; gittikleri yerlere kendi dillerini götürmüşlerdir.

Türk Dili için bir tehlike olduğunu söyleyemeyiz. Türklerin yaşadığı yerler, farklı farklı işgal altında ama bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti’nin olması Türk Dili için ümit vericidir.

Dillere pek çok kelime girer veya dillerden pek çok kelime başka dillere gider. Bu tehlikeli bir gelişme değildir. Tehlikeli olan, dilin akışını bozacak cümlelerin yerleşmesidir. Edebî dilimize Arapça’dan cümleler girdi ve Türkçe özünden bazı şeyler kaybetti. Bugün böyle bir hücum yok. Söylediğim şeyler yabancı dile kapı aralamak değil elbette. Yabancı dillerden kelime kullanmamaya gayret etmeliyiz. Fakat mümkün olduğu kadar Türkçe konuşmalı ve yazmalı, dilimize girmiş olan kelimeleri de atmamalıyız. Çünkü, zamanla bizim kullandığımız yabancı kelimeler unutulup gidiyor. Halkın ses kalıbına basılan kelimeler ancak kalıyor.

Bugün yaşanan değişimin dile yansıması konusuna gelince, bence bunu bir moda olarak değerlendirmemelidir. Giymek, içmek gibi kısa süren değil, etkileri daha uzun süren bir moda olarak değerlendirmeliyiz. Önünde sonunda dil, kendi yolunu takip edecektir. Bir de yabancı dille eğitim meselesi var. Bu konuda bütün ülkelerde problem olduğunu söyleyebiliriz. Eğer yabancı dille eğitim yaygınlaşır ise, bunun pedagojik mahzurları ortaya çıkar. Bu okullardan mezun olanlar bir süre sonra Türkçe konuşmayan, Türkçe düşünmeyen insanlar olarak topluma katılırlar. Eğitimle meşgul olanlar buna da dikkat etmelidir.





AH TÜRKÇE VAH TÜRKÇE

10 03 2007
Beşir Ayvazoğlu

 AH TÜRKÇE VAH TÜRKÇE

        Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın ilk defa bindiğim asansöründe, insanları İngilizce olarak günaydın, iyi akşamlar gibi sözlerle karşılayarak; yine aynı dilde ayı, günü ve saati bildiren elektronik düzeneği görünce hayretler içinde kalmıştım. Ülkenin geleceğini “plânlayan” bir kuruluşun ana dil üzerinde göstermediği hassasiyeti kimden bekleyebiliriz? Türk Hava Yolları dergisinin adı bile İngilizce: “Skylife”. Yoksa bir süreden beri devletin resmî dili Türkçe değil de, bizim mi haberimiz yok!

Türkçe’yi “klas”larına yakıştıramayan tuhaf insanların sayısı büyük bir hızla artıyor. İki futbolcu; Ortaköy’de açtıkları bara, bu semtin eski adını vermişler: “Arkeon”. Güneye doğru inerseniz, eski Roma ve Yunan adlarının birer birer hortlatıldığını göreceksiniz. Özellikle turistik bölgelerde Türkçe konuşmak ve işyerlerine Türkçe adlar vermek âdeta ayıp görülmeye başlandı. Bu ne şaşkınlıktır! Bu ne gaflettir!

Suçlu Kim?

Eskiden “entel” taifesi çağdaşlığını “öztürkçe” kullanarak “kanıt”lardı. Şimdilerde çağdaşlığın göstergesi İngilizce. Meselâ adamlar tiyatro kurarlar, adı “Tiyatroskop”. Son zamanlarda “happening”ler, “workshop”lar gırla gidiyor. Düşünün bir kere, gözlerini Galleria’da açıp Fame City’de Pin Bowling, Skee Ball, Boom Ball, Whac-a -Mole, Hoop Shot, Galaksie, Beat the Clock ve benzeri oyunlarla vakit geçiren ve McDonald’s’ta yahut Kentucky Fried Chicken’da karınlarını doyuran bacaksızlar büyüdüklerinde hâlimiz ne olacak?

Peki suçlu kim? Yeni nesillere ana dil şuurunun kazandırılmasında ihmali olan herkes suçludur. Özellikle, Türkçe’nin eski kültürle bütün bağlantılarını keserek Greko-Lâtin temeline dayalı Batı kültürünün ve dünya görüşünün yüklenebileceği “nötr” bir dil meydana getirmek isteyen, bunun için eski kelimeleri, dolayısıyla kelimelerin geçmişten bugüne taşıdıkları kültürü ve ifade inceliklerini de satırdan geçiren aydınların günahı büyüktür. Devletin bütün imkânlarını kullanarak, insanlara uydurma kelimelerle konuşmanın “çağdaşlık”, “ilericilik” olduğunu telkin etmişlerdir. Bu yüzden, zamanla, sadece kelimeler değil, deyim ve atasözleri bile yeni nesillere bayat gelmeye başlamıştır. Hâlbuki dilin asıl zenginlikleri deyimler ve kelimelerin ardındaki tıpkı buz dağlarının görünmeyen tecrübe birikimidir. Öztürkçe yazdıklarını zanneden yazarlar şöyle bir gözden geçirilirse; Türkçe’nin deyimsiz, nüansları ifade etmekten âciz bir dil hâline geldiği görülecektir.

Türkçe Kıyımı

İşin gerçeği şudur: Birtakım aydınlar, Türkçe’yi zenginleştirmek, Türkçe’de bulunmayan kavramlara, terimlere karşılıklar bulmak yerine; yediden yetmişe herkesin anladığı ve kullandığı kelimelere yeni karşılıklar uydurmuşlardır. İmkân’ı, ihtimal’i, şart’ı, sebep’i ve daha yüzlercesini kitle iletişim vasıtalarını da arkalarına alarak dilden kovmuşlar. Atılan her kelime ile birlikte nüansları gösteren kelimeler, deyimler ve atasözleri de çöp sepetine gitmiştir. Şu anda çocuklarımıza verebildiğimiz Türkçe, esperanto gibi sun’î, mekanik, ifade gücü alabildiğine kısır, dudaklarımıza iğreti tutuşturulmuş, güç belâ konuştuğumuz bir dildir. Böylesine yetersizleştirilen bir Türkçe’nin, yabancı bir dili çok iyi öğrenmiş olanlara yetmemesi, yani yabancı kelimeleri davet etmesi tabiîdir. Bu bakımdan, düşüncelerini daha iyi ifade etmek için yabancı kelimelere ihtiyaç duyanlar olabilir. Ancak, Türk aydınlarının eski hastalıklarından birinin “Bihruz Bey”lik, yani yabancı kelimeler kullanarak üstünlük taslamak olduğunu unutmamak gerekir.

Amerikan Aksanı

Son 10 yılda, özellikle İngilizce kelimeler kullanmak, âdeta bir “statü” sembolü hâline getirildi. Kitle haberleşme vasıtaları bu hastalığı salgına dönüştürmüştür. Fakat hiçbir devirde böyle bir şuursuzluk yaşanmadı. Hatırlanacağı üzere, yabancı adlar önce dergilerde boy gösterdi: Argos, Rapsodi, Strech, Hey Girl vb. Daha sonraları yabancı adlı televizyonlar peydahlandı: Magic Box, Show TV, İnter Star, Flash TV vb. Yüksek tirajlı gazetelerde Film Guide, TV Guide, Pozitif, Star, Teleskop gibi adlarla ekler vermeye başladılar. Bu televizyonları seyredip bu gazeteleri okuyanlar, eğer Türkçe konusunda hassas değillerse, eğer Millî Eğitim’in okullarında tarih şuuru ve ana dil sevgisi edinmemişlerse ne yaparlar? Çocuklarına Melisa, Sem gibi isimler verirler. O çocuklar da büyüyünce şimdi bazı özel radyolarda konuşan ağabey ve ablaları gibi, kadük edilmiş bir Türkçe’yi üstelik Amerikan aksanıyla konuşurlar. Geçmiş ola!

Demek ki Âşık Paşa, altı yüz yıl önce değil de bugün yaşasaydı, yine aynı şeyi söyleyecekti: “Türk Dili’ne kimesne bakmaz idi!”